MUAZZEZ USLU AVCI
DELİLİĞE VURMAK
Deliliğe Övgü mü, Aklın Deliliği mi?
Erasmus, Deliliğe Övgü‘sünde sözü Delilik’e verir. Delilik konuşur; kralları, din adamlarını, filozofları, kısacası aklıyla övünen bütün insanlığı alaya alır. Aradan beş yüzyıl geçti. Deliliğin yüzü değişti ama alay ettiği dünya pek değişmedi. Belki de bugün Erasmus yeniden yazacak olsaydı, deliliği değil, aklı konuştururdu. Çünkü çağımızın en büyük açmazı delilerin çoğalması değil, aklın kendi deliliğini fark edememesidir.
Biz, deliliği hep aklın karşıtı sandık. Oysa tarih bunun tersini de gösteriyor. Dünyanın en büyük savaşları, en planlı katliamları, en sistemli sömürü düzenleri akıl adına kuruldu. Toplama kampları mühendislik hesabıyla inşa edildi; atom bombası matematikle üretildi; yoksulluk ekonomik modellerle yönetildi. Bunların hiçbiri delilerin işi değildi.
Belki de delilik, bazen aklın en kusursuz çalıştığı yerde başlıyordur.
Dilimizde tuhaf bir deyim vardır: “Deliliğe vurmak.”
Bir sorumluluktan kaçarken, bir yanlışı örtmeye çalışırken ya da söylediğimiz ağır bir sözü hafifletmek isterken kullanırız onu. Delilik, günlük hayatın içinde bir maskeye dönüşür. Oysa gerçek delilik maske takamaz. Çünkü maskeyi taşıyacak benlik bile parçalanmıştır.
İnsan, deliliği en çok ondan uzak olduğu zaman hafife alır.
Bugün “çılgın” olmak bir övgü sözcüğü gibi kullanılıyor. Reklamlar çılgın, projeler çılgın, eğlenceler çılgın… Farklı olmak isteyen herkes biraz “deli” görünmeye çalışıyor. Delilik, acısını yitirmiş estetik bir aksesuara dönüştürülüyor.
Oysa gerçek delilik bir gösteri değildir.
Gerçek deli, rol yapamaz. Çünkü o, dünyanın ortak dilinden kopmuştur. Bizim gördüğümüz nesnelere başka anlamlar yükler; bizim duyduğumuz seslerin içinde başka yankılar işitir. Onun yaşadığı acıyı romantikleştirmek de küçümsemek kadar büyük bir haksızlıktır.
Sanat tarihi, bu konuda yanlış anlaşılmalarla doludur. Van Gogh’un tablolarına hayranız; ama onun karanlığını yaşamayı kim ister? Nietzsche’nin aforizmalarını alkışlıyoruz; ama zihninin çözülüşünü bir başarı hikâyesine çevirmek vicdansızlıktır. Delilik dehanın şartı değildir; bazen dehanın taşıyamadığı ağır bir yüktür.
Asıl üzerinde durulması gereken ise başka bir deliliktir: Toplumun deliliği.
Bir insan sokakta kendi kendine konuştuğunda ona deli diyoruz. Ama milyonlarca insan aynı yalanı tekrar ettiğinde buna kamuoyu diyoruz. Bir kişinin gerçekle bağını yitirmesini hastalık sayıyoruz; bir toplumun gerçekle bağını yitirmesine ise ideoloji, propaganda ya da gündem diyoruz.
Belki de en tehlikeli delilik, normalleşmiş olandır. Çünkü ona artık kimse delilik demez. Yıllar önce bu düşünce beni bir şiire götürmüştü. Şiirin ilk dizeleri şöyleydi:
“Deliden rol çalmaksa deliliğe vurmak, akıllı işidir âlâ deliyi oynamak”
Bugün de aynı yerde duruyorum. Deliden rol çalmak kolaydır. Delirmek değil.
Gerçek delilik, insanın aklını kaybetmesinden önce dünyasını kaybetmesidir. Anlamın çözülmesidir. Zamanın parçalanmasıdır. Dostlukların, seslerin, kelimelerin birbirine yabancılaşmasıdır.
Bu yüzden deliliğe övgü yazılacaksa, önce ona karşı dürüst olmak gerekir. Delilik ne kahramanlıktır ne de romantik bir ayrıcalık. Bir insanlık hâlidir. Ve her insanlık hâli gibi, önce anlaşılmayı, sonra saygıyı hak eder.
Bugün delilere acıyoruz; oysa belki de biraz durup aklımıza acımamız gerekiyor. Çünkü insanı uçurumun kenarına getiren çoğu zaman delilik değil, kendinden fazlasıyla emin olan akıldır. Delilik birkaç insanın kaderidir; aklın kibrine kapılmış bir uygarlık ise bütün insanlığın talihsizliği olabilir.
