TÜLAY CENGİZ/KATLİAMIN TANIĞIYIM

“10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde toplanan kalabalığa terör örgütü DEAŞ tarafından düzenlenen bombalı saldırıyla ilgili görülen dava sonuçlandı. Sanık Erman Ekinci 101 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı.Kararını açıklayan mahkeme heyeti sanıklar Yakup Şahin, Hakan Şahin, Resul Demir, İbrahim Halil Alçay, Hacı Ali Durmaz, Erman Ekici, Talha Güneş, Hüseyin Tunç ve Metin Akaltın’a insan öldürmekten 101’er kere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, insan öldürmeye teşebbüs suçundan da 379’ar kere 18 yıl hapis cezası verdi.”

İzmir’in tanınmış gazetecilerinden yazarımız Tülay Cengiz tanıklık ettiği Ankara Gar Katliamı’nı o yıllarda sıcağı sıcağına kaleme almıştı. İzmir 9 Eylül Gazetesi’ndeki köşe yazısını aşağıda katliamı unutmamak ve unutturmamak adına yeniden yayınlıyoruz .

Katliamın Tanığıyım!

Cuma gecesi saat 22.30

Güle oynaya, şarkılarla türkülerle yola çıktık İzmir’den Ankara’ya. Barışı haykıracaktık, savaşa hayır diyecektik, emek diyecektik, demokrasi isteyecektik.

Hepimiz heyecanlıydık. Ellerimizde paketler, börekler, poğaçalar, leblebiler… Nereden bilebilirdik 12 saate kalmadan demir leblebileri yiyeceğimizi.

Ankara yakınlarındaki Polatlı’da son molamızı verdiğimizde kadınlar makyaj tazeledi, saç baş düzeltti. Gizem’in saçını ördüm yandan yandan. Hepimiz hazırlandık Barış Mitingi için.

Cumartesi saat 09.30…

Ankara’dayız… Onlarca otobüs Ankara Büyükşehir Belediyesi önüne park etti. Yürüdük.

Saat 10.00 sıralarında Ankara Garı’nın önüne geldik. İnsanlar halaya başlamıştı bile. Mitingin başlamasına ise bir saat vardı. Halkevci bir grup kadın arkadaşımla birlikte garın lavabosuna gittik. Erkekli kadınlı en az yüz kişi sırada idi. Söyleştik, şakalaştık. Beş dakika sonra bombayla havaya uçacak olan yol arkadaşımız Berna Koç da yanımızda idi. Dışarı çıktığımda arkadaşlarımın beni beklemeden gittiğini gördüm. Onları aramak benim kurtuluşum oldu. Gardan çıktığımda halay çekenlerin tarafına değil, ters tarafa yöneldim. O anda İzmir’deki eşimin dedikleri aklıma geldi.

“Yürüyüş kolunda ortalarda yürü. Çöp tenekelerinden uzak dur. Bunların ne yapacağı belli olmaz. Bomba falan koyabilirler.”

Katliamdan 15 saat önce cumhuriyet tarihinin en büyük kıyımını sezmişti sanki. Otobüste bu sözleri Gizem’e söyledim: Arkadaşlar da dikkkatli olsunlar diye… “Bir şey olmaz” dedi. Dönüş yolunda beni görünce “Oldu ya abla!” dedi. Sesi acı dolu, yıkılmıştı.

Hızla çöp tenekesinden uzaklaşırken ilk bomba kulakları sağır edercesine patladı. “Yere yatın!” diye bağırdık. Kendimi yere attım. Tam iki büyük çiçek tarhının arasına süründüm. “Panik yapmayın!” diye bağırıyorduk. Saniyeler sonra ikinci patlama geldi. Panik başladı. Üst üste yığılmamak için ayağa kalktık.

Ayak ucumda kanlar içinde yatan genç kızı görünce olayın dehşetinin bilincine vardım, iki bacağından da oluk gibi kan akıyordu. Bir iki arkadaşı başına eğilmiş “Yok bir şey, korkma!” dedikçe o, kafasını kaldırıp bacaklarını görmeye çalışıyordu.

Titreyen ellerimle birkaç kere deklanşöre basıp ayaklarımı sürüyerek arkadaşlarımı aramaya başladım. Halkevi tişörtünü giymiş birkaç kişi gördüm. Yanlarına gittiğimde el ele tutuşmuş güvenlik koridoru oluşturmuşlardı. “Dur, girme abla!” dediler, girdim. Sağlık Emekçileri Sendikası ve Türk Tabipleri Birliği üyeleri can çekişen bir gence suni teneffüs ve kalp masajı yapıyorlardı, parçalanmıştı bedeni. Yanında uzanmış yatan yüzü pankartla örtülmüş arkadaşına baktım. “Oğlum!” dedim çığlık çığlığa. Oğlum olabilir mi?

 Ellerim titriyor, telefon tuşlarına basamıyorum. Terler gözüme giriyor, görüşümü engelliyor. Ayşenur Aslan’ı aradım, Halk TV den. “Bizi bombaladılar, burada ölüyoruz. Tüm dünyaya duyurun!” dedim.

Saat 10.30 sıralarıydı. Canlı yayına bağlanıp yaşananları anlattım. Sonra gardan uzaklaştım. Ayağıma takılan sert şeyin bir kafatası parçası olduğunu gördüğümde yeni bir şok dalgası geldi. Oğlum yeniden aklıma geldi. Onu bulmalıydım. Telefonu cevap vermiyordu.  İzmir’i, eşimi aradım. “Bul onu!” dedim. Kızım soluk soluğa aradı. “Anne yakınınızdayım, geliyorum.” diyordu. Ortalık savaş alanına dönmüştü. Halkevci arkadaşlar pankartların üstüne yaralıları yatırıp özel araçlarla, taksilerle hastanelere gönderiyorlardı. Ambulanslar ancak yirmi dakika sonra gelebilmişti çünkü. Gençlik Parkı’nın içinden çöp bidonlarından uzak durarak yürüdüm. Her taraf kan ve ölüm kokuyordu. Polis her tarafı tutmuş kuş uçurtmuyordu. Parktan bir saat çıkamadım.

O sırada öğrendim; oğlum, hastaneye götürdüğü yaralılara kan veriyormuş. Ben de önce Hacettepe Hastanesi’ne sonra Numune Hastanesi’ne koştum. Her iki yerden de A pozitif olduğu için kan almadılar. Benden önce koşanlar stoklamışlar. Ancak negatif ihtiyacı çok fazlaydı. Ağlayan erkekler kadınlar, gençler, yakınlarını kayıplarını arayanlar, ölüm haberi alıp ağıt yakanlar…

HalkTV ikinci kez canlı yayına çağırdığında bunları söyledim. Numune Hastanesi’ne kızım Eylem ve damadım gelip beni alıp götürdüklerinde arkamda hıçkırıklar ve ağıtlar bıraktım. Tam derneğin önüne geldiğimizde biber gazı fişekleri uçuşmaya başladı. Dumanlar havayı kapladı, genzimize kadar yandık. Mülkiyeliler’e girmem olanaksızdı. Geri dönüp taksi ile otobüslerimizin olduğu yere gittik. Kızım beni bıraktı ve kan vermeye gitti. Mülkiyeliler’den sağ salim gelebilen arkadaşlarım otobüse binince kırılmış, dökülmüş ama dimdik ve bilenmiş olarak İzmir’e dönmek üzere hareket ettik. Bir kişi eksik döndük; ama yine haykırıyoruz.

İnadına barış.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir