FİGEN SARIYE
EDEBİYAT KİMİNLE KONUŞUYOR?
Türkiye’de, 12 Eylül öncesinde, kitap birçok insanın gündelik yaşamının bir parçasıydı. Örgütlü toplumsal yaşamın güçlü olduğu işçi mahallelerinde, öğrenci çevrelerinde, sendikalarda, derneklerde ve çeşitli kültürel alanlarda bir roman elden ele dolaşır, bir şiir yüksek sesle okunur, bir dergi birkaç kişinin ortak belleğine dönüşürdü.
Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, Enver Gökçe ve Sabahattin Ali gibi şair ve yazarlar yalnızca edebiyat çevrelerinin değil, işçilerin, öğrencilerin ve geniş halk kesimlerinin de konuştuğu, ezberlediği ve paylaştığı isimlerdi.
O dönemi yaşamış kuşaklar için Yaşar Kemal’in İnce Memed‘i, Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü, Kemal Tahir’in Devlet Ana‘sı ya da Aziz Nesin’in Zübük adlı yapıtları yalnızca edebiyat çevrelerinin bildiği kitaplar değildi.
Aradan geçen yıllara karşın, bu şair ve yazarların yapıtları bugün de okurla bağ kurmayı sürdürüyor.
Seksen sonrası Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarımız var. Bu, edebiyatımızın uluslararası görünürlüğü açısından önemli bir başarıdır. Ancak uluslararası saygınlık, yapıtların toplumun geniş kesimlerince okunduğu anlamına gelmiyor.
Bugünkü tabloya gelince: kitap sayısı arttı, yayınevleri çoğaldı, edebiyat etkinlikleri çeşitlendi. Ama edebiyatın toplumsal dolaşımı genişlemedi; tersine, daraldı. Şiir çoğu zaman şiir yazanların, roman ise roman üzerine konuşanların çevresinde dönüp dolaşıyor. Başka bir deyişle, görünürlük artarken toplumsal dolaşım daralıyor.
Bu yazının amacı geçmişi romantikleştirmek değildir. Üstelik o yıllardaki okuma kültürü yalnızca edebiyatın gücüyle de açıklanamaz. Örgütlü toplumsal yaşam, dayanışma kültürü ve ortak kamusal alanlar bu okuma iklimini besleyen temel etkenlerdi.
12 Eylül 1980 sonrasında yalnızca siyasal örgütlenmeler değil, bu kültürel dolaşım alanları da büyük bir kırılmaya uğradı. Aradan geçen zamana karşın, bu bağ aynı biçimde yeniden kurulamadı.
Bugün yalnızca “okur azaldı” demek yeterli değildir. Dijital ortamlar bu dönüşümün önemli etkenlerinden biri olsa da edebiyatın toplumla arasına giren uzaklığı yalnızca teknolojiyle açıklamak, sorunu eksik okumak olur.
Asıl soru şudur: Toplumdaki bu dönüşüm karşısında edebiyat yeni yollar açabildi mi? İnsanların değişen yaşam biçimleri, yeni çalışma düzenleri ve parçalanan toplumsal ilişkileri içinde yeniden geniş okur kesimlerine seslenebildi mi? Yoksa giderek kendi dar çevresi içinde konuşan bir alana mı dönüştü?
Bu soruların kolay yanıtları yoktur. Ancak Türkiye’de edebiyatın bugünkü konumunu anlamak için, bir zamanlar gecekondu evlerinde açılan o kitapların neden bugün aynı yaygınlıkla dolaşamadığını da düşünmek gerekir.
Bir toplumda edebiyatın gerçek etkisi, yayımlanan kitapların çokluğunda değil, hangi evlere, hangi mahallelere, hangi yaşamların içine girebildiğinde ortaya çıkar.
Bugün sormamız gereken soru tam da budur: Edebiyat kiminle konuşuyor? Yalnızca kendi içinde okuyan, yazan, aynı etkinliklerde buluşan dar bir çevreyle mi, yoksa işçiyle, çiftçiyle, emekliyle, öğrenciyle, memurla, ev emekçisiyle, işsizle, kısacası toplumun bütün kesimleriyle mi?
FİGEN SARİYE
