MEMUR SAFFET

MAHİNUR ÇENETOĞLU

MEMUR SAFFET

“Şu gömleği böyle haşıl haşıl vermesen olmaz mı be Hacıkadın!”

Hacıkadın üzgün baktı kocasına, göz pınarlarında biriken yaşları göstermemek için başını çevirdi, hiç konuşmadı. Ütünün fişini çekti. Kar gibi ağartılmış, yakası biraz yıpranmış üstünden buharlar çıkan gömleği kocası Saffet’e uzattı.

 “Yetiştiremedim de bey,”

 “Bak manşetleri hala ıslak, ütüyle bile kurumamış, senin yapacağın işe de sana da…”

Hızlıca çekti gömleği kadının elinden, hırsla giyerken hâlâ söyleniyordu. “Koskoca devletin görevlisiyim ben, sen bir gömlek bile ütüleyip veremiyorsan kocanın sırtına ne diyeyim ben sana,  yazıklar olsun!”

“Oğlan huysuzdu ya gece, diş çıkartıyor, yapamadım işte” diyerek boynunu büktü Hacıkadın. Bu adam memur olduğundan, bu beyaz gömleği sırtına geçirdiğinden beri böyle olmuştu. Neden olmuştu? Anlayamıyordu.

“Bahanen de hazır, iyi ki bi bebe doğurdun,” diye diliyle dişi arasında homurdandı adam. Bordo renkli kravatını takarken söyleniyordu, “Oğlan olmayaydı, ben sana gösterirdim gününü de hadi neyse.”

Evleneli, çocuğu olalı sadece bir buçuk yıl geçmişti. Karısına elini kaldırmamıştı da bu kaldırmayacağı anlamına da gelmiyordu. Diz yerleri torbalanmış, ütü sürülmekten yüzeyi parlamış pantolonunu giyerken de çok mutsuzdu Saffet.  “Yeni bir takım almak gerekir de nasıl yapacağım bilmiyorum ki…” Sesi yükselmişti adamın. Hacıkadın kucağında oğluyla sessizce bakıyordu kocasına. Her sabah böyleydi, hazırlanması, evden çıkması büyük olay oluyordu. O eşikten adımını atar atmaz rahatlayan kadın derin bir oh çekiyordu.

Saffet altı ay önce memuriyete kabul edilmiş, o gün kendisini adeta genel müdür gibi hissetmişti.  Bu memlekette devlete götünü dayamak gibisi var mıydı?  Tıkır tıkır aydan aya maaşı gelirdi, düzenli maaş demek evde huzur demekti. O gün karısına mutlulukla sarılmış, “dualarımız kabul oldu hanım” diye ağlama noktasında sevinmişti. Karısına sevgiyle sarılışının son günüydü, sonrası her bir telaş, hep bir olay…  Ellerinde avuçlarında ne varsa birleştirip hergele meydanına gidip bir takım elbise almışlardı.  Bordo renkli bir de kravat seçmişti Saffet beyaz gömleğin üzerine.  Koskoca devletine hizmet de işte böyle olurdu, Hacıkadın da öğrenecekti.  Artık her sabah temiz gömlek isterdi, o gömlek akşamdan yıkanacak kurutulacak, tiril tiril kocasına giydirilecekti.  İkinci bir beyaz gömlek alınana kadar…  Bu da böyle bilineydi.  

Yirmi yaşında bıyıkları daha yeni terlemiş Saffet’i,  askerden gelir gelmez köylüsünün kızı olan Hacıkadınla everivermişti babası. İkisinin de gözü çok açılmayacaktı, ne gerek vardı. Saffet liseyi bitirmişti, Hacıkadın da ortaokulu.  Yeterdi. Hem bu hükümetin sağı solu belli mi olurdu. Yarın bir gün memuriyete bir sınav çakarlardı, giremezdi Saffet. Hem de belediyeye girmişti, bundan iyisi var mıydı diyordu Saffetin babası. Baba lafı demek kanun gibi, devlet gibi bir şeydi.  Sevmese de evlendi, ‘sevgi neydi ki zaten, alışırsın’ demişti babası.  Senesine kalmadan da kucağına tosun gibi oğlanı alıverdi.  Sadece o anda mutlu olmuştu Saffet, kısa küçük bir an.  

Banyoda asılı ufak aynada saçlarını tararken eğilip kalkmaktan beli büküldü.  “Buraya da büyük bir ayna alsam iyi olacak kendimi göremiyorum,”  diye yine söylendi.   Lavabonun kenarında duran çam şeklinde şişenin kapağını açtı. Geçen gün tuhafiyeciden almıştı. Üzerinde ‘Pino’ yazan kokuyu bol bol sıktı.  Aynada yüzünün görünen kısmına gülümsedi.

“Çıkıyorum ben, hadi eyvallah” diyerek uzaktan ba, ba, ba ,ba, diye çığlıklar atan oğluna el salladı, arkasından evin kapısını omuzladı, biraz zorlayarak da olsa açtı kendini iyice yere bırakmış kapıyı. Eşikten adımını atarken  ‘hafta sonu bu kapıya bir bakmak gerek’ dedi yine mutsuzlukla.

Çiçek gibi girdi belediyeden içeriye, az önce homurdanarak evden çıkan mutsuz adamdan eser kalmamıştı. Bankoda oturan kıza çapkın çapkın baktı.

 “Günaydın, Gülpembe Hanım,”

“Günaydın Saffet Bey,”

Ne güzel ismi vardı şu kızın, kendi de çok güzeldi, hele yanakları adıyla müsemma, pembe pembe… Avuçları terledi, parlamış pantolonunun yanlarına silerken yüzünü buruşturdu. ‘Hacıkadın diye isim mi olur ya?’  Bankoya kolunu dayadı, kendisine gülümseyen kıza hâl hatır sordu.

“Yine çok şıksınız Saffet Bey, her sabah böyle pırıl pırıl gömlekler, mis gibi kokular, vallahi hanım size iyi bakıyor,” dedi Gülpembe, pespembe yanaklarını daha da kızartarak.

Hanım lafını duyunca ciddileşen Saffet hiç konuşmadan hızlıca evrak servisine yöneldi. Gömleğinin nemli kol ağızları kurusun diye ceketini çıkartıp sandalyesinin arkasına astı, işine başladı.  Çalışkandı, hevesliydi, gençti. Ofisin çıtırı Sevda’nın kahkahaları belediyenin koridorlarını çınlatıyordu. Mehmet’le birlikte gürültülü bir halde servise girdiler.

 “Günaydın, ooo bizim çalışkan arkadaşımız yine iki dirhem bir çekirdek işinin başında vallahi. Sevda kokla, kokla ormanı getirmiş buraya, oğlum yeminle seni kıskanıyorum valla. Çoluk çocuk, hanım falan derken yine de en erken mesaiye gelen sensin, hem de jilet gibi,” dedi Mehmet Saffet’in omzuna bir şaplak atarak.  Omzunun acısını duymazdan gelerek konuştu Saffet.

 “Öyle oğlum, bizde her şey tıkır tıkır, maşallah de nazarın değmesin.”

“Maşallah valla,” diye atıldı Sevda, “Oğlan falan da sakin galiba bu kadar dinlenmiş geldiğine göre, gece hiç uyanmıyor mu? Yoksa annesine mi bıraktın o işleri?” arkasından kıkırdadı.

“Olur mu canım, aaa biz her şeyi birlikte yapıyoruz. Size bir şey diyeyim mi evlilik var ya dünyanın en güzel şeyi, bak benden söylemesi, fazla uzatmayın, hemen evlenin.”

Sevda ve Mehmet aynı anda kahkahayı bastılar.

 “Yooook ben şahsen böyle çok iyiyim, aman kim alacak onca sorumluluğu şimdi. Kalk bebeğe bak, kocana hizmet et, zor iş, ama yine de kısmet tabii” dedi Sevda.

 Mehmet’e mi göz kırptı bu? Yok canım bana öyle geldi galiba.

“Bence genç yaşta anne-baba olmak çok iyi bir şey, düşünsene çocuğunla arkadaş gibi olacaksın. Hem ne demişler erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır.”

Gülüşmeler havada uçuştu ama Saffet söylediklerinde ısrar ederek bir süre daha evliliği övdü durdu. Bir yandan da evrakları tasnif etmekle meşguldü. Zaten nemli olan gömlek kolları sağa sola sürtünmekten şimdiden kirlenmişti bile.

Lan yoksa bunlar sevgili mi oldular?  Bak bak şu Mehmet’in yaltaklanmalarına bak, kesin canım,  Sevda’nın cilvelenmeleri falan.  Mehmet hiçbir şey demedi evlilik konusu açılınca,  tabii canım kız önden önden işaret çakıyor, istemem yan cebime koy falan. Neyse bana ne ya, hiç de umrumda değil zaten. Sevişiyorlar mı acaba?  Bak Sevda’nın memeler de taş gibi duruyor.  Hacıkadın elletmiyor bile artık, varsa yoksa oğlan. Haklı da tabii, emziriyor nasıl elletecek,  geçen bir el atayım dedim ıyyyyy ıslak ıslak midem kalktı. Öf neler düşünüyorum, şu kız da sallayıp durmasa o toplarını. İşine bak Saffet, bakma o kıza, rezil olacağım, inşallah amir falan çağırmaz şimdi. Allah kahretsin seni Sevda,  git otur yerine kahpe…

“Hayırdır neden kızardın sen? İyi misin?”

Başını kaldırınca Sevda’yla göz göze geldi Saffet, kız dişilik hormonlarını saçarak etrafında dolaşıyordu. Bir ara elini Saffet’in alnına uzatıp ateşine bakmaya bile kalktı. Bu dokunma işinin gidişatının çok fena olacağını bildiği için kafasını hızla çevirdi Saffet.  Sevdanın ona dokunması demek, Zeus’un bütün şimşeklerini Saffet’in üzerine yöneltmesi demekti.  Bunun ne kadar tehlikeli bir durum olduğunun ayrımına vararak hızlıca yanıtladı kadını.

 “İyiyim iyiyim, kahvaltı etmedim de şimdi kendime gelirim” diyerek yoldan aldığı simitten koca bir ısırık kopardı. Elinde çay tepsisiyle dolaşan adama el etti: “Abi, bir çay ver allasen!”

Akşama kadar kafasını kaldırmadan çalıştı Saffet, arada Mehmet’e kaçamak bakışlar atarken düşünüyordu,  ben onun yerinde olsam hem bekâr hem yakışıklı hem de memur…  Memurluk tamamdı da ne bekârdı ne de Mehmet kadar yakışıklı.  Sevda’ya da bakmamaya çalışarak işine devam etti.  Gözünün önünde hoplayan topları silmeye çalışarak. Amiri gelip omzunu okşadığında ürküntüyle yerinden fırladı. Amir bir tomar evrakı daha önüne yığarken  “senden çok hoşnudum Saffet çok çalışkan çok azimli çıktın vallahi, böyle gidersen hakkında çok güzel şeyler rapor edeceğim” dedi. Bu terfi demekti, maaş zammı demekti, bir beyaz gömlek daha demekti.  Evrakların arasında boğularak akşamı etti.  Mesai bitimi evine giderken hem yorgun hem mutluydu. Ayakları adeta yere basmıyor, havalanmış gidiyordu. Kapıdan adımını atar atmaz yine bir huzursuzluk geldi oturdu göğsünün tam ortasına. Havalanmış ayaklarını şimdi sürükleyerek yürüyordu. Kendisi de bu haline çok şaşırarak gömleğini çıkarttı, banyoya giderken içeriye seslendi.

“Bana bak Hacıkadın, bu gömlek yarın sabaha kadar yıkanmış, kurutulmuş, ütülenmiş olsun, ona göre!”

Karısına böyle yüksek perdeden konuşup kızmakta istemiyor ama böyle yapmaktan kendisini alamıyordu. Babası da böyleydi, annesine hep emrederdi. Annesinin üzülmesi geldi hatrına.   Konuşmasını biraz daha yumuşatarak devam etti.  “Bugüne bugün kocan terfi alacak, hadi gene iyisin.  O zaman bir beyaz gömlek daha alacağım, her gün yıkamazsın artık”’ dedi. Karısından ses gelmedi. Soyundu duşun altına girdi. Banyo da uzun kaldı, tüm gün bu anı beklemişti, gözünün önünden Sevda’nın memeleri hızlı hızlı kayıyordu. En son abdestini de alıp dışarı çıktığında kapının önünde karısını görünce birden boş bulunarak bağırdı.

“Ne bekliyorsun sen burada yaaa! Yoksa beni mi gözetliyordun? ”

İş üstünde yakalanmıştı, ellerini gözlerinin önünde salladı durdu, sevdanın memelerinin görüntüsü bir türlü yok olmuyordu. Hacıkadın da görüyor muydu acaba? Yanakları al al olmuş kadın sessizce yanıtladı.

“Hiiiiç, gömleğini yıkayacaktım işte, bir an önce kurusun diye

“Geeeeç!” diye bağırdı “ sinsi sinsi kapı önlerinde, tövbe tövbe…”

Lavabonun içine koyduğu beyaz gömleği yine bembeyaz sabunla yıkamaya başladı Hacıkadın. Gömleğin yaka kısmını nasıl daha beyaz yaparım düşüncesinden başka hiçbir şey yoktu aklında.  Çitiledi, çitiledi, çitiledi, yaka gövdeden ayrılınca durdu.

Mahinur Çenetoğlu