HER GÜN KUSMAYA ANOREKSİYA DENİR

HANDAN DENİZ TİNİK

HER GÜN KUSMAYA ANOREKSİYA DENİR!

Günümüz Şiir Anlayışı Üzerine Bir Yazıklanma

Yalnız adının geçtiği etkinliklerde boy gösteren yazar, alkışlardan sonra bir başkasını dinleme, anlama zahmetine katlanmadan şehrin gösterişli caddelerinden, mermer döşemeli, yüksek tavanlı lüks evlerine mi çekiliyor da sadece kendi içindeki zehri kusuyor şiirine? Her gün kusmaya anoreksiya denir sevgili okur, bünye zayıflar, güçsüz düşer.

Anlaşılmaz olanın dayanılmaz cazibesi… Anlayamadığımız şey karşısında geri çekilip uzaklaşıyor ya da onu anlıyor gibi bir tavır takınabiliyoruz. Bu başta çok doğal geliyor değil mi? Anlamadığını kıymetli ve derin zanneden kişilerin eleştirildiğini de duydunuz veya okudunuz. Peki, bu cümlelerin muhatabı siz olabilir misiniz?  Ne oluyor da kavrayamamaktan utanıyoruz? Ve nasıl oluyor da tüm bu anlattıklarım günümüz şiir anlayışıyla ilişkilenecek? Bunu henüz ben de bilmiyorum, Allah Kerim (!).

Adam Phillips, Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü (2012) kitabında “Kavramamak çoğunlukla dışarıda bırakılmak anlamına gelir. Dışında kaldığımız şey kavrayanlardan müteşekkil grup ve kavramanın sağladığı hazdır,” diyor. Kavramak bir arzu nesnesine dönüşür, bir espriyi, filmi ya da şiiri gerçekten anlamayı değil de onu anladığımızda alacağımız hazzı arzularız. Bizim dışımızda kalan, bizim sahip olmadığımız nitelikteki kişiler o hazza nail olmuştur ama biz o hazza erişememişizdir. Bu nedenle küçük düşme ya da dışlanma hissedebiliriz. Her şeyi kavramak zorunda hissettiğimiz bu zamanda yaşanabilecekler arasında en korkuncu, bu hâlin itirafıdır. O hâlde kişi, kavrayamamanın getirdiği bu dışlanma duygusundan bir an önce kurtulmak için çevresindeki kişilerin verdiği reaksiyonların kötü bir taklidini çoğaltacaktır. Peki, ya odadaki fil tam bu muammada gizliyse, ya gerçekten bir kavrayan yoksa ve herkes kavramanın getirdiği hazza dair yeniden ve yeniden sahte üretimler yapıyorsa, o zaman hakikat nerededir?

Burada altını çizmemiz gereken şeylerden biri de, metnin dışında kalmamız değil, ortada içine girilecek, vardığımızda bize vecd hali yaşatacak özün eksikliği olabilir. Üreticinin kendisi de yan yana getirdiği imgelerin, kavramların, çağrışımların nereye vardığını bilmiyorsa mesela… Bilmiyor ama biliyormuş gibi yazıyor, okur anlamıyor ama anlamış gibi başını sallıyor, eleştirmen orada bir derinlik olduğu ön kabulüyle kuyuyu kazıyor. Herkes bir diğerinin tepkisini kolluyor ve kimse ilk taşı atıp “Bir dakika, burada ne oluyor?” demeye cesaret edemiyor. Çünkü anlamadığını söyleyen ilk kişi, kendi yetersizliğini ilan etmiş sayılacağına inanıyor. Ancak yetersiz görünmeme uğruna seçtiğimiz bu sessizlik, alanı hangi hakim sese bırakıyor?

Böylece tuhaf bir anlaşma kuruluyor aramızda, şair anlaşılmamayı derinlikle, okur anlayamamayı kendi eksikliğiyle karıştırıyor. Bir başkasının hayranlığını görüyor, kendi hayranlığını ona benzetiyor, biri “sarsıcı” diyor, öteki sarsılması gereken yeri arıyor. Birileri mutlaka kavramış olmalı diye düşünüyoruz, aksi halde bunca insan neden sussun ki?..

Bu, aklıma başka bir soru daha getiriyor, şiir neden ilk bakışta kendini ele versin ki?.. Neden her imgenin karşısında bir açıklama, her boşluğun dibinde bir cevap bulunsun? Şiir, elbette bizi bir bilinmeze çağırabilir; okuru içeri alan, yeni keşiflere davet eden bu çağrı, anlam dünyamızda genişlemeye devam eder. Kavranılmaz olanda ise önümüzde sadece tekinsiz bir bilinmezlik görüntüsü vardır. Bir kapıyı açarsınız, ardında bir kapı daha, onun ardında bir başkası vardır. Bir süre sonra bunun bir labirent mi yoksa yalnızca üst üste konmuş kapılar mı, kavramlar mı olduğunu unutursunuz.

Modern eğitimle birlikte daha çok benimsediğimiz Batılı düşünme biçimi, ölçerek, daraltarak, tanımlayarak anlamaya ve kavramaya çalışır. İçine doğduğumuz kültürün gündelik hayatında ise sezginin ve dolaylı anlatımın hâlâ kuvvetli bir yeri var. Onun bilme hâli bir başka biliştir, mantıksal analizlerden ziyade içgüdüsel bir farkındalıkla, ilham ve duyguyla hakikate bakar, onu arar ve bulur. Bu sezgisel kavrayış dinamikleri içine doğarız, örtülü ve dolaylı bir iletişim kurar, herkesin bildiği yazılı olmayan mikro ifadeleri okur, imaları anlarız. Aşk ve hüzün, diyalog ve mana kişinin usunda yeniden şekillenir, anlamlanır. Katmanlar, deneyimle doğru orantılı şekilde derinleşir, böylece beyinde durmadan yeni sinaptik bağlar kurar. Önce ateşten dili yanar, sonra yoğurdu üfler, sonra yoğurdu üfleme zahmetinden kendini sıyırır ve başa döner. Deneyim, düşe kalka gözlemlemekten geçmektedir. Fakat bir şey olur ve o güne dek öğrendiği pratik tamamen değişir. Ders kitaplarında, okulda öğretilen her şey neredeyse didaktik ve rasyoneldir. Burada sadece ilim değil, başka bir alt okumayla öğrenmeyi de öğreniriz. Kavramak ve öğrenmenin tek yolu onun otopsisini yapmak, parçalarına ayırmak ve sınıflandırmaktan geçmektedir. Bu yeni kavrama biçimi, mantıkçı bir yaklaşım gibi görünebilir ama bu biçimde muğlak, kendine bir yer bulamaz. Hayatta kalmanın tek yolu ise bu öğrenme biçimini iyi benimsemekten geçmektedir. Sınavlar verir, okullar bitiririz, tahsilli ve saygın bir yetişkin olmuşuzdur(!).

Okur, farklı kavrama biçimleri arasında kendine güvenli bir liman arayabilir, su götürmez bir idrâkle, metine bütün bütüne muktedir olmak isteyebilir ancak post-modern anlayış, tek ve sabit anlamın güvenliğini kişiden ilmek ilmek söker. Metni tamamlanmış bir bütün olmaktan çıkarır, anlamı parçalara böler ve okuru bu parçaların arasında kendi yolunu bulmaya bırakır. Metnin bıraktığı boşluklarla ne yapılacağını bilememek ürkütücüdür çünkü yanlış yapmaktan çekiniriz. Yargılanma korkusu bir tweet ötede kellenizi beklemektedir. Öte yandan, post-modernizmin şaire sunduğu bu imkân, kendiyle birlikte tehlikeli bir kolaycılığı da beraberinde getirebilir. Anlam zenginliği ile anlamdan tümüyle azade olmayı birbirine karıştırırsak, muğlaklık bir imkân olmaktan çıkar ve belki de bir marifete, bir tür sığınağa dönüşür.

Ağır ekonomik krizler, savaş ve buhran dönemleri, sıkı rejimler ve baskılar bizi tehdit etmeye başladığında tabir caizse tavuğumuza kışt denildiğinde, canımıza tak ettiğinde, “AH!” bir nida, bir tepki boynumuzun borcudur. Bu olağandır, böyledir. Nasıl ki etki-tepki yasasını biliyoruz, nasıl ki biri sizi kışkırttığında savunma mekanizması devreye girer, nasıl ki kediyi köşeye sıkıştırırsanız tıslar, kanun budur. Ezilerek yok olmaz, ya patlar ya kırılırsınız. Kırılırız, dağılırız. Siyasal baskının, savaşın, ekonomik krizin, sınıfsal çatışmanın veya toplumsal dönüşümün yoğunlaştığı dönemlerde şiirin kamusal ve politik alana doğru çekildiği bir gerçek. Yani aslında “zor” dönemlerde, bireysel olan ile kolektif olan arasındaki mesafe gitgide daralmaktadır. Üretici ise toplumdan kopuk, kendi başına var olamaz. Üretimi bundan etkilenir, kayıtsız kalamaz ve bir cevap verme arzusuyla yeniden şekillenmeye başlar. Başlar mı?..

Bugün bambaşka bir şeyden söz etmek mümkün. Kavranamazı üretme motivasyonuyla yalnızca kendine bakan; bir düş, bir iç sayıklaması gibi kavramları art arda sıralayan bir şiir anlayışı kendini gösteriyor. Bu anlayış yalnızca bireyin iç dünyasının sınırları içinde kalıyor. Şair, kendini görünür kıldığını savunurken, insanın o kendine has, ince ve kaotik karmaşasından kopuyor. Buradaki örtüklük bireyin çelişik ve karmaşık dünyasını cesur bir sansür ile yeniden kurguluyor. Kimi zaman çıplaklık, cinsellik ve uyuşturucu ekseninde çarpıcı bir şeyler söylemek; okuru sarsarak ve rahatsız ederek etki bırakma amacı taşıyor sanki. Bu yeni şiir anlayışının uyguladığı cesur sansür; meni ve kan döşekleri, okur üzerinde silkinmesi zor bir iz bırakır elbette, lâkin şiirin ruhumuzda yarabileceği o derin çatlağı açmaya yeter mi? Okurda yarattığı o sarsıcı etki, anlamlı bir dönüşüme ön ayak olur mu?

Diyelim ki şiir kudretini, kişinin tüm o sağlam ve dik duruşunun bir kaçamak bakış karşısında sarsılabilmesinden, yıkılabilmesinden alır. İşte o ince insan hâllerinin, yerini kaba çizgilerle çizilmiş tipler aldığında, kırılganlığı gizleyen o sert kabuk okur ile şair arasına aşılması güç bir mesafe koymuyor mu?  Ama bu mesafe kimi korumaktadır bilinmez, şair okurundan uzağa konumlanmıştır bir kere. Kapalılık, “anlaşılmaz olmanın” estetik bir değer sayıldığı bir alana dönüşüyor. Ve asıl sormak istediğim şey, bu kadar yoğun bir toplumsal gerçekliğin içinde yaşayan şairin, şiirinde bu gerçekliğe dair hiçbir iz bırakmaması nasıl mümkün oluyor? Nasıl sadece içindekileri kusuyor da kafasını kaldırıp bir ötekini görmüyor? Görüyor ama susuyor mu, farkında mı değil, tercih mi etmiyor?

Yalnız adının geçtiği etkinliklerde boy gösteren yazar, alkışlardan sonra bir başkasını dinleme, anlama zahmetine katlanmadan şehrin gösterişli caddelerinden, mermer döşemeli, yüksek tavanlı lüks evlerine mi çekiliyor da sadece kendi içindeki zehri kusuyor şiirine? Her gün kusmaya anoreksiya denir sevgili okur, bünye zayıflar, güçsüz düşer.

Hâlbuki can boğazdan gelmektedir ve şiirin alametifarikası ise belki de bilinmez cihanları keşfetmeye muktedir olmasıdır. Beyanı şiir olanın sınırsız bir deryası vardır sanki. Akıntı bizi işaret edilene bakmaya iter. Hâlbuki biz çatışmaktayızdır. Duygu coğrafyasında yaşar ama kavradığımız şeyi muğlak bırakmamaya çalışırız. Dünya kan ağlar, Orta Doğu’da bebeler anne memesinde ölmektedir, bizim çocukluk travmalarımız vardır. Mahalle yanarken aşık olur, terk edilir, acı çekeriz. İdrak edilemeyecek kadar karmaşık ve özelizdir (!). Dolayısıyla üretimimiz de bizim bir uzantımızdır. Peynir almak için gittiğimiz bakkal iflasın eşiğindedir, eşelediği çöp konteynerinden sağlam bir elma çıkarır kâğıt toplayan genç, ötede birileri daha tutuklanır düşünce suçundan, halkı kin ve düşmanlığa… Biz kendi odamızın duvarlarını yumruklarız, bir beis yoktur. Anlaşılmaz olmanın dayanılmaz hafifliği bizi can evimizden vurmuştur.

Çünkü bütün bunlar aynı hayatın içindedir. Şair, kendinden vazgeçmeli, kendi acısını bırakıp dünyanın acısının sözcülüğüne soyunmamalı elbette. Sadece insan, kendi içine doğru yeterince uzun yürüdüğünde dahi bir başkasına nasıl rastlamaz, bu tuhaf geliyor bana. Bunca gürültünün ortasında insan nasıl yalnızca kendi sesini duyabilir? İç dediğimiz yer gerçekten dışarıdan bu kadar müstakil midir?

Her gün kusmaya anoreksiya denir sevgili okur. Bünye zayıflar.

Can boğazdan gelir.

HANDAN DENİZ TİNİK