ŞEBNEM BİRKAN/BEN, TİTUBA-SALEM’İN KARA CADISI

BEN, TİTUBA-SALEM’İN KARA CADISI

Ben, Tituba, Barbados’ta başlayıp Amerika’nın muhâfazakâr protestanların yaşadığı Püriten Salem kasabasındaki cadılık suçlamalarıyla devam eden gerçek kişi ve olaylar zincirinin kurgulanıp sayfalara döküldüğü ilginç ve sürükleyici bir roman. 1986 Grand Prix Litereraire de la Femme ödülünü alan bu eser 17.yy’da Atlantik’teki köle ticaretini ve getirdiği acıları işliyor.

Maryse Condè (1934-2024) Karayiplerde Fransaya bağlı Guadeloupeda doğdu. Sorbonne Üniversitesi’nde okudu. Colombia Üniversitesi Fransız Dili Bölümü’nden profesörlük derecesiyle emekli oldu. Condè, Afrikalıları ve Karayiplerde yaşanmış tarihsel olay ve dönemleri araştırdı, bu bölgelerdeki ırk, cinsiyet ve kültürel konulara odaklandı.  Fransız romancı, eleştirmen ve oyun yazarıdır. Eserlerinin konuları, çoğunlukla kölelik ve sömürgecilikten kaynaklanan Afrika diyasporası üzerinedir. Romanları İngilizce, Almanca, Flemenkçe, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce ve Japonca’ya çevrildi. Uluslararası birçok ödül almasının yanı sıra Nobel Edebiyat Ödülü için güçlü bir yarışmacı olarak kabul edildi.

Tituba, Afrikadan köle olarak getirilen Abenaya tecavüz eden bir İngiliz denizcinin kızı olarak Barbados’ta dünyaya geliyor. Ancak yedi yaşında öksüz ve yetim kalınca Man Yaya adlı olağanüstü güçleri olan yaşlı bir kadın büyütüyor. Man Yaya bildiği her şeyi ve özellikle şifacılığı Titubaya öğretiyor.  Titubanın hayatı ve yaşadıkları üzerinden ırkçılığı, köleliği, sömürgeciliği, ihaneti, Amerikan ikiyüzlüğünü okurken bir kadının doğru bildiği yoldan ayrılmadan hayatta kalma mücadelesine de tanık oluyoruz:

Man Yaya yeteneğini iyilik yapmak için kullanmamış mıydı? Daima ve yalnızca iyilik için. Kapıldıkları bu dehşet gözüme adaletsiz gözüktü. Ah! Aslında beni sevinçli hoş geldin çığlıkları ile karşılamaları gerekirdi! Bana ağrılarını anlatsalardı onları iyileştirmek için elimden geleni yapardım. Şifa vermek için yaratılmıştım ben, korkutmak için değil. (…) Yüreğimde yalnızca sevecenlik ve şefkat taşımama rağmen insanları korkuttuğumu düşünmek!”

Zenci olduğu için aşağı görülen Tituba, yaşadığı sürece bir de kadın olmanın zorluğunu çekiyor. Meyvesi olan ağacı taşlarlar misali, şifa vermeye yetisi olduğu için büyücü zannedilip yaftalanıyor ve yaşadığı acılar yetmiyormuş gibi bir de cadılıkla suçlanıp hapse düşüyor, asılma ihtimaliyle karşı karşıya kalıyor.

Ben, Tituba, akıcı anlatımı sayesinde bir çırpıda okunuyor. Olayların gelişimi, Titubanın hayatındaki dönüm noktaları, içsel çatışmaları klasik bir olay örgüsü içinde işleniyor. Yaşamındaki her aşamada kendinden pek fazla ödün vermeden hayatta kalmayı başarıyor. Olay odaklı olduğu için okurunu hiç zorlamıyor.

Romanın dili son derece nahif ve dişil. Köle Titubanın sahibi olan rahip Samuel Paris, Boston’a tayin edilince Tituba, Boston’u şöyle  anlatıyor :

Dışarı çıkar çıkmaz bu ülkenin iklimindeki zerafeti sezerek şaşırdım. Uzun süre incecik kederli bacaklar gibi cılız kalan ağaçlar tomurcuklarla süslenmişti. Sakin bir deniz gibi sonsuzluğa uzanan yeşil çayırlıklar yer yer çiçeklerle kaplanmıştı.”

Yeri geliyor vatanı Barbados’u ve denizi özlüyor: Ne tuhaf bir şey şu vatan aşkı! Onu tıpkı kanımız, organlarımız gibi içimizde taşıyoruz. Topraklarımızdan ayrı düştük mü, yüreğimizin en derinlerinden fışkıran ve asla dinmeyen bir acı hissediyoruz.”  Condè olaylara çok hakim çünkü kendi de zenci ve o bölgelerde yaşamış, dolayısıyla anlatımıyla kitaba destansı bir hava verirken Tituba da bir kahraman haline getirmiş.

Condè, Titubayla ilgili bulduğu kısıtlı bilgiyi, tarihi gerçekler ve kölelikle ilgili yaşanmışlıklarla harmanlayıp bize sunuyor. Eserin ironik olduğunu Conde’nin söyleşilerinden öğreniyoruz. İsa’nın adını taşıyan gemide – Christ the King- Mesih Kral – Abenaya tecavüz ediliyor; Tituba hapishanede Hester adlı evlilik dışı hamile kalan bir kadınla aynı hücrede kalıyor. Burada da Condé özellikle bu ismi kullanmış çünkü Hester Prynne,  Nathaniel Hawthorn adlı Amerikalı bir yazarın roman kahramanı. Bu romanın en önemli tarafı da Amerika’nın aynı eyaletinde ve benzer bir hikâyesinin oluşu. “Kızıl Damga“ adlı eserinde yasak bir aşk yaşayan Hester ve hamile kalır bu çocuğu da doğurur. Püriten Hıristiyanlar Hester’in günahın sembolü olarak A- Adultery İngilizce zina anlamına gelen harfini ömür boyu taşımaya mahkûm ederler.

Roman, daha çok yaşanmış olayları konu ederken geçmişle ilgili toplumsal bazı gerçekleri de irdeleyip eleştiren bir eser. Yazar, olayları kahramanın birinci tekil anlatımından yaparak okuyucuyla öykü arasında bir farkındalık oluşturmak istiyor. Bir akademisyen olarak vermek istediği mesaja odaklanmış, bu nedenle de roman karakterlerinin duygularına fazla yer vermemiş. Araştırmacı bir zihniyetle romanı kaleme almış. Bizim sonuçlar çıkarmamıza, varsayımda bulunmamıza ve ezilenin haklılığını anlamamıza olanak verecek bir anlatı yapmış. Ben, Tituba 17. yüzyılda yaşanmış köleliğin ve ayrımcılığın romanı. Bilgilendiren, düşündüren ve şu anda bile dünyanın birçok yerinde milliyet, dil, din, ırk, cinsiyet vs farklılıkları yüzünden yaşanan acılara parmak basması açısından çok önemli bir eser.