BİSİKLETLER BİNENİN

ZAFER KÖSE

BİSİKLETLER BİNENİN

Rıza okulun bahçesine girince bize doğru yürümeye başladı. Öğle tatilinin son dakikalarında, sınıftan beş-altı kişi toplanmış zilin çalmasını bekliyorduk. Rıza’nın geldiğini görünce gülüşmeye başladık. Ben pek gülmedim. Diğerleri gülüyor diye azıcık güldüm ama hiç de eğlenceli değildi bu. Günlerdir aynı şey yaşanıyor, benim içim sıkılıyordu. Yine öyle oldu. Bir şey söylemeden, sırıtarak, gözlerini ona diktiler. Rıza’nın ne diyeceğini biliyorlardı. Konuşmak üzere tam ağzını açıyordu ki, bir arkadaşı ondan önce davrandı:

– Evet Rıza, annenin gelmesine iki gün kaldı.

Birkaç gün önce başlamıştı bu oyun. Oyun diyorum, ama aslında böyle oyun olmazdı. Geçenlerde öğretmenimiz anlatmıştı ya, şaka yapmak başka bir şeydi, dalga geçmek başka bir şey. Bunların yaptığı dalga geçmekti. Ama öğretmeni doğru dürüst dinlemiyorlardı ki. Aslında dinliyorlardı, ama iyi anlamıyorlardı. Sanki şaka yapıyormuş gibi gülüp duruyorlardı. İnsanı üzerek şaka yapılır mıydı?

Rıza’nın her konuşma girişiminde, lafı ağzından kapıyorlardı. Bir şeyler söylemek için döndüğü her biri, tam Rıza’nın söyleyeceğini, ondan önce davranıp ona söylüyordu. Ezberlemişlerdi artık.

– Tabii Rıza, bu sefer ikisi birden gelecek. Hem annen, hem de baban.

Arkadaşı ondan önce davranınca, bir başka arkadaşına dönüyordu, ama yine yetiştiremiyordu. O arkadaşı da tetikte bekler gibi atılıyordu:

– Onlar aslında seni çok seviyor.

Sonra diğeri sözü kapıyordu:

– Seni sevdiği için gitti annen.

– Aslında baban gitmişti önce. Sana bisiklet almak için çalışmaya başlamıştı.

– Ama orada çalışmak zormuş, yardım gerekiyormuş, annen de o nedenle gitmiş.

– İşleri hızlı bitsin diye. Sana bisiklet alıp hemen dönsünler diye.

– Doğru, benim annem beni o kadar çok sevmiyordur.

– Çok sevse, o da başka bir şehre giderdi, çalışmaya.

– Orada zeytin toplama işine girerlerdi.

– Zaten geçici bir iş o. Zeytinler bitince hemen geri dönecekler.

– Daha dönmeden bile sana para gönderdiler geçenlerde.

– Yani babaannene. Sana çikolata alması için. Sen de o çikolataları bize getirmiştin, biz de yiyelim diye.

– Biz de görelim diye, baban nasıl da para göndermiş. Babaannene demiş, Rıza’ya çikolata al demiş.

Tam o anda araya girdim. Rıza sevinsin istedim. Hem de bir yandan, diğer arkadaşlarımla aynı şeyi yapıyormuşum gibi görünmek istedim. Onlar gibi konuşuyormuş gibi davranıp, Rıza’nın hoşuna gidecek bir şey söylemek için konuştum.

– Gelecekler. Beş gün kalacak annenle baban.

Sevincinden adeta zıpladı Rıza.

– Beş gün, diye haykırdı. Elini uzatıp bütün parmaklarını açmış, beş diye gösteriyordu. Gülüyordu. Öbür taraftaki arkadaşımıza döndü. Sınıftaki en suskun kızlardan birine. Ama o da Rıza’dan erken davrandı.

– Evet, beş defa yatıp kalkınca, beş gün olur.

– Evet, dedi diğer taraftaki çocuk, beş gün çok zaman.

– Sana bisiklet getirecekler.

– Hem de dört tekerlekli.

– Kullanması kolay.

– Kullanmayı hemen öğrenemesen de baban sana öğretir. Beş günde rahat rahat öğretir.

– Beş gün çok zaman.

İyi ki o sırada zil çaldı. Sınıfa girince mecburen susacaklardı. Yoksa öğretmenimiz onlara kızardı. Dalga geçiyorlar diye kızmasa bile, konuştukları için kızardı. Derste konuşulur mu hiç. Aslında dalga geçince de kızar öğretmenimiz. Ama bu sözleri duyunca, o da anlamaz ki dalga geçtiklerini. Bizim öğretmenimiz her şeyi bilir. Yine de, bu sözleri duyunca, kimse anlayamaz, oyun sanır herkes. Oyun gibi konuşuyorlar çünkü, nasıl anlasın öğretmenimiz.

– Biraz daha çalışıp gelecekler.

– Biz bilmiyoruz ama başka çocukların da annesi, babası çalışmaya gidiyor.

Sınıfa yürürken bile konuşmaya devam ediyordu pis çocuklar.

– Gidilir bazen, bir şeycik olmaz.

– Gitmeyenler de doğru dürüst oynamıyor zaten çocuklarıyla.

– Bisiklet.

– Gidilir, gidilir.

– Dört tekerlekli.

– Bizimkiler o kadar sevmiyordur bizi.

– Sana bisiklet almak için.

– Evet, dört tekerlekli.

Öğleden sonraki teneffüslerde, neyse ki başka oyunlara daldılar. Hep beraber oynadık.

Ertesi gün, Rıza yerinde duramıyor, yarın gelecekler, deyip duruyordu. Ancak o kadarını söylüyordu. Sonrasını hep arkadaşları tamamlıyordu. Evetti, son bir kez daha yatıp kalkınca, yarın olacaktı. Kalkınca hemen gelmeyeceklerdi ama. Uyanınca hemen değildi. Akşam olunca geleceklerdi. Olsundu. Nasılsa yarın tatildi. Cumartesiydi. En iyisi, Rıza geç kalksındı. Akşama kadar zaman çabuk geçerdi, geç kalkarsa. Ama Rıza, sabah gözünü açınca bir daha uyuyamazdı ki. Normal gün olsa uyuyabilirdi. Sabahları babaannesi onu uyandırınca da hep tekrar uyumak isterdi. Ama yarın, sabah erkenden, uykusu kaçardı herhalde. Olsundu. Artık az kalmıştı.

Pazar günü, hemen evden çıkıp, Rızaların sokağındaki çocuk parkına gittim. Hemen değil de biraz geç çıkabildim. Annem tutturdu ödevini yap diye. Hızlı hızlı yaptım. Sonra dışarı çıkmama izin verdi. Çıkınca hemen o parka gittim. Merak ediyordum, Rıza’yı görmek istiyordum.

Koşarken, sokağın köşesinden dönünce birden durdum. Tam durmadım da iyice yavaşladım. Çünkü Rıza parkta değildi. Babasıyla parka gelmemişti. Herhalde daha kahvaltısını yapmamıştı. Bu saate kadar yapmaz olur mu, yapmıştır. Annesi ona yedirmiştir. Sonra da hemen çıkmak istemiştir Rıza. Babasıyla birlikte, bisiklete de binerek, dört tekerlekli bisikletle, onu kolayca sürerek parka gitmek istemiştir.

E, derslerini bitirmeden dışarı göndermemiştir onu annesi. Rıza hızlı hızlı yapmıştır derslerini. Sonra da bisikletini alıp parka gelmeye başlamışlardır. Bisikletle daha hızlı gelinir. Yani Rıza bisiklet sürmeyi bilseydi, şimdiye kadar gelirlerdi. Daha öğrenememiştir. Babası ona öğretiyordur.

Çok geçmeden gördüm onu. Onları. Rıza, babasıyla birlikte geliyordu. Ve bisikletiyle! Sürmüyordu bisikletini, gidonundan tutmuş, yanında getiriyordu. Hiç de seviniyor gibi değildi. Sanki bir yük gibi bisikletini taşıyordu. Parka girerken yüzü birden gülmeye başladı. Sanki bana gösterir gibi, ikide bir başını çeviriyor, bisikletine bakıyor, sonra bana dönüyor, sonra tekrar bisikletine bakıyordu.

Salıncaklardan ikisi boştu. Hemen koştuk. Babası ikimizi de salladı. Kaydırağa birlikte koştuk. Çok güzel oynuyorduk. Rıza aralarda hep bisikletine bakıyordu. Ona bir şey söylemeliydim. Sevineceği bir şey. Bisikletin hayırlı olsun, desem olur muydu acaba? Hayır, olmazdı. Öyle büyükler gibi konuşunca, anlardı, onu sevindirmek için mahsusçuktan söylediğimi anlardı. Ne güzel bisiklet desem, o da çok basit olurdu.

Kaydıraktan kaymış, yeniden üstüne çıkmak için merdivene koşuyorduk, birdenbire aklıma geldi. Durdum. Hızla dönüp bisiklete yöneldim.

– Şunu biraz ben sürsem, baban kızar mı?

Ne güzel sordum! Çok iyi düşündüm bunu. Rıza’yı sevindirmeyi başardım. Yüzünden belli oluyordu. Babası da duymuş herhalde. Banktan kalkıp bize doğru yürümeye başladı. Onun da yüzü gülüyordu, ama yine de korktum. Korkmadım da, öyle biraz çekindim işte. Utandım.

– Neden kızayım? diyerek bisikleti tuttu, parkın çıkışındaki yola doğru çevirdi.

Ben hareket etmeyince ekledi:

– Bisikletler binenindir.

Çok hoşuma gitti bu söz. Bisiklete binmekten bile daha güzel geldi bana. Hatta denizde yüzmekten, uçurma uçurmaktan, her şeyden güzeldi böyle bir şey duymak. Yavaş yavaş gittim. Bisikletin gidonunu, gövde demirini, oturağını okşadım. Hiç kullanılmamış olduğu belliydi. Yepisyeniydi!

Babası çok ısrar etmiş, ama Rıza binmemiş bisiklete. Korkma demiş, arkada iki küçük tekerleği daha var demiş, düşmezsin demiş. Zaten babası tutarmış onu. Hiç bırakmazmış. Sürmek istemiyormuş Rıza, ama parka giderken evde bırakmak da istemiyormuş. Yanında gezdirmek istiyormuş. Arkadaşları görsün yetermiş, bisiklete binmek istemiyormuş. Israr eden annesine ve babaannesine tamam demiş, sonra demiş, şimdi parka gideyim babamla, yanımda bisikletle, sonra binerim demiş. Yarın sürerim belki.

Bisiklete binmediği için kızmış mıydı Rıza’ya babası. Hayır, gülerek anlatıyordu bunları. Sınıftaki çocuklar gibi değil, güzel gülüyordu. Sahiden seviyordu. Sadece Rıza’yı değil, sanki beni de seviyordu. Herhalde Rıza’nın arkadaşıyım diye beni de seviyordu. Ben de bisiklete binmek istemedim. İstiyordum binmeyi, ama şimdi binmeyecektim. Tekrar okşadım bisikleti. Anne babası Rıza’ya bunu almak için, onu yalnız bırakıp gitmişlerdi. Rıza’dan önce ben kullanamazdım onu. Evet, bu bisiklete istediğim zaman binebilirdim. Bisikletler binenindi. Ama önce Rıza sürmeliydi onu.

Sonraki günlerde Rıza’yı birkaç kere gördüm. Bisikleti hep yanında oluyordu. Eve girerken babası tutup kaldırıyordu bisikleti, onu da içeri alıyorlardı. Okula bazen annesiyle, bazen babasıyla yürüyerek geliyordu Rıza. Bisikletini hep yanında getiriyordu. Gidonundan tutup çekiyordu. Okulun kapısından girerken bırakıyordu. Annesi veya babası bisikleti geri götürüyordu.

Perşembe günü Rıza okula gelmedi. Bir önceki gün söylemişti zaten, öğlene doğru anne babası gidecekti. Onları uğurlayacaktı. Öğleden sonra gelecekti okula. Öğle tatili başlayınca ben hızla çıktım okuldan. Rıza’nın evine koştum. Anne babası gitmiştir veya gitmek üzeredir, Rıza üzgündür diye yanında olmak istiyordum. Onların sokağına döner dönmez durdum. Rıza, kocaman, kalın bir demir çubuğu kaldırıp kaldırıp indiriyordu. Hırsla.

– Ben bisiklet istemiyorum.

Bağıra bağıra çubuğu vurdukça, bisikletin parçaları etrafa dağılıyordu. Pijamasının bir kısmı kana bulanmıştı. Kolunda da bir çizik vardı galiba. Kaldırımlarda ağabeyler, ablalar, balkonlarda komşu teyzeler, amcalar, herkes kıpırdamadan onu seyrediyordu.