TURGUT ALP EROĞLU/ ANUBİS’İN BÜYÜKLÜĞÜ

ANUBİS’TEN KAÇIŞ ROMANINDAN BİR BÖLÜM…

BÖLÜM:IV

ANUBİS’İN BÜYÜKLÜĞÜ

Anubis bazı geceler yeryüzüne çıkıp
İnleyen hastalarını dolanırdı
Benim kafesimi boynuna takardı
O gecelerde gezerdik yeryüzünde
Sancılı ölümü bekleyen
İnsanların arasında
Onların ruhunu almak için
Sabırsızlanırdı her defasında
Kalbinin künhüne ermek için insanın
Yargılardı canlarını aldıktan sonra


Anubis; Ulu Yargıç’a olan gözcülük vazifesini eksiksiz yerine getirirdi. Yeryüzündeki insanların tek tek durumlarından haberdardı. Anubis’in ölüme yaklaşan ve onun huzuruna gelmek üzere olan hasta, inleyen ve durmadan adını zikreden insanları görmek için geceleri yeryüzünde gezdiği çok olurdu. Korku içinde kıvranan ve ölümün soğuk yüzüyle karşılaşan insanların Anubis’in merhametine sığınmaktan başka çareleri yoktu. Çakal Başlı Anubis, onun huzuruna gelecek olan insanların gözlerine bakıp yüzlerindeki korkuyu, kaygıyı izler ve sabırsızlıkla onların ruhlarını almak için beklerdi. İnsanların kısacık ömürlerini nasıl ziyan ettiklerine defalarca şahit olan Anubis, insanları fazlaca nankör bulurdu. Anubis, kafesteki ruhu zincirle boynuna takar ve onu da yeryüzüne çıkarırdı. Ruha ölmek üzere olan insanları gösterir; onların yaptıkları hataları tek tek anlatırdı. Hayatta mutlu olamamış, huzuru bulamamış insanların hüsran dolu hikâyelerini anlatmaya başladığında insanların kaçırdığı fırsatların tamamen kendilerinden kaynaklandığını ve Ulu Yargıç’ın merhamet ve sevgi ağının dışına çıkıp karanlığa gark olduklarını özellikle vurgulardı. İnsanlar yeryüzünde yaşarken onların hayatlarına müdahale etmezdi ancak onların hayatlarını karartan detayları çok iyi bilirdi. Çünkü elindeki asasını insanlara dokundurduğunda hayatlarının tüm bilgisine ulaşırdı. O, insanların ışıktan ayrılmaması için bir hatırlatıcı ve Ulu Yargıç’ın adaletinin temsilcisiydi. Ulu Yargıç’ın merhametinden ümidini kesen insanlara öfkelenir ve kalplerinde umuda yer açmayanlara ceza verirken tereddüt etmezdi.

Yeryüzüne çıktıkları bir gece ölüm döşeğinde bir adamın yalnızlık içinde çaresizce kıvrandığını görmüştü. Anubis, asasını inleyen adama dokundurdu ve ruhunu alıp yeraltına indi. O ruhu başgardiyana teslim ettikten sonra kafesteki ruha dönüp:
“Bu zavallı adamın hikâyesini merak ediyor musun?” dedi.
Ruh başını eğip:
“Evet, Büyük Anubis,” dedi.
Anubis tahtına oturup anlatmaya başladı.
Bu yalnız adam çok zengin ve güçlü biriydi. Ancak kimseye merhameti yoktu. Çocukları ve ailesi de dâhil kimseye sevgisini vermedi. Sonra dünyadaki nimetlerini elinden aldık. Artık bedeni de yaşlanmıştı. Kendine bakamaz hâle gelince zamanında yardımını ve cömertliğini esirgediği insanlar ona yüz çevirdiler. Merhametten yoksun kalbi yalnızlığın verdiği tesirle tamamen mühürlendi. Dünyadaki son günlerini azap içinde geçirdi. Şimdi burada sevgisizliğinin ve merhametsizliğinin cezasını çekecek. Ulu Yargıç’ın ışığı o
kadar kuvvetlidir ki çocuk; bazı gönüller onu kaldıramaz. Ve o insanın kalbinde bir boşluk oluşur. O boşluğa karanlık nüfuz etmeye başladığında hayatın zor sınavı da başlamış olur. Eğer ışığa tutunmayıp karanlığa yer verirse işte o zaman karanlık ve ışık çarpışmaya başlar. Şunu iyi bil ki ışık ve karanlık asla yan yana duramaz. Birbiriyle temas ederse ikisi de bozulur. Birbirine karıştığında farklı şeyler ortaya çıkar. Sevginin yerini nefret, aşkın yerini kıskançlık, merhametin yerini ise düşmanlık alır. O insanın kalbi artık hastadır. Nefretin, kıskançlığın ve düşmanlığın pençesinden kurtulanı pek nadir gördüm. Gerçi ışığın özü hâlâ ondadır fakat genelde insanlar ışığı büyütmeyi istemezler. Karanlığın pençesinde azap dolu bir yaşam sürerler. Bunlar hayat sınavını kaybetmiş olanlardır. İşte bu adam onlardan biriydi.” dedi.

Yine bir seferinde yeraltı ülkesine o kadar çok ruh gelmişti ki kafesteki ruh şaşırmış ve bunun nedenini sormuştu. Anubis ise: “İnsanlar yine kendisine ait olmayan ve onlara kalmayacak olan topraklar için savaştılar. Binlercesi öldü. Bu ruhlar boşuna yapılan bir savaşın sonucunda buraya geldiler. İnsanlar dünyadaki hayatlarını çok önemser ve değerli bulurlar. Ölümü unutur, sonsuza dek yaşayacaklarını düşünürler. İşte bu insanlar; yeryüzünün nimetlerine düşkün, açgözlü kişilerdir. Onların cezası büyüktür. Kısacık dünya hayatının büyük döngünün küçük bir parçası olduğunu unutmuşlardır. Yine de ben onlara adaletle hükmederim.” dedi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir