GÖKÇE BAHAR OYTUN İLE ÇIĞ DERGİSİ ÖZEL RÖPORTAJI

. Merhaba, Gökçe Bahar Oytun. Çığ Dergisi okuyucuları için biraz kendinizden bahseder misiniz?

Merhaba, tüm Çığ Dergisi okuyucularını selamlıyorum.

Kendimi en öz haliyle tanıtmam gerekirse; müziğe adım attığım yıllardan itibaren yurtiçi ve yurtdışında harika deneyimler biriktirmiş, enstrümanına aşık bir çellistim! Bir yandan oda müziği konserleri ile sık sık yurtdışı projelerinde yer alıyor, bir yandan da İzmir ve İstanbul konserleri arası mekik dokuyorum. Karşıyaka Oda Orkestrası (KODA) viyolonsel grup şefi ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) viyolonsel grubu üyesiyim.

. Müzik ile serüveninizi merak ediyoruz. Nasıl ve ne zaman başladı bu serüven?

Müzik serüvenim doğduğum şehir olan Adana’da başladı. Küçük yaşlarda kendi kendime sürekli orijinal melodiler mırıldanırmışım. Mırıldandığım melodileri bir yerden mi duydu acaba, diyerek araştıran anne ve babam müzisyenler. Onların müzisyen olması ve benim yatkınlığımı fark edip doğru şekilde yönlendirmeleri hayattaki en büyük şansım diyebilirim. Annem Gönül Oytun müzik öğretmeni ve Türk sanat müziği koro şefi olan harika bir kadın! Babam Savaş Oytun ise tarih öğretmeni ve müthiş bir kanun icracısı. Onlarla birlikte evde ve gittiğimiz her yerde aslında müziğin içindeydim. 10 yaşımda Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazanarak viyolonsel eğitimime başlamam ile kariyerimi belirlemiş oldum.

. Konservatuvar eğitimi oldukça özel bir eğitim, biraz bahseder misiniz?

Konservatuvar eğitimi, eğitim sistemimizde en ciddi yatırımın yapıldığı yıllar süren bir süreç; maddi ve manevi zorluklar aşılarak 10-12 yıllık bir eğitim süreci sonunda mezunlar veriliyor. Özel yetenek sınavı ile konservatuvarlı olmaya hak kazanılıyor. Bu sınavda seslerin ayırt edilebilmesi ve çeşitli melodi cümlecikleri ile ritim kalıplarının başarıyla tekrar edilmesi bekleniyor. Benim hikayem Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ile başladı. İlkokuldan üniversiteye kadar her yaştan öğrencinin aynı binada eğitim aldığı bu eşsiz yer; müzik sesleriyle dolu, ilham verici bir yerdi. İlginçti, çünkü ilkokulda tanıdığım öğretmenlerim ve arkadaşlarımla kurduğum özel bağ, birincilikle tamamladığım üniversite eğitimime kadar sürecekti. Hepsi birbirinden değerli hocalarımın arasında müzik babam olarak gördüğüm ilk viyolonsel hocam Öğr. Gör. Viatcheslav Kainov’un yeri ve emeği çok başkadır. Çelloyu bana öğretirken boş teller ile arşe(yay) çekmeyi öğrendiğim ilk anlardan itibaren (ki buna en çok sabır gerektiren dönem diyebilirim!) benimle oda müziği yaparak birlikte müzik yapmanın büyülü dünyasını bana tanıttı. Eğitim aldığım ilk anlardan itibaren müfredatta yer almayan duo, trio, quartet ve çeşitli oda müziği toplulukları içerisinde bulunarak çalışmalar yapıyor ve konser turneleri gerçekleştiriyordum. Usta-çırak ilişkisi şeklinde bire bir ders alınarak ilerlenen enstrüman öğreniminde müzikalite, teknik ve stil bilgilerinin yanında, öğrencinin vizyon sahibi olmasını gerektirecek donanımlar için yol gösteren, cesaret veren enstrüman hocalarının rolü çok büyük. Bu konuda oldukça şanslıyım, yüksek lisans eğitimimi tamamladığım Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda çok kıymetli hocalarım Dr. Öğr. Üyesi Dilbağ Tokay ve Prof. Reşit Erzin ile çalışmalar yaptım. Eğitim sürecim boyunca yurtiçi ve yurtdışında düzenlenen ustalık sınıflarına, yarışmalara, festivallere ve gençlik orkestralarına katılım sağlayarak edindiğim deneyimler bana önemli katkılar sağladı. Bunlar arasından bazıları Rutesheim Akademie, Penderecki Akademie, World Youth Symphony Orchestra ve Türkiye Ulusal Gençlik Filarmoni Orkestrası’dır. Uluslararası bağlamda köklü ve prestijli konser sahnelerinde, müthiş müzisyenlerle genç yaştan itibaren konser vermek çok değerli. Sanatı erken yaşlardan itibaren hayatımızın içine dahil etmenin çok önemli getirileri var; iç dünyası zengin, kararlı, yaratıcı, öz disiplinli, farkındalığı ve ifade gücü yüksek bireyler yetiştirmek bir enstrüman öğrenimi ile mümkün. Bunları enstrüman üzerinde vakit geçirdikçe enstrümanın kendisi öğretmeye başlıyor.

. Peki, müzik ile ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

Hayat bağım olarak tanımlarım! İnsanın hayatında tutkuyla bağlanacağı ve kendini ifade edeceği daha sihirli bir araç hayal edemiyorum. Tutkuyla bağlı olduğum viyolonselim ile kendimi gerçekten ifade edebildiğimi hissediyorum, söz bitebiliyor ama müzik hep devam ediyor.

. Çelloyu tercih etmenizde özel bir neden var mı?

10 yaşımdan itibaren her cuma akşamı senfoni orkestrası konserlerini dinlemeye giderdim. Orkestra içerisinde yer alan enstrümanların kendine özgü seslerini çok seslilik içerisinde yakalayıp takip etmek benim için bir oyun gibiydi; gözümü kapatıp o an ana melodiye sahip olmayan çalgıların seslerini ayırt etmeye çalışırdım. Enstrümanların birbiriyle sohbet etmesine tanık olmak gibiydi; sohbetler bazen saygı çerçevesinde sırasıyla ilerlerken bazen de daha haylaz ya da hararetli hallere dönüşüp birçok kişinin sabırsızca aynı anda konuşmasına benziyordu! Müziği dinlerken yüzyıllar öncesinde yazılmış eserlerin yazıldığı dönemde insanların nasıl göründüklerini, nasıl ortamlarda bulunduklarını, erkeklerin peruk takıyor olması gibi detayları hayal etmek çok zevkliydi. Ne zaman melodi viyolonsele gelse çok etkilenirdim ve bir gözüm hep hayranlıkla çellistlerin üzerindeydi.

. Karşıyaka Oda Orkestrası ve Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nda çello çalıyorsunuz.

Evet, açıkçası klasik müziğin her formunda yer alıyor olmak benim için çok değerli ve keyifli. Bu anlamda şanslı olduğumu düşünüyorum; çünkü klasik müzikteki icracılığı solo, oda müziği, oda orkestrası, senfonik orkestra ve opera orkestrası olarak kategori edecek olursak, bu yapıların tümünde yer aldım. Bambaşka dinamiklere ve zenginliklere sahip olan bu yapıların içinde bulunmanın, müzisyenliğin gereklerinden biri olan ‘geniş perspektife sahip olma’ açısından katkı sağladığını ve çok önemli deneyimler olduğunu düşünüyorum. Viyolonsel grup şefi olarak yer aldığım Karşıyaka Oda Orkestrası (KODA), 2017 yılında Donizetti Klasik Müzik Ödülleri’nde ‘Yılın Orkestrası’ ödülüne layık görülmüş, uluslararası düzeyde ve kalitede konserler veren bir topluluk. 2016 yılından beri viyolonsel grubu üyesi olduğum Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO), 2010 yılında Andante dergisinin ‘Yılın En İyi Orkestrası’ ödülüne layık görülmüş, yıldız şef ve solistlerle verdiği üst düzey konserlerle Türkiye’nin önde gelen senfonik topluluklarından birisidir. Yer almaktan onur duyduğum kurumlardır.

. Bize genel anlamda klasik batı müziğinden, senfonik orkestralardan ve Türkiye’deki gelişim sürecinden bahseder misiniz?

Klasik batı müziği anlam olarak Avrupa’da gelişen ve Ortaçağ’dan günümüze kadar uzanan geniş bir dönemi kapsayan müzik türleri olarak ifade edebiliriz. Rönesans, Barok, Klasik, Romantik, Modern ve Çağdaş dönemler boyunca klasik batı müziği insanlık için mükemmel bir araç, ifade yolu olmuş. Kendinden önceki döneme başkaldırı niteliğinde farklı anlayışları benimseyen ve birbirini takip eden bu dönemlerdeki bestecilerin müzik dilleri ve yazdığı eserler bambaşka. İçinde bulunan dönemin tüm etkilerini eserlerde görmek çok heyecan verici! İşte tam da bu nedenle klasik batı müziğinin heyecan verici olmadığını belirten kişilerin kocaman bir Dünya’nın hangi köşesine denk gelerek bunu söylediklerini onlara göstermeye çalışıyorum. Elbette en başta bestecinin dehası ile ortaya çıkardığı eser, ardından da iyi icracılardan oluşan müzisyenlerin bir araya gelerek verimli bir prova süreci geçirmiş olmaları, son aşamada ise olmazsa olmaz iyi bir konser yeri sağlandığında ortaya çıkan müziğe heyecan duymamak çok zor olsa gerek!

Senfonik orkestralardan bahsedecek olursak; yaylı çalgılar (keman, viyola, viyolonsel, kontrbas), üflemeli çalgılar (flüt, obua, klarinet, fagot, korno, trompet, trombon, tuba), vurmalı çalgılar (timpani, zil, ksilofon vb.), arp ve bazen de klavyeli çalgılar (piyano, org) gibi çeşitli enstrüman gruplarından oluşan geniş topluluklardır. Türkiye’deki gelişimi cumhuriyetin ilan edilmesi sonrası bir dizi halinde açılan kurumlar ile ilerliyor. 1924’te Cumhurbaşkanlığı Devlet Senfoni Orkestrası kuruluyor ve ardından İstanbul, İzmir, Adana, Bursa, Antalya, Mersin, Eskişehir ve Samsun şehirlerinde opera bale ve senfoni orkestraları kuruluyor.

. Bu müzik türü ülkemizde yeteri kadar ilgi görüyor veya destekleniyor mu?

Ülkemizdeki devlet senfoni orkestraları ile devlet opera ve bale kurumlarının konser biletlerine bitmeden sahip olmak cidden zor, neredeyse tüm etkinlikler kapalı gişe gerçekleşiyor. Özel kuruluşlar ve belediyeler tarafından desteklenen orkestralar ile festival etkinlikleri de aynı şekilde yoğun ilgi görüyor. Büyükşehirlerde konserleri sıkı sıkıya takip eden geniş dinleyici kitleleri var. Bununla birlikte büyükşehirler dışında canlı konser dinleme deneyimine uzak olan bölgelerde etkinliklerin düzenlenmesi ve yeni dinleyiciler kazanmak önemli. Giderek artan ilginin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi için en başka eğitimin, sonrasında müzik topluluklarının devlet ve özel kuruluşlar tarafından daha çok desteklenmesi gerektiği kanaatindeyim. Özellikle genç müzisyenlerin desteklenmesi çok önemli.

. Atatürk’ün Türk müziğinin modernleşmesi ile ilgili özel gayretleri var.  Türk müziği evrensel niteliklere kavuştu mu? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Atatürk’ün önderliğinde başlatılan modernleşme hareketleri kapsamında batı müziği eğitimi ve icrası önemli bir yere sahip oluyor. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra 1924 yılında müzik öğretmeni yetiştirmeye yönelik kurulan Musiki Muallim Mektebi Türkiye’de batı müziği eğitimi veren ilk kurum. İlk öğretmen kadrosunda yer alan isimler arasında Zeki Üngör ve Türk Beşlilerimiz yer alıyor. Ardından Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Ankara Devlet Konservatuvarı ve Ankara Devlet Opera ve Balesi gibi kurumların açılmasıyla Türkiye’de klasik batı müziği ve senfonik orkestraların gelişimi ivme kazanıyor.

Türk müziğinin makamsal ve ritimsel çeşitliliği ile kendine özgün bir kimliği var. Kullanılan enstrümanların türleri de çok çeşitli ve eşsiz. Bir müziğin evrensel niteliklere sahip olup olmadığı konusunda geniş bir izleyici kitlesi tarafından anlaşılıyor ve farklı kültürler tarafından takdir ediliyor mu , sorularını sorabiliriz. Kültürel çeşitliliği temsil etmesi sebebiyle oldukça önemli olan bu sorular sonucunda Türk bestecilerin ve Türk icracıların uluslararası alanda çok iyi işler yaptığını ve hatrı sayılır başarılar elde ettiklerini söylemek mümkün. Atatürk’ün modernleşme çabaları Türkiye’nin, Türk müzisyenlerin ve Türk müziğinin uluslararası alanda daha fazla tanınmasına ve takdir edilmesine kesinlikle çok büyük katkılar sağladı.

. Çalışmalarınız ve faaliyetleriniz hakkında bize bilgi verir misiniz?

Kariyerimde ilk solo konserimi K. Penderecki’nin ‘Üç Viyolonsel için Konçerto Grosso’ eserini bestecinin kendi yönetiminde Almanya ve Polonya’da seslendirerek verdim. Sıradışı ve zorlu bir eserdir. Sonrasında solist olarak davet edildiğim çeşitli orkestralar arasında Greek-Turkish Youth Orchestra ve World Youth Orchestra yer alıyor. Önemli çalışmalarımdan biri İranlı besteci ve perküsyon sanatçısı Kaveh Mirhosseini’nin bana ithaf ettiği ve Dünya prömiyerini Tahran’da gerçekleştirdiğimiz dört bölümden oluşan ‘Illumination Viyolonsel Konçertosu’dur. Konçertonun Türkiye prömiyerini KODA ile gerçekleştirdikten sonra İstanbul’da Milli Reasürans Oda Orkestrası ile de seslendirdik. Bu konçerto viyolonsel icrasının boyutlarını genişleten, makamsal tınılar ve viyolonseli bir perküsyon haline dönüştüren bölümler içermesiyle oldukça özgün bir eser. CD kaydını da gerçekleştirdiğimiz eserin kaydına tüm dijital platformlardan ulaşmak mümkün.

Süregelen oda müziği sevdam çeşitli gruplara davet edilmem ile keyifli konserlere dönüşüyor. Uluslararası Türk Kültürü ve Mirası Vakfı’nın himayesinde kurulan ve Türkiye, Azerbaycan, Macaristan, Özbekistan, Kızgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’dan katılan yedi kadın müzisyenden oluşan “Yedi Güzel” projesinde Turan Manafzade’nin davetiyle yer alarak Türkiye’yi temsil ediyorum. Şimdiye kadar İsviçre, Hollanda, Kanada ve Türkiye’de verdiğimiz konserlerimizde Türk halk ezgilerinin ortak dil olarak yer aldığı repertuar seçimi ve projenin varlığı sanatın birleştirici gücüne katkı sağlıyor.

. Son olarak Çığ Dergisi okuyucularına ne söylemek istersiniz? Sizi takip etmek isteyen okuyucularımız size nasıl ulaşabilirler?

Sizin ve okuyucularınızın sanata ve sanatçıya gösterdiği ilgi ve desteği çok önemli buluyorum. Çığ Dergisi okuyucularının nezdinde kendimi ve müzik hayatımı ifade etmem için gerçekleştirdiğiniz davet ve değerli sorular için sizlere teşekkür ederim.

Youtube ve Instagram hesaplarım üzerinden takipte kalarak konser etkinlikleri ve kayıtlarıma ulaşmaları mümkün. Hepimize nefes olacak ve bizi bir araya getirecek sanat dolu günler diliyorum.

6 thoughts on “GÖKÇE BAHAR OYTUN İLE ÇIĞ DERGİSİ ÖZEL RÖPORTAJI

  1. Temmuz röportajını bizlere sizin gibi genç-yetenekli ve dalında çok başarılı bir sanatçıyı tanıttığı için zevkle okudum. Hep bizle olun ve Çığ tanesi yuvarlana yuvarlana yol alırken sizler gibi yüzü aydınlanmaya dönük gençleri peşine taksın götürsün. Hoşgeldiniz !

  2. Çok güzel bir röportaj olmuş. Sevgili Gökçe ‘nin müzikle erken yaşlarda tanışmasından, tutkulu bir çellist olmasına, ülkemizde ve dünyada klasik müziğin yeri ve tarihine de değinen aydınlatıcı bir yazı. Bir solukta okudum. Yakın takipteyim.

  3. Müziği çalışın harika olmakla birlikte dinlendirici bir yanı da var. Daha gençsin önünde uzun bir yolun var. O yolu insanlığın güneşi olarak arala…
    Röportajını okudum. Anne ve babanın müzik ile alakalı olması senin için bir avantaj…
    Yolun açık olsun.

  4. Sevgili kızım icracılığın yanında entellektüel birikiminin yansıması plan bu söyleşinle de seninle bir kez daha gurur duyduk. Müzik adına çok daha güzel güzel işler yapacağına inancımız tam. Yolun açık olsun.

  5. Sevgili kızım icracılığın yanında entellektüel birikiminin yansıması olan bu söyleşinle seninle bir kez daha gurur duyduk. Müzik adına çok daha güzel güzel işler yapacağına inancımız tam. Yolun açık olsun.

  6. “10 yaşımdan itibaren her cuma akşamı senfoni orkestrası konserlerini dinlemeye giderdim. Orkestra içerisinde yer alan enstrümanların kendine özgü seslerini çok seslilik içerisinde yakalayıp takip etmek benim için bir oyun gibiydi; gözümü kapatıp o an ana melodiye sahip olmayan çalgıların seslerini ayırt etmeye çalışırdım. Enstrümanların birbiriyle sohbet etmesine tanık olmak gibiydi; sohbetler bazen saygı çerçevesinde sırasıyla ilerlerken bazen de daha haylaz ya da hararetli hallere dönüşüp birçok kişinin sabırsızca aynı anda konuşmasına benziyordu!” …Çığ dergisi ve Turgut Alp Eroğlu’na değerli genç sanatçıyı tanıtan röportajı için teşekkürler…sevgiler…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir