LOKMAN BAYBARS
GÜLÜN ADI: MİZAH
Mizahın yasaklanması, mizahın zaferidir.
Mizah sözcüğü Arapça “müzâḥ”tan gelir. Kalıp harfleri m-z-h, boğazdan gelen bir hırıltıyı taklit eder.
“Mezeha” fiili şaka yaptı, latife etti, ciddiyeti deldi anlamlarını taşır. “Müzâḥ” bu fiilin üçüncü babdan mastarıdır; karşılıklı şakalaşmayı, kolektif bir neşve halini anlatır.
Klasik Arap sözlükleri müzâḥı ciddiyetin zıddı olarak kodlar. İbn Manzur, Lisânü’l-Arab’da “el-mezḥ” maddesine şöyle bir hüküm kazır: “Şaka, latife; ciddiyet denilen o kaskatı putun tam karşısında duran hafiflik.” Bu hafiflik, Arap bedevilerinin çöl yalnızlığına karşı geliştirdiği psişik bir kalkandır. Mizah, susuzluğa, kabile savaşına karşı bir direniş biçimi olarak doğar.
Sözcük Farsçaya “mizāḥ” olarak geçer; burada saray nedimlerinin, şairlerin, dervişlerin cephaneliğine dönüşür.
Osmanlı Türkçesi onu “mizah” şekliyle alır; bu alış bir teslimiyet değil, bir bilenmektir. Mizah artık basit bir şaka değil, iktidara saldırıdır.
Kelimenin etimolojik yolculuğu başlı başına bir başkaldırı tarihidir: Dudakların patlamalı “m” sesiyle kapanması, ardından dişlerin “z”yle sıyrılması, nihayet boğazdan gelen “h” ile açığa çıkması… Bu ses zinciri, kahkahanın fizyolojik haritasıdır.
Mizah Latince’de “humor”a karşılık gelir. “Humor” veya klasik yazımıyla “ūmor”, öncelikle nem, ıslaklık, vücut sıvısı demektir.
“Humor”, Ortaçağ Latincesinde kişinin baskın sıvısına göre şekillenen ruh halini, karakter eğilimini ifade eder hale gelir. Melankolik humora sahip kişi kara safranın esiridir; neşeli kişi kanın coşkunluğuyla hareket eder. Bedenin derinliklerinde kaynayan bu sıvılar, insanın kaderini çizer.
Mizah, etimolojik kaderinde akışkandır, denetlenemez, kalıp tanımaz. Jorge de Burgos’un korktuğu şey tam da bu akışkanlıktır. Mizah bir sıvıdır; manastırın taş duvarlarını eritecek, parşömenleri çürütecek, dogmaları sırılsıklam edecektir.
Arap çöllerinde Câhız, Basra’nın o kavurucu sıcağında el-Buhalâ’yı yazar. Cimriler kitabı, insanlığın en iğrenç zaafını didik didik eden bir anatomik tiyatrodur.
Câhız, cimri karakterleri öyle bir gerçeklikle çizer ki gülmek ile tiksinmek aynı anda boğaza düğümlenir. O, ciddi ahlak vaazlarını ters yüz eder; pintiliği komik bir patoloji olarak teşhir eder. Sarayların o ağır protokolünü, cimri bir tüccarın zeytinyağı lambasını kısışının hikâyesiyle delik deşik eder.
Badiüzzaman el-Hemedani, Makamat’ıyla anlatı sanatına saldırır. Ebu’l-Feth el-İskenderî adlı o şeytani serseri, her makamede başka bir kılığa girer; vaiz olur, dilenci olur, kadı olur, hırsız olur. Her kılıkta toplumun kutsal saydığı ne varsa alaya alır. Secili nesir, ayet benzeri cümleler, hadis formundaki parodiler…
Hemedani’nin kalemi, dilin otoritesini dilin içinden yıkan bir hançerdir.
Hariri, Makamat[i] geleneğini zirveye taşır. Onun Ebu Zeyd’i, söz cambazlığının piri, ahlak derslerinin mezar kazıcısıdır. Bir makamede camide vaaz verip cemaati ağlatır; başka bir makamede meyhanede aynı cemaatin kesesini çalar… Gülmek, bu ikiyüzlülüğün ifşasıdır.
Arap mizahçılar, Jorge’nin korkulu rüyasının habercileridir. Onlar kutsal metinlerin dilini, kutsal olmayan bir neşeyle taklit ederek kutsalın zırhında çatlaklar açar.
Osmanlı bu mirası devralır. Nef’î, hiciv denilen o zehirli hançeri öyle bir ustalıkla kullanır ki padişahlar titrer. Sihâm-ı Kazâ’sı, kader okları değil, saray entrikalarına saplanmış kahkaha şimşekleridir. Nef’î gülmez; dişlerini gösterir. Onun mizahı, celladın ipini bile gülünç kılar. Sonunda o ip boynuna geçer; mizahın yıkıcılığı mizahçının kendisini de yutar.
Kânî, mektuplarını latifelerle doldurur. Resmî yazışmaların o donuk, korkutucu ciddiyetini bir anda yerle bir eder. Bir sadrazama yazdığı mektupta, hattın eğriliğini şakaya vurur; devletin haşmeti bir kalem darbesiyle sarsılır.
Direktör Ali Bey, Seyahat Jurnali’nde Tanzimat bürokrasisinin gülünçlüğünü ifşa eder. Batılılaşma denen o ağdalı maskaralığın altını oyar; Avrupa görmüş efendilerin salonları, onun kaleminde bir komedi sahnesine dönüşür.
Çaylak Tevfik, İstanbul’da Bir Sene’yi yazar. Mahalle baskınları, tulumbacılar, yangın yerleri… Bütün bu kaotik İstanbul manzarası, ondaki mizah süzgecinden geçer. Sıradan insanın gündelik trajedisi, kahkahanın yakıtı olur.
Teodor Kasap, Diyojen’i çıkarır. Adı üstünde: Fıçı içinde hakikati arayan o Yunanlı deli, şimdi İstanbul’un fıçısında padişahın adaletini arar. Derginin sayfalarında karikatürler, nükteler, taşlamalar birbirini kovalar. Namık Kemal’in de yazdığı bu dergi, kahkahanın sadece güldürmediğini, aynı zamanda sarayın temellerini sarstığını kanıtlar. Sansür gelir; Diyojen kapanır. Mizah yeraltına çekilir.
II. Meşrutiyette sonra, Kalem, Cem, Davul dergileri çıkar. Mehmed Rauf’dan Halil Nihad’a, Hüseyin Rahmi’nin romancı bakışından Ahmet Rasim’in şehirli ironisine kadar bir mizah ordusu mevzilenir. Bu ordu, artık sadece padişahı değil, toplumun tüm kutsallarını hedef alır. Mahalle baskısı, din istismarı, bürokrasi çürümesi… Kahkaha hepsine bulaşır.
Cumhuriyet’in ilk otuz yılı, bu bulaşıcı hastalığın kurumsallaştığı dönemdir. Yeni devlet, kendi ciddiyetini inşa ederken mizah bir türlü o ciddiyete sığmaz. Aziz Nesin, Marko Paşa’yı çıkarır. Dergi, tek parti iktidarının karşısına kahkahayı diker. “Marko Paşa, her Perşembe çıkar, geri kalan günlerde iktidarın anasını satar” sloganı, mizahın yıkıcılığının manifestosudur.
Nesin’in hikâyeleri, devlet dairelerinde ezilen bürokratı, memur kılıklı soytarıyı, köylünün trajikomik saflığını anlatır. O, toplumsal yaralara parmak basarken parmağını kahkaha mürekkebine batırır. Zübük, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Tatlı Betüş… Bütün bu eserler, Cumhuriyet’in aydınlanma iddiasının gölgesinde kalan karanlığı teşhir eden birer fenerdir. Sabahattin Ali, Marko Paşa’nın başyazılarını yazar. Büyük romancı, siyasi hicvi bir sanat formuna dönüştürür. Mizah onun elinde bir sınıf bilinci aracı olur; halkın çilesini kahkahayla yoğurur, iktidar sahiplerinin suratına fırlatır. Dergi defalarca kapatılır, her kapanışta yeni bir adla çıkar: Malum Paşa, Merhum Paşa, Alibaba…
Refik Halid Karay, Aydede’siyle bu muhalif geleneği sürdürür. Sürgün yıllarında, memleket hasretiyle yoğrulmuş ironisi, iktidarın çelik zırhında pas lekeleri bırakır. Memleket Hikâyeleri’ndeki o keskin toplumsal gözlem, mizahi bir cerrah neşteridir. Yusuf Ziya Ortaç, Akbaba’yı bir mizah okulu haline getirir. Orhan Seyfi, Fazıl Ahmet Aykaç, Ercüment Ekrem Talu… Bu kalemler, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki toplumsal dönüşümün sancılarını, Batılılaşma ile gelenek arasındaki sıkışmışlığın gülünçlüğünü kayda geçerler.
Akbaba sayfalarında Osmanlıca tamlamalar, yeni Türkçenin acemiliği, Frenk özentiliği, mahalle kültürünün değişimi hedef tahtasına oturtulur. Neyzen Tevfik, neyini üflerken hicivlerini kusar. Onun dizeleri, sarhoşlukla veliliğin sınırında salınır. Devlet adamları, yobazlar, sahte aydınlar… Hepsi neyzenin nefesinde erir.
Gülün Adı’nın kütüphanesi, bütün bu tufana karşı inşa edilmiş bir settir. Jorge, Aristoteles’in kayıp ikinci kitabını bu setin en derin çatlağına saklar. O kitap, Poetika’nın komedyaya ayrılmış bölümüdür; mizahın felsefi tapusudur. Jorge bu tapuyu yırtar. Onun kör gözleri, yalnızca ışığı değil, kahkahanın kendisini de reddeder.
Körlük, gülünecek şeyi görmemek için alınmış radikal bir tedbirdir. Jorge, Tanrı’nın gülmediğini, İsa’nın dudaklarından asla bir kahkaha dökülmediğini bilir.
Gülmek, yaratılışın ciddiyetine indirilmiş bir bombadır. Aristoteles’in kitabı, bu bombanın yapım kılavuzudur. Jorge onu yemekle kalmaz; sayfaları zehirle kutsar. Zehir, mizahın yıkıcılığına karşı felsefe tarihinin son umutsuz panzehiridir.
Jorge’nin bedeni bu panzehiri içine çekerken aslında tüm bir skolastik geleneğin, tüm bir istibdat zihniyetinin, kahkahayı boğmaya çalışan bütün iktidarların intihar mektubunu yazar.
Komedyanın yıkıcılığı, trajedinin asla ulaşamadığı bir derinlikte çalışır. Trajedi büyük anlatılar ister; kralların düşüşü, tanrıların gazabı, kaderin cilveleri. Komedya ise büyük anlatıların altındaki boşluğu, o boşluğun müstehcen kıkırdamasını duyar.
Aristoteles, komedyayı “soylu olmayan insanların taklidi” diye tanımlamıştı. Jorge bu tanımı tersinden okur: soylu olmayanın taklidi, soylu olanın otoritesini taklit yoluyla çökertir.
Câhız’ın cimrileri, Hemedani’nin dilencileri, Hariri’nin düzenbazları, Nef’î’nin hedef tahtasındaki paşalar, Nesin’in Zübüğü, Sabahattin Ali’nin sillesini yiyen politikacılar… Hepsi aynı mekanizmanın tezahürüdür.
Bir köylü efendisine gülmeye başladığı an, hiyerarşi yıkılır. Kahkaha, dikey olanı yatay bir titreşime dönüştürür. Taht ile ayakyolu aynı düzlemde buluşur. İşte Jorge’nin dehşeti budur.
Jorge, tanrı ile kulu arasındaki sonsuz mesafeyi korumak ister. Mizah bu mesafeyi bir anda silen, Tanrı’yı insana, insanı hayvana yaklaştıran bir asittir.
Gülmek bulaşıcıdır; bir kez başladı mı tüm cemaati sarar, disiplini eritir, ayinleri sabote eder. Jorge’nin cinayetleri, bu salgını karantina altına alma operasyonlarıdır. Abdülhamid’in sansür mekanizması, Cumhuriyet’in tek parti döneminde mizah dergilerine verilen kapatma cezaları… Hepsi aynı operasyonun tarihsel varyantlarıdır.
İbn Rüşd, dini felsefeyle barıştırdığı o dev eserinde mizaha tek bir satır ayırmaz. Komedya onun sisteminde yoktur. Yoktur; zira komedya sistemi patlatır. Gazzâlî, İhyâ’da mizahı “kalbin ölümü” sayar. Ona göre fazla gülmek kalbi karartır. Stoacı Seneca, bilgenin sarsılmazlığını överken gülmenin sarsıcı gücünü görmezden gelir.
Oysa Baskerville’li William’ın peşindeki mizah ilkesizdir, sebepsizdir, nedensiz ve akışkandır ki yakalayamaz. Mizah yakalanamaz; o bir anlık bir parlamadır. Jorge yanarak ölürken hâlâ gülümsemez. Gülümseyemez. Gülümsemek, tüm inancının saçma olduğunu itiraf etmek olurdu.
Mizahın yıkıcılığı bir yok etme değil, bir ifşa eylemidir. Gizlenen hiçbir şeyi bırakmaz, kutsalın perdesini yırtar, otoritenin boyalarını akıtır. Gülmek için metafizik sebep arayanlar, bu ifşa anından ölesiye korkar. Onlar neşeli insanlar değildir. Neşeli insan, sebepsiz gülendir; dünyanın anlamsızlığını kucaklayan, bu anlamsızlığa rağmen değil tam da bu anlamsızlık sayesinde gülendir.
Câhız’ın cimrisi güler, Hemedani’nin dilencisi güler, Hariri’nin düzenbazı güler, Nef’î’nin celladı güler, Nesin’in Zübüğü güler…
Manastır çöker,
saray çöker,
sansür çöker; geriye bir ad, bir kahkaha yankısı kalır.
Kaynakça
Ali, S. (1947). Marko Paşa (Dergi koleksiyonu).
Aristoteles. (2004). Poetika. (Çev. İsmail Tunalı). Remzi Kitabevi.
Câhız, E. O. (2015). el-Buhalâ: Cimriler. (Çev. Semih Öz). Kapı Yayınları.
Eco, U. (2014). Gülün Adı. (Çev. Şadan Karadeniz). Can Yayınları.
Gazzâlî. (1980). el-Munkızu mine’d-Dalâl. (Çev. Hilmi Güngör). MEB Yayınları.
Hariri. (2012). Makamat. (Çev. Sabri Sevsevil). Kabalcı Yayınları.
Hemedani, B. (2018). Makamat. (Çev. Ali Bulut). İş Bankası Kültür Yayınları.
İbn Manzur. (1994). Lisânü’l-Arab. Dâru Sâdır.
İbn Rüşd. (2012). Faslu’l-Makâl. (Çev. Bekir Karlıağa). İş Bankası Kültür Yayınları.
Jonson, B. (1996). Every Man in His Humour. A&C Black.
Karay, R. H. (2009). Aydede (Dergi koleksiyonu). İnkılap Kitabevi.
Kasap, T. (1870). Diyojen (Dergi koleksiyonu).
Nef’î. (2007). Sihâm-ı Kazâ. (Haz. Metin Akkuş). Akçağ Yayınları.
Nesin, A. (2019). Zübük. Nesin Yayınevi.
Nesin, A. (2021). Marko Paşa (Dergi koleksiyonu). Nesin Yayınevi.
Nietzsche, F. (2011). Böyle Buyurdu Zerdüşt. (Çev. Mustafa Tüzel). İthaki Yayınları.
Ortaç, Y. Z. (1934). Akbaba (Dergi koleksiyonu).
Platon. (2001). Symposion (Şölen). (Çev. Eyüp Çoraklı). Kabalcı Yayınevi.
Seneca, L. A. (2018). Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine. (Çev. C. Cengiz Çevik). İş Bankası Kültür Yayınları.
Tevfik, Ç. (2015). İstanbul’da Bir Sene. (Haz. Ali Adem Yörük). Selis Kitaplar.
Voltaire. (2003). Felsefe Sözlüğü. (Çev. Lütfi Ay). MEB Yayınları.
Zhuangzi. (2019). Metinler. (Çev. Giray Fidan). İş Bankası Kültür Yayınları.
[i] Klasik Arap edebiyatında, iç içe geçmiş kafiyeli düzyazı (sec‘) ve şiir parçalarıyla örülü, genellikle bir kahramanın (eğlendirici, dilenci, düzenbaz veya bilge bir tip) başından geçen olayları anlatan kısa hikâye türüdür. Dik durmak ayağa kalmak anlamına da gelir. Farz namazı öncesi Kamet getirme sünneti de aynı kalıptan beslenir.
Lokman Baybars
Ulus / Ankara

