DÖRT YEDİDEN SONRASI

AYNUR TÜRK

DÖRT YEDİDEN SONRASI

Meşe kutuyu çekmeceden çıkardığım sabah, duvardaki resmin gölgesi eksikti. Her mayıs, saat üçten sonra vitrinden giren ışık, resimdeki siyah biçimi uzatıp büyüteç kutusuna kadar indirirdi. Otuz yıldır aynı tezgâhın başında oturan biri, büyük değişikliklerden önce küçük aksaklıkları fark eder: bir vidanın erken gevşediğini, zembereğin sesindeki kuruluğu, tanıdık bir yüzün selamdan hemen önce gözünü kaçırışını. O gün gölge çerçevenin içinde kalmıştı; sağ alt köşedeki siyah el, tuttuğu ince çizgiyi dışarı taşırmıyordu.

Resmin adı yoktu. Kirli fildişi bir düzlükte hiçbir bedenden çıkmamış kemiksi biçimler, uzakta iğne inceliğinde bir kule ve o siyah el dururdu. Çocukken çizginin camın altında sürüp sürmediğine bakmak için resmi duvardan sökmeye kalkmış, büyükannem Melek’in avucuma indirdiği tokadı yıllarca resimdeki elin dokunuşu sanmıştım. Dükkân da resim de ondan kalmıştı: Cihangir’de denize inen dar sokaklardan birinde, tabelasız bir saatçi dükkânı. İçeride makine yağına kemik tutkalı, eski deri kayışlara üst katlardan sızan kahve ve ütü buharı karışırdı.

Meşe kutunun kapağında 1942 yazıyordu. Büyükannem her mayıs kutuya bir mektup bırakır, o yıl dükkânda olanları yazardı. Öldüğünde sıra bana geçti. Kutuda yirmi dokuz zarf vardı; otuzuncusunu koyacaktım. Çocukken ona neden mektup yazdığını sormuştum. Masada bir cep saatinin zincirini kısaltıyordu. “Üç kız kardeş var,” demişti. “Biri ipliği eğirir, biri ölçer, biri keser.” Klotho, Lakhesis, Atropos adlarını o gün öğrendim. “Annem hangisi?” diye sorduğumda yan keskisini zincirin halkasına yerleştirmiş, cevap vermeden sıkmıştı. Kopan halka avucunda kalmıştı.

Kapağı kaldırınca en üstte tanımadığım bir zarf buldum. Kâğıdı tanıyordum, yazıyı da: Benim el yazımdı; yalnız harflerin omuzları çökmüş, satırlar aşağı doğru yorulmuştu. Zarfın üstünde 16 Mayıs 2031 yazıyordu. Takvim 2026’yı gösteriyordu. İçinde tek cümle vardı:

Cuma günü saat dört yedide kızın saatini açma. Duvardaki el kapıya değmeden olmaz.

“Kızın” sözcüğünü iki kez okudum. İlkinde bana ait bir çocuktan, ikincisinde herhangi bir kızdan söz ediyordu. Kâğıdı ışığa tuttum, büyüteçle liflerine baktım, mürekkebin altında silinti aradım. Sonra çekmeceden boş bir sayfa çıkarıp aynı cümleyi yazdım. İki yazı yan yana gelince, gelecekteki elimin bugünkü elimden yalnız daha yorgun değil, daha kararlı olduğunu gördüm. Harflerin eğimindeki küçük fark beni tarihten daha çok korkuttu; beş yıl sonra bu cümleyi yazarken tereddüt etmeyecektim. Zarfı kutuya koydum. O günden cumaya kadar başımı her kaldırışımda siyah el biraz daha koyulaştı.

Cuma günü yağmur öğleden önce başladı. Saat dörde on üç kala içeri altmışını geçmiş, ince yapılı bir kadın girdi. Islak gabardin, leylak kolonyası ve uzun süredir açılmamış bir dolabın kokusunu taşıyordu. Tezgâha koyu kırmızı kadife bir kutu bıraktı. “Bu kızımın saati,” dedi. İçinde gümüş bir cep saati vardı; arka kapağında birbirine dolanmış E ve S harfleri, camında on birin üzerinden geçen ince bir çatlak. Akrep dördü biraz geçmiş, yelkovan yedinin üstünde durmuştu.

“Ne zamandır çalışmıyor?” dedim. “Altmış üç gündür.” “Düştü mü?” “Ekin evden çıktığı gün durmuş.” Kadının kartında Saime Şen yazıyordu. Polis kızına kayıp diyormuş.

“Ben evde o kelimeyi kullanmıyorum,” dedi. “Kayıp deyince insan bekliyor.” Saati kulağıma götürdüm. Kurma kolu sonuna kadar sıkıydı. “Çalışsın mı istiyorsunuz?” diye sordum.

Saime Hanım vitrine baktı, sonra tezgâhtaki eğri duran bir tornavidayı ötekilere paralel hâle getirdi. “Bunu bilemediğim için geldim. Gece kulağıma dayıyorum. Bu susunca evdeki öteki saatlerin sesi ayıp geliyor.”

Duvardaki resmi görünce çantasından ekranı çatlak bir telefon çıkardı. Dükkânın vitrini dışarıdan çekilmişti; yağmur lekelerinin ardında resim, resmin üstünde fotoğrafı çeken genç kadının silik yansıması vardı. Yüzü telefonla kapanmış, bir omzu aşağıda kalmıştı. Siyah el yansımada bileğine denk geliyor, ince kule sol omzundan yükseliyordu.

“Ekin,” dedi. “Son fotoğraflarından. Saatine bakın.” Ekranın köşesinde 16.07 yazıyordu. “Buraya girdi mi?” Hatırlamadığımı söyledim. Bunu söylerken, bir insanın hayatında son kez görüldüğünü bilmeden ona bakmış olmanın sonradan nasıl suç gibi ağırlaştığını hissettim. Belki o gün vitrinin önünde durmuş, ben başımı kaldırmadığım için yalnızca camdaki gölgemle karşılaşmıştı.

Saime Hanım saati bıraktı. Kapıda, “İçinde bir şey bulursanız atmayın,” dedi. “Neyi?” “Bilmiyorum.”

Saat dört yediyi gösterdiğinde yağmurun arasından kısa bir güneş çıktı. Resimdeki siyah elin gölgesi çerçeveyi aşıp duvara, oradan kapının alt pervazına kadar uzandı. Kadife kutuyu açmadım.

Akşam resmi indirirken arkasından kahverengi bir paket düştü. Çürümüş bezlerle çerçeveye bağlanmıştı. İçinden on üç zarf çıktı; hepsinin üstünde benim adım vardı: Meral. İlk damga annemin gittiği yılın eylül ayını taşıyordu. Kâğıdı açınca eski pudra, sigara ve nem kokusu yükseldi.

“Kırmızı tokayı çantanın ön gözünde buldun mu?” diye başlıyordu. Bir pansiyon balkonundan, komşu odadaki bebeğin öksürüğünden, bir lokantada yıkadığı tabaklardan söz ediyor, son satırda “Seni almaya geleceğim,” diyordu. Gelmemişti.

Büyükannemin anlattığı sabah başka türlüydü. Annem mavi bavulunu kapının yanına koymuş, beni uyandırmadan çıkmıştı. Yıllarca başkasından dinlediğimi unutarak bu görüntüyü kendi hatıram saymıştım. Fakat zarf elimdeyken tezgâhın altında dizlerimi karnıma çekmiş oturduğumu gördüm. Annem kapanmayan bavulun üstüne bastırıyor, büyükannem arka odanın kapısında bekliyordu. “Çocuğu bu işe karıştırma,” demişti annem. “Çocuk burada.” “Meral bir yer değil.” Bavulun metal dişi annemin başparmağını kesmiş, annem beni görmüş, bakışını kaçırmamıştı. Kaçıran bendim. Bu gerçekten hatıram mıydı, yoksa mektubun açtığı boşluğu şimdi mi dolduruyordum, bilmiyordum.

İkinci mektupta, “Dükkânı istemedim, seni değil,” yazıyordu. Bir başkasında geleceği otobüsün saatini vermiş, bir diğerinde yalnız “Korktum,” demişti. Sarı eldivenler almış, paket geri dönmüştü. Bazı zarflara büyükannem kurşunkalemle küçük bir çarpı koymuştu. Mektupları saklayan eller, ateşim çıktığında alnıma soğuk bez koymuş, ilk büyütecimi almış, okul ayakkabımın açılan tabanını sabaha kadar preslemişti. Onu suçlamaya çalıştıkça bu eller araya giriyor, annemi düşünmeye çalıştıkça boş sandalyesi büyüyordu.

O gece resmi yeniden asmadım; ters çevirip yere bıraktım. Çerçevenin arkasındaki kömür tozu avucuma bulaştı. Sabunla yıkadım, çizgilerin arasından çıkmadı.

Ertesi gün Saime Hanım yeniden geldi. Ekin’in fotoğrafını tezgâha koydu. Kısa saçlıydı; dudaklarının bir yanında başlamadan bitmiş bir gülüş vardı. Önlüğüne beyaz alçı sinmişti. “Diş teknisyeniydi,” dedi. “Eve gelince tırnak aralarından alçıyı çıkarırdım. Bırak derdi. Ben bırakamazdım.” Yeşil eriği tuza batırmadan yemediğini, giysilerin etiketlerini tenine değdiği için kestiğini, çocukken notlarını oyuncakların pil yatağına sakladığını anlattı. “Ben bulurdum,” dedi. Bunu bir başarı gibi söylemiş, sonra kendi sesinden ürkmüş görünüyordu.

Kızının telefon konumunu hep açık tutmasını istediğini, kapattığı gün kavga ettiklerini anlattı. “Kötü bir şey olmasın diye.” Bu cümlede korku ile sahip olma isteği birbirinden ayrılmıyordu.

“İçinde not varsa bana verin,” dedi. “Kötü bir şey yazdıysa da.” Ona ertesi gün gelmesini söyledim. “Yarın ne değişecek?” diye sordu. “Saati açmış olurum,” dedim; aslında değişmesini beklediğim şeyin saat değil, kendi kararım olduğunu ikimiz de anlamıştık.

O gittikten sonra son mektubu açtım. Annem, büyükannemin telefonda ona benim görüşmek istemediğimi söylediğini yazmıştı. Pencerenin önüne bir masa koymuş, bana sandalye ayırmış, sonra sandalyeyi kaldırmıştı: “Odanın ortasında durunca insan sürekli birini bekliyor.” Tarih, büyükannemin ölümünden üç hafta önceydi. Kâğıdı katlamadım. Annemin o masada gerçekten oturup oturmadığını, sandalyeyi hangi gün kaldırdığını bilmiyordum. Bildiğim, on üç zarfın onu geri getirmediği, büyükannemi de bütünüyle bir yabancıya çevirmediğiydi. İkisi birden, belleğimde taşıdığım biçimlerinden daha ağırlaşmıştı.

Kadife kutuyu önüme çektim. Saatin arka kapağını açınca eski yağın koyu kokusu çıktı. Kurma yayı kırılmış, parçası zemberek tamburuna sıkışmıştı. Mekanizmayı kasadan çıkarınca toz kapağıyla makinenin arasına sigara kâğıdından ince bir parça sıkıştırıldığını gördüm. Sekiz kez katlanmıştı.

Annem gelirse saati çalıştırmayın. Dört yediden sonrası benim.

Altında Ekin’in adı vardı.

Tezgâhta annemin son mektubu açıktı. On üç mektup boyunca bana ulaşmaya çalışan kadınla tek cümlede annesinden uzaklaşmaya çalışan genç kadın, aynı lambanın altında duruyordu. Biri dışarıdan içeri girememiş, öteki içeriden çıkmak istemişti. Saime Hanım’ın bu notu öğrenmeye hakkı var mıydı? Ekin’in onu saklamaya? Ben yalnızca saatçiydim; fakat bir başkasının sırrını elinde tutan insan, mesleğinin arkasına saklanamıyordu. Kâğıdı Saime Hanım’a vermek, Ekin’in kurduğu son kapıyı açmak; saklamak ise bir annenin belirsizliğini kendi elimle uzatmak demekti.

Gelecek tarihli zarfı yeniden okudum. Duvardaki el kapıya değmişti; saati ancak sonra açmıştım. Cümlenin bundan sonrasına izin mi verdiğini, yoksa beni yalnızca bu ana kadar mı getirdiğini bilmiyordum. Bir an, 2031’de bu mektubu gerçekten benim yazacağımı düşündüm. Geleceğin beni geçmişe uyarması değil, o cümleyi yazmak zorunda kalacağım bir hayata şimdiden girmiş olmam ürküttü. Zarfı kapatıp kutuya koydum.

Kırık zembereği değiştirdim, tamburu temizledim, mili yağladım. Mekanizma önce çekingen iki vuruş yaptı, sonra düzenli bir ses tuttu. O ses dükkândaki saatlere karışmadı; çıplak kaldı. Saati çalışır hâlde vermek, Ekin’in hâlâ annesinin zamanı içinde olduğunu söylemekti. Onu dört yedide bırakmak ise genç kadını tek bir dakikaya hapsetmek. İbre sökücüyü yerleştirdim. Önce yelkovanı, sonra akrebi kaldırdım. Beyaz kadranda rakamlar ve ortada iki küçük delik kaldı. Saat yürüyordu; hiçbir yön göstermiyordu. Notu yeniden katlayıp yerine koydum.

Resmi ters çevirip duvara astım. İnce kule aşağı sarktı. Siyah el artık el değildi; toprağın içinden çıkmakta olan ya da yeniden gömülen bir köke benziyordu. Yönü değişen aynı biçimin bambaşka bir şeye dönüşmesi, annemi ve büyükannemi hatırlayışım kadar kolay, o kadar da güvenilmezdi.

Saime Hanım ertesi sabah dükkân açılmadan geldi. Saati avucuna bıraktım. Mekanizmanın vuruşu derisinde ince bir titreşim yaptı. Omuzları bir an gevşedi, sonra boş kadranı gördü.

“İbreleri nerede?” “Çıkardım.” “İçinde bir şey buldunuz mu?” “Bir kâğıt.” “Ne yazıyor?” “Yerine koydum.” Başını kaldırdı; yüzünde öfke belirdi. “Ben annesiyim.” “Biliyorum.” “Bana ait değil mi?”

Bu sorunun saati mi, kâğıdı mı, yoksa Ekin’i mi gösterdiğini anlayamadım. Belki o da bilmiyordu. “Başka bir saatçi açar,” dedim. “İbreleri de takar.”

Saime Hanım saati kulağına dayadı. Uzun süre dinledi. Önce gözlerini kapadı, sonra yeniden açtı. Yüzündeki öfke çekilirken geriye, insanın kendisi hakkında işittiği kötü bir haberi henüz başkasına söyleyemediği zamanki dikkat kaldı.

“İbreler sizde kalsın,” dedi. “Kâğıt?” “O da şimdilik orada.” Kapıda ters asılmış resme baktı. “Önceden bir el vardı.” “Şimdi ne var?” “Bir şey yerden çıkıyor,” dedi. “Ya da gömülüyor. Resim karar vermemiş.”

Eşiği geçerken dönmedi: “Çalıştığını duymak yetmiyor. Ama bugünlük kalsın.”

Gittikten sonra Ekin’in fotoğrafı tezgâhta kaldı. Resim ters dönünce siyah el artık bileğini tutmuyor, aşağıdan itiyordu. Meşe kutuyu çıkardım; bu yıl için ayırdığım boş zarfın içine akreple yelkovanı koydum. Metal kâğıda değince kuru bir ses çıktı. Mektup yazmadım, tarih atmadım. Gelecek tarihli zarfın yerini kontrol ettim; oradaydı. Fakat yazının bana mı yaklaştığını, benim mi ona yaklaştığımı artık ayıramıyordum.

Kutudaki kendi yirmi dokuz mektubumu tezgâha dizdim. İlk yıllarda sayfaları doldurmuş, dükkâna gelenlerin yüzlerini, sokaktan geçen cenazeleri, bozulan saatlerin markalarını uzun uzun yazmıştım. Sonra cümleler kısalmıştı. Bazı yıllar yalnız üç satır vardı; birinde yağmurdan, birinde karşı dükkânın kapanışından, birinde büyükannemin kullandığı presin kırılmasından söz ediyordum. Annemin adı hiçbirinde geçmiyordu. Onu unutmadığım hâlde, yazıya sokmayarak hayatımdan çıkardığımı sanmıştım. Şimdi kutunun içinde geçmişi kaydeden yirmi dokuz mektupla geleceğin verdiği tek emir yan yana duruyor, aralarında benim yaşadığım yıllar değil, sustuğum şeyler ağır basıyordu.

Otuzuncu zarfın içine ibreleri koyup kapağını kapatmadım. Beş yıl sonraki elime ulaşıp ulaşmayacağını, o elin bu iki ince parçayı görünce ne hatırlayacağını bilmiyordum. Belki 2031 tarihli cümle, bugün yaptığım seçimin sonucu değil, onu yapmam için kurulmuş bir tuzaktı. Bu düşünceyle zarfı çekmeceye ittim; ilk kez bir saatin parçalarını sahibinden değil, zamandan saklıyormuşum gibi geldi.

Annemin son zarfını çevirdim. Sol üst köşedeki iade adresi nemden dağılmıştı; sokak adı okunmuyor, yalnız semt ve yarısı silinmiş bir kapı numarası kalıyordu. Parmak ucumla mürekkebin üstünden geçtim. Annemi bulamayacağımı biliyordum. Aradığım şeyin bir insan mı, boş bırakılmış sandalye mi, yoksa benden yıllarca saklanan o sabah mı olduğunu da bilmiyordum. Yine de mektupları çantama yerleştirirken sonuncusunu katlamadım.

Belki pencerenin önündeki masayı bulamazdım. Belki masa çoktan atılmış, sandalye başka bir evde bir başkasını bekliyordu. Yine de dükkânı saat dört yediyi bir dakika geçe kapatıp yokuşa çıktım. Hava açmış, deniz görünmeden kokusu gelmişti. İnsanların omuzlarına çarpmadan yürümeyi yeniden öğrenir gibi yavaş ilerledim. Yokuşun başında, Cihangir’de bulunmayan bir çan kulesi bir kez vurdu. İkincisini beklemedim.