HASAN HÜSEYİN’İN BAVULU

HAYDAR ERGÜLEN

Hasan Hüseyin’in Bavulu

Şiirlerinde bir ‘cem havası’ var. Başlangıçta dedenin yanına oturan zakir tavrıyla usta malı deyişler çalıp söyler gibi, usta malı şiirler yazıyor. Zamanla kendi sözlerini, dizelerini, sesini de onların yanına ekliyor, usul usul yükseliyor ses, cemin dışına taşıyor, başka cemler kurmak üzere davranıyor. Baştaki ve devamındaki cem duygusu hiç eksilmiyor ama, o buluşma hep sürüyor. İlk buluşması Kavel işçileriyleydi, sonra şairlerle sürdü. Pir her zaman Nazım Hikmet’ti, mürşit Attila İlhan, rehber ise birden çok, İlhan Berk, Metin Eloğlu, Fransız şiiri, Gerçeküstücülük.

Taşra bavulu. Taşranın kendisi belki bir büyük bavul. Ne kadar büyük olsa da, her gidenle gidiyor yine de. Her ayrılanın elinde bir bavul olarak taşra. Giden bir yokluk bırakır, eksiklik yaratır ama, ne tuhaf, her kopuşla biraz daha küçüleceğine, azalacağına, sanki fazlalıkları atıyormuş gibi büyüyüp serpiliyor taşra. Belki de asıl sakinlerine kavuşuyordur. Onu taşra kılan ve taşra kavramının içini dolduran sakinler. Muhafazakâr, içine kapanık, yabancıyı sevmeyen, evlerinin perdeleri değil yalnızca gözlerinin perdeleri de çekili. Hep o perdeli gözleriyle bakan, perdeli sözleriyle konuşan sakinleriyle, günleri adını bilmeden yaşayan taşra.

Hani sevinmeyi bilen bir yer olsa, sevinçten yolunu uzatır, kasaba meyhanesinde iki tek atar, eve de geç gider derdim ama, nerde o sevinç taşrada! Gidenlerin, ayrılanların ardından su dökmek değil, sevinç gözyaşları dökmesi gerekir ama, ışır diye gözyaşından bile korkar taşra, sevinci de gizli değil, sinsidir, oysa kimin gittiğini bilse üç gün üç gece düğün dernek kurardı! Kasaba meyhanesinden söz ettik, bununla ilgili en güzel dizeleri de anmamak olmaz: En başta mutsuzluk elbet/Kasaba meyhanesi gibi/Kahkahası gün ışığına vurup da/ötede beride yansımayan”. (Turgut Uyar’ın “Acıyor” şiirinden).

Bavul taşraya yakışırsa, en çok yakıştığı gurbetçilerden biri de, şiiri gibi gönlü de, saçları da gür bir şairdir, onu şiirleri, ve mitolojide ‘şair başı’ olarak anılabilecek görünüm ve yapıdaki kafasıyla olduğu kadar, hem gülümseten hem de kederlendiren bir dörtlüğüyle hatırlarım:Memleketimiz Sıvas/Kazamız Gürün/İstanbul illerinde/ Sürün Allahım sürün”. Bir dörtlük ama dört dörtlük. Taşra da var içinde, sürgün de, işsizlik de var gurbet de, İstanbul da, haliyle bavul da var.

Sivas Gürünlü şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’i iki kez gördüm, ilkini çok anlattım, yazdım. 1975 yılı olabilir, Ankara’da Sanatsevenler’deki Felsefe Haftası’nda, Metin Altıok’la yan yana, ellerinde rakı kadehleri konuşup gülüşürlerken. İkisini de ilk görüşümdü. Hasan Hüseyin’i ikinci ve son görüşümse darbeden hemen sonra 1981 yılındaydı. Çankaya sırtlarında karşılaştım, selam verdim, onu ve şiirini seven bir okuru olarak tanıttım kendimi, bu türden karşılaşmalara alışkın olmalıydı ama yine de çok ilgiyle davrandı bana, nerede okuduğumu, şiirle yakınlığımı sordu. O kartal görünüşlü şairin aslında bir güvercin avlusu olduğunu o gün düşünmedimse şimdi söylüyorum. Kuş yuvası olsun için gürdü saçları bunca ve kuşlar çok ötelerden de gelip konsunlar diye belki de kocamandı.

Çankaya sırtlarında karşılaştığımızı da vurgulamak istedim. Çünkü şiirinin gürlüğü gibi şairinde de bir yücelik vardı. Olduğundan daha büyük, daha yüksek, daha yüce. Babaannemin de onu çok sevdiğini o gün söyledim sanırım. Çünkü ilk ve son kez o gün konuşmuştum şairle.

Ankara Aydınlıkevler Lisesi’nde okurken Telsizler’de iki göz odadan ibaret bir gecekonduda kalıyordum. Nazlı babaannem de, çocuk kendine bakamaz diye benimle kalıyordu. Liseyi bitirdiğim 1973 yılında Hasan Hüseyin’in en bilinen, sevilen ve okunan kitabı Acıyı Bal Eyledik çıktı. Daha önce Kavel (1963), Ağlasun Ayşafağı (1972) ve Oğlak (1972) kitaplarını okumuştum. Bir bayram tatili için Eskişehir’e trende yer bulamamış, otobüs bileti almıştık. Babaannemin okuması yazması yoktu, eski kadın, nereden olsun? Ben ona Alevi klasiklerinden okurdum Muharrem ayında, Fakir Baykurt’un Irazcanın Dirliği’ni ve başka kitapları da okuduğumu hatırlıyorum. Televizyon da yoktu ki canım babaannem dizi izlesin, tek eğlencesi bendim, en büyük torunu, babasının adı vurulan, Haydar!

Üç saat sürerdi o zamanlar Ankara-Eskişehir arası otobüsle. Neredeyse yol boyunca Hasan Hüseyin’in kitabını okudum. Çaprazımda da Eskişehir’den arkadaşım Nabi Avcı oturuyordu, ben okurken o da gülümsüyordu. Babaannemin en çok etkilendiği şiir, “Kerbela Uzak Değil” oldu: bu kaçıncı yezit/dostlar/bu kaçıncı muharrem”  dizelerini dinlerkenki kafa sallayışını hatırlıyorum, bakarım bir yanıma/derim yüzülür/bakarım bir yanıma/etim kıyılır/sallanır ak bedenim yağmurda yaşta/urganı boynunda dedem görünür/tutuşmuş ali kuzucuklarının ak çadırları/aşar gelir çığlıkları anacıkların/adımın arkasında/taptaze yaram görünür” dediğimde kendiliğinden dökülen gözyaşlarını, ve şiirin sonunda “onlar hep yezit’tiler/ben hep hüseyin/onlar çöle akar gibi gittiler/ben geldim buralara/fıratlaşarak/kerbela uzak değil/kerbela uzak değil/ben bilirim bu kavgayı/ağlama sen” dizelerinde gözlerindeki endişeyi okuyordum. Değilmiş, sonra Maraş katliamı, sonra Sıvas, Çorum olayları, Madımak katliamı, Gazi Mahallesi… Kerbela daha da yakına gelecekmiş!

Daha yayımlanmış ilk kitabı Kavel’le (1963) şiir çizgisini yaşam çizgisiyle buluşturur. İşçi sınıfından, emekçilerden yana olduğunu, kendisi de onlardan değil midir zaten, yalnızca kafasıyla değil kalbiyle, sesiyle sözüyle de emek davasını güdeceğini ve sosyalist bir anlayışla şiirler yazacağını vurgulamış olur. İstanbul İstinye’deki Kavel kablo fabrikası işçileri, özgürlükçü 1961 Anayasasında yer alan grev hakkını ilk kullanan işçiler olur. 170 işçi çeşitli haklarının kesilmesine, sendika temsilcilerinin işten atılmasına karşı ayaklanırlar ve tehditler, baskılar, gözaltılar, işkencelerle dolu 7 aylık bir direniş sonucunda Mart 1963’te, ‘direne direne’ kazanırlar. İşçilerin kazanımlarıyla sonuçlanan Kavel grevi, aynı zamanda Türk-İş’in sekter tutumu sonucu ayrılan sendikaların ileride DİSK’i kurmasına yol açacaktır.

Türkiye işçi sınıfının direnişine, mücadelesine, yoluna bir selam, bir kutlamadır Hasan Hüseyin’in Kavel’i:o çoban ateşlerinin parladığı yerde kavel’de”, karın altında nişanlanıp, nişanlısını Kavel kapısında dostlarının arasında öpeceğini söyler ve ekler: “ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim/izin verirlerse kavel grevcileri/ilk çocuğumun adını/kavel koyacağım”.

Kavel değil Temmuz koyar oğlunun adını. Nazım Hikmet’in “ben sadece ölen babamdan ileri doğacak çocuğumdan geriyim” dizelerinin diyalektik esiniyle, bir oğlum olacak adı temmuz/uykusuz/korkusuz/beter mi beter/ben beynimi satarak yaşıyorum/o benden proleter” dizeleriyle de güzel adını kutlayacaktır oğlunun.

Kavel’den Acılara Tutunmak’a (1981), toplam 15 şiir kitabına, yüksek sesli, akışlı, debisi de yüksek, yatağından taşmak istercesine coşkulu, heyecanlı, gürül gürül bir şiiri vardır Hasan Hüseyin’in. İlk kitabını yayımladığı 1963 yılı, memlekette İkinci Yeni şiirinin daha çok da soldan gelen eleştirilere karşın, yine hemen hepsi soldan şairler tarafından benimsenip yazıldığı yıllar. İkinci Yeni öncülerinin en parlak yapıtlarını verdiği 1957-58-59 yıllarından sonra, yine bu şiirin iyi örneklerinin verildiği ve bu şiirden etkilenen genç şairlerin de verimlerini sunduğu yıllar. Öte yandan özgürlükçü 1961 Anayasasından sonra sosyalist partilerin kurulması, sol yayınlar, gazeteler ve dergilerin çıkması, Nazım Hikmet’in kendi dilinde şiir kitaplarının 25 yıl sonra yeniden yayımlanması, ilki Kuvayi Milliye Destanı Yön Gazetesi Yayınlarından çıkar 1963’te.

İstanbul, Ankara ve İzmir’de sol uyanışın Anadolu’ya yayılmaya başlaması. Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin önderinin Mustafa Kemal olarak bayraklaşması, Bolşevik Devriminin lideri Lenin’le fotoğraflarının yan yana asılması, Lenin kasketli, Mustafa Kemal kalpaklı. Böylece bir antiemperyalist, antikapitalist, antifaşist ve elbette din sömürüsü, yobazlık ve gericiliğe karşı Kemalist, sosyalist, zamanla sol Kemalist bir bilinç yayılması söz konusu olur.

Hasan Hüseyin hem inancı, Alevi, hem de dünya görüşü, sosyalist, olarak, belki de sol ve Kemalizm ilişkisi açısından Cumhuriyetin en özel ve güzel günlerini yaşadı. Elbette TCK’nin meşhur Komünizmle mücadele maddeleri aslanlar gibi yerindeydi, o da hapse girdi, işten çıkarıldı pek çok yazar, şair, aydın gibi ama, bunlar yıldırıcı değil, aksine yüreklendirici, kışkırtıcı cezalardı. Önde Nazım Hikmet gibi şairlerin şairi, mapusların mapusu, örneklerin örneği bir devrimci duruyordu!

Hasan Hüseyin şiiri o dönem içindeki bu gelişmelerle değerlendirilecek bir şiirdir. Siyasal tutumunun bir gereği olarak toplumcu gerçekçi bir şiire yönelmesi, gerek devrimci gerek öncü şairlerin etkisi, halk şiirini yetkin biçimde dönüştürerek adeta yeni bir halk şiiri önermesi ve bunu uzun uzun sürdürmesi, gürlüğünün özgürlüğün sesini daha yüksekten duyurması gibi, yine gürlüğünün gürül gürül bir şiire kavuşması, şiir olup akması, mizah yazıcılığı da yapan, Hasan Hüseyin Korkmazgil olarak, şairin, halk şiirinin hiciv ve taşlama geleneğini de cesurca taşıması, ve buluşlarıyla da ilgi çekici, okunaklı, çoğu kere dokunaklı, ve toplumcu gerçekçi şiirin yaygınlaşmasında da etkili olması gibi pek çok açıdan şiirimizde yeri olan bir şairdir Hasan Hüseyin.

Bilinen, bestelenen pek çok şiiri var. Unutulmaz kitapları var. Acıyı Bal Eyledik (1973), Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin (1974), Koçero Vatan Şiiri (1976), Haziranda Ölmek Zor (1977), Acılara Tutunmak (1981)… Döneminin söyleyişlerinden olduğu kadar halk kültüründen, deyimlerinden, türkülerinden de yararlandığı şiirleri, bende ‘Şark Köşesi’ duygusu da uyandırıyor. Öyle olunca da aklıma Fikret Otyam geliyor gazeteci, yazar, halk ozanlarının muhibi, Alevi dostu.

Şiirlerinde bir ‘cem havası’ var. Başlangıçta dedenin yanına oturan zakir tavrıyla usta malı deyişler çalıp söyler gibi, usta malı şiirler yazıyor. Zamanla kendi sözlerini, dizelerini, sesini de onların yanına ekliyor, usul usul yükseliyor ses, cemin dışına taşıyor, başka cemler kurmak üzere davranıyor. Baştaki ve devamındaki cem duygusu hiç eksilmiyor ama, o buluşma hep sürüyor. İlk buluşması Kavel işçileriyleydi, sonra şairlerle sürdü. Pir her zaman Nazım Hikmet’ti, mürşit Attila İlhan, rehber ise birden çok, İlhan Berk, Metin Eloğlu, Fransız şiiri, Gerçeküstücülük.

Ahmed Arif’in de Gürün’den yeğeni sayılır. Günümüzde daha toplumcu bir Engin Turgut şiirine de benzetilebilir. Cömert, bol, eksik olmasın fazla olsun, herkese yetsin, taşsın, paylaşılsın, kimse nasibinden mahrum kalmasın anlayışı esas. Gülbank gibi zaman zaman. “Acıyı Bal Eyledik” şiiri gülbank niyetine okunsa, herkes “Allah Allah Bismişah ya Ali” diye niyaz eder.

Kaptan’la söyleyişi çok benzer ama ironisiyle ondan ayrılır. Kaptan’ın yani Attila İlhan’ın mürşidi olduğu “Kokmuşlar Mezarlığı” şiirini 1960’larda yazmış olmalı, şimdi okuyunca o günlerden belliymiş bugünler diye kahroluyor insan: bu kokmuşlar mezarlığı imamlar sofrası bu/omuzlardan omuzlara bu korku tapınakları/ akşamla kargalarla nargilelerle/leblebici bakkalbaşı minder minder üçotuzüç/bir şey var anlamadığım bu yezit yalanlarda”.

Ah koca şair, anlamayacak ne var, yezit yalansız olmaz, yalandır yezidin işi!

Şiiri kadar Azime’sine aşkı da belleklerdedir. Azime, onun ‘kadınülke’sidir. ‘Azime’li Temmuz Bildirisi 2’ de şöyle diyecektir: “sen geldin ey benim kadınülkem-yepyeni ufuklar geldin/dürülü bayraklarım güldü gülüm-sen geldin”. İyi ki 2 Temmuz 1993 Madımak katliamını görmedin!’ dedim, Cumhuriyetin kurulduğu kongrenin şiiri “Sivas Sabahı”nı okurken.

Ezcümle şiiri bol, gönlü bol, iyilik yuva yapsın diye kocaman kafasında saç ormanı, yüreği düğün sofrası/…/mayası insan mayası” bir şairin bavulu da geniş olur, herkese her şeye, tıpkı şiirindeki gibi yer bulunur. ekmeği bol eyledik/acıyı bal eyledik/sıratı yol eyledik”  diyen bir şairin aslı, kökü de Pir Sultan’dan başka nerede bulunur?

Haydar Ergülen