NOHUTLU PİLAV
“Bir kadının kuytusunda uyanmak istedi
En çok, ılık güvenli ve doymuş…”
Oturduğu ya da daha doğrusu çöktüğü yer tam da genel tuvaletlerin bulunduğu sevimsiz bir binanın karşısıydı. Haziran’ın şehri kavurduğu o boğucu günlerden biri tüm acımasızlığı ile Salim’in bedenini hedef almış gibiydi. Oturduğu bankın bir ağaç gölgesinde olmasına dikkat etmişti ama ne yazık ki o narin gölge onu pek koruyamıyordu. Ellerini, hafiften dökülmeye başlamış saçlarının üzerinden geçirdi. Derin bir soluk aldı. Şu anda bir duşun altında ya da serin bir yerde, denizde olabilmek için neler vermezdi. Fakat verecek hiçbir şeyi de yoktu işin kötüsü. Gencim, sağlıklıyım, taşı sıksam suyunu çıkarırım dediği günler hızla geçivermiş ve ellili yaşların sonlarına doğru çabucak gelivermişti. Çeşitli nedenlerle yalnız kalmış, bunun da suçunu hep kadınlarda ve çevresinde aramıştı. Hiçbir canlıyı sevmeyi becerememiş, sorumluluk almaktan sürekli kaçmıştı. Dönebileceği ya da daha doğrusu utanmadan dönebileceği bir evi yoktu. Yüzüne bakabileceği bir arkadaşı olduğunu da hatırlamıyordu. Biliyordu ki bu gün yaşadığı her şey onun hak ettiği ve sonuçlarına katlanması gereken yoksunluklardı. Elbette pişmandı.
Gençliğinde âşık olduğu kızı, annesinin dayatmasıyla terk ettiğine pişmandı. Babasını onurlandırmak için yurt dışında okuyup yabancı dil öğrenip mühendis olduğuna pişmandı. Karşısına çıkan her kadına, sıradan maceralar gibi davrandığına pişmandı. Her işsiz kalışında, işverenleri suçladığına pişmandı. Kumarı, içkiyi ve yasadışı bazı keyif vericileri, bohem hayatın vazgeçilmezleri zannettiğine pişmandı.
Babasının, her sıkıştığında ve dibe vurduğunda yaptığı yardım tekliflerini geri çevirmediğine pişmandı. Annesinin ölümünü duyduğunda bir batakhanede, yok olmanın eşiğinde olan bir kadınla kendisinden geçmiş vaziyette, günlerce yattığına pişmandı. Kadının fazla dozdan ölmesine sebep olmaktan fakat kendisinin kurtarılmış olmasından pişmandı.
Oturduğu yerden kalktı, yaşadığı her türlü sefalete rağmen bu koku dayanılmaz hâle gelmişti. Ağır ağır deniz kenarına yürüdü. Şehrin bu kadar içinde, ufacık da olsa denizle doğal bir buluşma noktası kalıvermişti, tam da buracıkta. Yavaşça oraya çöküp ayakkabılarını çıkarıyordu ki birinin seslendiğini duydu.
“Salim Abi, Salim Abi !!”
O daha başını çevirmeden sıska, sarı benizli oldukça uzun genç bir adam elinde iki kağıt tabak ve içlerinde nohutlu pilav ile yanına geldi. Tabakları uzattı;
“Ayranları ve kaşıkları alıp geliyorum abi.”
Soluk soluğa geri döndüğünde ise söyleniyordu.
“Ne kadar hızlı ilerliyor şaşkın herif, sanki bir araba dolusu pilavı akşam evine götürecek. Zor yakaladım. Sonra seni fark ettim, bir tabak da sana aldım. İyi etmiş miyim abi?”
O inanılmaz, cam gibi açık mavi gözleri unutması mümkün değildi. Birlikte iki gece nezarette, kendilerinden daha da beter durumda adamlarla kaldıktan sonra Salim’in babasının avukatlarından biri sayesinde tedaviye gönderilmişler ve dört beş gün sonra oradan birlikte kaçmışlardı. Bu olayın ne kadar zaman önce gerçekleştiğini düşündü bir süre, hatırlayamadı vazgeçti. Düşüncelerinin içinde kaybolmuşken genç adam çoktan ayranlar ve çatallarla geri dönmüştü.
“Abi tanımadın mı yoksa, ben Hayri, Çakal Hayri. Hani sen demiştin ya “Çakal Carlos musun yoksa?” Kahkahalarla güldü, kocaman ağzındaki bütün eksik dişlerin karanlık çukurları ortaya çıktı. “Hani iki gün kalmıştık da sonra senin avukat çıkarmıştı bizi.”
“Benim değil, babamın.”
“Hah, tamam işte. Haydi ye abi, soğumasın. Sana borcum ödenmez abi, Allah razı olsun.”
İkisi bir yemeğe başladılar, Çakal tabağını yere bırakıp ayranların ağzını açtı. Pipetleri denize attı.
“Yapma oğlum al şunları, çöpe at. İçine ettik zaten doğanın.”
“Ah abi, senin şu hallerin yok mu? Tamam, tamam alıyorum”
Elindeki her şeyi yere bıraktı, sulara karışıp gitmeden pipetleri yakaladı. Kenara koydu.
“Bu boşlarla atarım abi, merak etme.”
Hem yiyor hem de Salim’i izliyordu. Belli ki o da kendisi kadar aç ve susuzdu.
“Abi nerede kalıyorsun şu ara? Çekip gittin bir gece bizim fakirhaneden de bulamadım seni bir türlü. Evine döndün sandım. Hayırdır? Pek iyi görünmüyorsun. Bir kusur ettiysek affola. Ben hâlâ orada kalıyorum istersen…”
Salim, boşalmış nohutlu pilav tabağına baktı. Ayran bardağını tekrar ağzına götürüp tamamının bittiğini fark etti. Pipetleri de alıp hepsini topladı, atmak için kalkıyordu ki Hayri:
“Abi, bana bırak”
Ayağa fırladı, her şeyi toparlayıp pilavcının yanında asılı plastik torbaya attı. Pilav hâlâ
sıcacık ve çekici görünmeye devam ediyordu. Pantolon cebini yokladı, iki boş elini birbirine sürttü. Geri döndü ve elinde olmadan acıdı Salim’e. Sanki kendisi daha iyi durumdaymış gibi üzüldü onun için. Belli ki pilav alacak parası bile yok. Sözde zengin çocuğu. Üstelik de okumuş adam, nezarette o gece komiser utan halinden bir de okumuş adamsın diye fırçalamıştı.
Tekrar dönüp oturdu yanına. Salim’in ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını denize uzattığını ve gömleğinin düğmelerini açtığını gördü.
“Çok sıcak değil mi abi?”
Salim cevap vermedi. Çakal devam etti;
“Abi ben bir ara annemgile gittim, çok hastalanmıştım. Büyük birader kovdu beni evden. Kardeşim ile anneme o bakıyor şu ara. Yenge de suratsızın teki, bizimkilerden kurtulmak için her şeyi yapacak durumda anlayacağın. Karnını da şişirmiş yelloz. Neyse abi, sonra annem arkamdan fırladı, ne zor iş abi annelik değil mi?”
Yine ses yok.
“Sonra abi, anamın gecekondunun arkasında hurdalıkta bir eski kümesi vardı beni oraya yatırdı. Evden yiyecek, sıcak tutacak bir şeyler getirdi durdu. Bana baktı. Biraz kendime geldim. Anam hiç konuşmadı ağladı hep. Bir sabah kız kardeşim geldi kümese, o da geçici işçi olmuş bir tekstil atölyesine. Elime bir ellilik sokuşturdu. Tek umudumuz sendin, Allahın cezası, bizi bunların eline bıraktın. Başka param yok, hepsini abim alıyor elimden. Defol git buradan, yakalanırsak annemle beni sokağa atarlar. Ağlayarak ve alçak sesle bağırmayı başardı. Bu bana abimin tekme tokat sokağa atmasından daha çok koydu be abi. Kalktığım gibi, döndüm bizim çocukların yanına. Böcekler gibi yaşıyoruz orada. Kakalaklar bile daha onurludur be abi, değil mi? Hem biliyor musun, onlar hiç ölmeyeceklermiş, dünyanın sonu gelse bile.”
Salim başını iki kez öne doğru sallayınca dinlediğini anlayıp sevindi. Gülümsedi.
“Bilirsin tabii, sen okumuş adamsın.”
Kollarını geriye, toprağa dayayıp sıska bedenini o incecik iki desteğe yasladı. Sıcaktan içi geçer gibi oldu. Bir süre ikisi de sessiz kaldılar güneşin altında, denizin kıyısında. Arkalarından Nohutlu Pilav arabası, boşalmış tenceresiyle yavaş yavaş geçti. Kısa bir süre sonra toparlandı ikisi de.
Salim paçalarını kıvırıp denize biraz daha sokuldu, artık ayakları tamamen suyun içindeydi.
Hayri arka cebinden iki incecik kâğıt çıkarıp birini dudaklarının arasına kıstırdı. Gömlek cebinden aldığı minik bir teneke sakız kutusunu açtı. İçinde tütün ve bol miktarda beyaz kireç tozu görünümlü kahverengi, yeşilimsi iyice ufalanmış bir şeyler vardı. O tütünü itinayla kâğıtlardan birine sardı. Bitince kâğıdı kenarından hafifçe dişleyip ıslattı ve kapattı. Onu özenle kulağının arkasına koydu. Bütün bunları yaparken de cam gözleri ile çevreyi kolluyordu. İkinci kâğıdı da ayni özenle doldurup kapattı. Cebinden çakmağını çıkardı,
“Abi yak bir tane iyi gelir. Bunlar doğal değil ama temiz merak etme, doğallar çok pahalı artık. El yakıyor. Bunlar ucuz şimdilik. Üstelik iyi kafa yapıyor, seveceksin sonra da eve gideriz istersen.”
Salim denizin serinliğinden ve karnının doymasından biraz rahatlamış gibiydi. Döndü, sigarayı alıp dudaklarının arasına koydu, yakmasını bekledi. Sessizce, bir ufacık dumanın bile dışarı çıkmasını istemeden, tükettiler sarmaları. Hayri sırt üstü uzandı çakılların üzerine. Mutlu gibiydi. Gözleri ve ağzı kapalıyken daha masum ve genç görünüyordu. Salim ise iyice sokulduğu, yukarı kıvırdığı paçalarını ıslatan, denizde çakıl taşlarını ve yosunları izliyordu. Yosunlardan birinin suyun hareketi ile dalgalanışı onu Paris’teki günlerine taşıyıverdi. Moulin Rouge’daki kızların etekleri gibi kıvrım kıvrım dans ediyordu bu yosun kümesi. Biraz daha sokuldu suya. Kıpkırmızı, adeta cilalanmış gibi parlayan bir taş gördü. Yılların sabrı ve dalgaların marifetiyle kim bilir nerelerden buralara sürüklenmiş ve savrulmuş fakat bir o kadar da eşsizleşmişti. Tıpkı ayvanın taşa vurula vurula yumuşayıp lezzet kazanması gibi. Bazı insanlar da öyle olmaz mıydı? Hani, hastanedeki yaşlı, tonton doktor gibi.
Biliyorum, sen buralarda kalmayacaksın, kaçacaksın. Ben de geçtim buna benzer yollardan. Sen uyuşturucu denen illetle, ben aşk ile verdim bu savaşı. Biliyor musun, işte bunun kadar kötüdür bağımlılığı. Ama korkma, bak dimdik ayaktayım. Sen daha gençsin. Mesleğin var, yabancı dilin var. Ne demiş Mevlana; yüz kere tövbe etsen, tövbeni bozsan da yine gel. Hey yoksa başkası mı demişti? Neyse ben buradayım, benden sakın utanma gel beni bul.
Düşünceleri oradan oraya savrulurken Çakal uyandı:
“Abi be, benim gitmem lazım. Kusura bakma, evi biliyorsun. Akşam gel e mi?”
Omzuna yavaşça dokunup küçük bir kağıda sarılı üç minik hapı Salim’in gömlek cebine bıraktı.
“Aman abi, tek tek ve aralıklı yut, olur mu sert bunlar biraz. Seni üç gün idare eder.”
Acıyan gözlerle baktı ve uzaklaştı. Artık kendini bu adama olan bütün borcunu ödemiş hissediyordu. Kolay mı, kötü günler için ayırdığı zulasını da şimdi ona vermişti. Rahatlamıştı, bir daha arkasına bakmadan uzaklaştı.
Hava giderek kararmaya başlamıştı. Tuvaletin kokusu, iki yaşlıca kadının oraları kocaman süpürgeler ve deterjanlarla temizlemesiyle neredeyse tamamen kaybolmuştu. Belki de o iğrenç kokuya da alışmıştı.
O da Çakal gibi uzandı taşların üzerine. Güneş etkisini yitirdiği için artık gökyüzüne rahatça bakabiliyordu. Minicik beyaz bulutlar hafif bir esintiyle, keyifle salınıyordu tek yöne doğru. Sırtının acıdığını hissetti önce, sonra küçükken annesinin anlattığı masallardan birinde, prensesin yatağın altındaki bezelye tanesinden sırtında nasıl iz oluştuğunu hatırladı ve gülümsedi. O şekilde hareketsiz ne kadar yattığını bilmiyordu. Ortalık iyice sessizleşmişti, kısa bir süre önce bir kızla oğlan oraya doğru yürümüşler ve Salim’i görünce korkup uzaklaşmışlardı. Salim artık insanları korkutuyordu.
Elini gömlek cebine götürdü, üç minik hapı ağzına attı. İyice çiğnedi, acıydılar ama umrunda değildi. Gövdesi tamamen suyun içine girecek şekilde kaydırdı bedenini. Rahatlamış, serinlemiş ve etrafında dans eden denizkızlarını, yoğun bir mavi ışık altında seyre dalmıştı. Çok huzurlu ve keyifli hissediyordu artık. Kırmızı taşı sımsıkı avucunda tutuyordu.
Uzaktan kulağına Cesaria Evora’nın gizemli sesiyle mırıldandığı “Sodade” geliyordu. Galiba artık gerçekten mutluydu. Kızıl saçlı, güzel gözlü bir kadın ona sokulmuş, ikisinin de çıplak ayakları suyun içinde dans ediyorlardı. Gözlerini yavaşça kapadı.