NAZAN ARISOY
“PHUBBINGGİLLER”
Asosyal Sosyalleşmenin Yeni Normali
Bir zamanlar insan yalnız kalmak istediğinde kalabalıktan uzaklaşırdı; herkesin kendine göre yalnızlığın tadını çıkarttığı özel yerleri vardı. Şimdi kalabalığın tam ortasında oturup yalnızlığını yaşayabiliyor.Üstelik bunu öylesine maharetle yapıyor ki, aynı masanın çevresine dizilmiş dört insanın birbirlerinin yüzüne bakmadan geçirdikleri iki saati tuhaf bulmuyor, metroda yan yana sıkışmış onlarca bedenin kendi küçük ekranlarına kapanmasını yadırgamıyor, dostumuz konuşurken telefona göz ucuyla bakmayı ayıp saymadığımız gibi, karşımızdakinin de aynı şeyi yapmasını kişisel bir hak, çağdaş bir alışkanlık hatta zaman zaman “alan ihtiyacı” olarak yorumlayabiliyoruz.
Teknoloji davranışlarımızı değiştirdi, evet; asıl üzerinde durulması gereken mesele ise değişen davranışlarımızdan çok, onları hangi hızla normal kabul ettiğimizdir.
Hazır insanın kendisini bireyselleşmiş, özgürleşmiş ve sınırlarını keşfetmiş hissettiği bir çağın ortasındayken şu soruyu sormak gerekiyor: Gerçekten bireyleştik mi, yoksa yalnızlaşmayı bireysellik zannetmeye mi başladık?
Bir kafeye girin ve birkaç dakika çevrenizi seyredin. Aynı masada oturan insanların kaçının birbirine, kaçının telefonuna baktığını gözlemleyin. Bir restoranda yemeğini bekleyen çifti, çocuğuyla oturan ebeveyni, arkadaş grubunu, toplu taşımada yan yana duran insanları izleyin. Bir zaman sonra ortak bir davranış örüntüsü fark edersiniz: Bedenler bir aradadır ancak dikkat dağılmış, zihin başka yerlere göç etmiş, göz teması giderek kısalmış, sessizlik ise rahatsız edici olmaktan çıkarak ekranla doldurulması gereken doğal bir boşluğa dönüşmüştür.
Sanki hep birlikte yeni bir sosyalleşme biçimi yarattık: Asosyal sosyalleşme.
Belki insanlık tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok insanla bu kadar uzun süre ve bu kadar kesintisiz iletişim hâlinde olmadık. Sabah gözümüzü açar açmaz başkalarının hayatlarına karışıyoruz; kim nerede, ne yapıyor, kimi seviyor, neye üzülüyor biliyoruz. Tanımadığımız insanların çocuklarının büyümesine, evlerinin değişmesine, evliliklerine, boşanmalarına, hastalıklarına, tatillerine, mutluluklarına bile şahitlik ediyoruz.
Bütün bunları yaparken yanımızdaki insanın yüzündeki değişikliği fark etmeyebiliyoruz. Belki de çağımızın en büyük ironilerinden biri burada saklıdır: Uzağımızdakilerin hayatına hiç olmadığı kadar yakınız; yakınımızdakilerin ruhuna hiç olmadığımız kadar da uzak…
Bu davranışın psikolojide kullanılan bir adı var: phubbing. Telefon anlamındaki ‘phone’ ile birini küçümseyerek görmezden gelme anlamındaki ‘snubbing’ sözcüklerinin birleşiminden doğan kavram, yüz yüze iletişim sırasında karşımızdaki kişiyi telefonumuzla ilgilenerek ihmal etmemizi anlatıyor. Güncel araştırmalar da phubbing davranışının yalnızca romantik ilişkilerde değil; ailede, arkadaşlıkta, eğitimde ve iş yaşamında ilişki kalitesi, yakınlık, güven ve karşılıklı duyarlılıkla bağlantılı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Daha ilginci, başkalarında gördüğümüz phubbing davranışı yaygınlaştıkça, davranışın sosyal olarak kabul edilebilir olduğuna ilişkin algımız da güçlenebiliyor. Phubbing yavaş yavaş meşrulaşıyor.
İşte mesele benim için tam burada derinleşiyor: İnsan davranışının normalleşmesi için her zaman doğru, yararlı hatta mantıklı olması gerekmiyor; bazen yalnızca yeterince çok insan tarafından yeterince uzun süre yapılması yetiyor. Bir kişi yaptığında kabalık dediğimiz davranış, herkes yaptığında kültüre dönüşebiliyor.
Gündelik dilde “sürü psikolojisi” dediğimiz durumun daha incelikli psikolojik karşılığı da burada karşımıza çıkıyor: sosyal uyum. İnsan yalnızca kendi aklı, değerleri ve tercihleriyle hareket eden bağımsız bir organizma değildir; ait olduğu grubun ne yaptığına bakarak neyin kabul edilebilir olduğuna ilişkin zihinsel bir ölçü de oluşturur.
Solomon Asch’ın 1950’lerde gerçekleştirdiği ünlü uyum deneyleri bu meseleyi oldukça rahatsız edici bir açıklıkla göstermişti. İnsanlara son derece basit bir görsel karşılaştırma sorusu sorulduğunda, grubun diğer üyeleri bilinçli olarak yanlış cevabı verdiğinde bazı katılımcılar gözlerinin gördüğünü değil, çoğunluğun söylediğini tercih etmişlerdi. Asch’ın çalışmaları, grubun oybirliğiyle sergilediği davranışın insan yargısını nasıl etkileyebildiğini sosyal psikolojinin klasik örneklerinden biri hâline getirdi. Şimdi çizgilerin yerine telefonları koyun.
Sofrada herkes telefonuna bakıyorsa telefonunu eline almayan kişi bir zaman sonra ne yapar?
Asansörde herkes gözlerini ekrana indirmişse, tanımadığı insanlarla sessizce durabilen kişi neden cebindeki telefonu çıkarmak ihtiyacı hisseder?
Arkadaş grubu içinde sohbetin ortasında telefon kontrol etmek doğal karşılanıyorsa, bunu yapmayan kişinin davranışı mı norm olur, yapanlarınki mi?
Aslında kimse bize “Böyle yaşamalısın,” demedi. Zaten çağımızın en güçlü yönlendirmeleri emir cümleleriyle yapılmıyor. Davranış gösteriliyor, tekrarlanıyor, çoğalıyor, kabul görüyor ve nihayetinde insan onu kendi seçimi zannetmeye başlıyor. Sürü psikolojisinin en başarılı hâli belki de insanın sürüde olduğunu fark etmediği hâlidir.
Kierkegaard’ın “Kalabalık hakikatsizliktir,” sözü tam da burada başka türlü okunabilir. Filozofun itirazı insanların bir arada bulunmasına değil, bireyin kendi olma sorumluluğunu kalabalığın doğrularına devretmesine yöneliktir. İnsan kendisine ait bir kararı, düşünceyi ya da yaşam biçimini oluşturmak yerine herkesin yaptığını tekrarladığında, kalabalık yalnızca çevresinde değildir; zihninin içine yerleşmiştir.
Nietzsche de benzer bir tehlikeyi “sürü içgüdüsü” üzerinden tartışırken, bireyin kendisini topluluğun değerleriyle ölçmeye başlamasını eleştirir. Şen Bilim’deki sert yaklaşımıyla ahlakın bireye, sürünün bir işlevi olmayı öğretebildiğini söyler.
Bugünün sürüsünün aynı meydana toplanmasına ise gerek yok. Aynı algoritmaya bağlanması yeterli. İşte bu yeni kalabalık modeli üzerinde biraz durmak gerekir.
Geçmişin kalabalığı fiziksel bir kalabalıktı; meydanlarda, sokaklarda, pazar yerlerinde, kahvehanelerde, salonlarda karşılaşırdı. Bugünün kalabalığı ise birbirinden kilometrelerce uzakta duran milyonlarca insanın aynı davranışı aynı anda tekrar edebilmesiyle oluşuyor. Aynı videoyu izliyor, aynı hareketi yapıyor, aynı kavramları kullanıyor, aynı nesneyi arzuluyor ve bütün bunları kişisel tercihlerinin sonucu olduğuna inanarak gerçekleştiriyoruz. Sonra da adına bireysellik diyoruz.
Burada Jung’un “bireyleşme” kavramını hatırlamak özellikle önemli. Jungiyen psikolojide bireyleşme, insanın çevresindeki insanlardan koparak yalnızlaşması değildir; kişiliğin farklı ve hatta çatışan taraflarını tanıyarak daha bütünlüklü bir kendilik geliştirebilme sürecidir. Başka bir deyişle bireyleşmek, insanlardan kurtulmak değil; insanların arasında kaybolmadan kendin olarak kalabilmektir.
Biz ise son yıllarda kavramların yerlerini biraz değiştirdik. İçe kapanmayı sınır koymak, ilgisizliği özgürlük, bağ kurmamayı bağımsızlık, kimseye ihtiyaç duymamayı güç, yalnızlaşmayı ise bireyselleşme zannetmeye başladık. Oysa insanın kendi sınırlarının olması ile bütün kapılarını kapatması aynı şey değildir.
Bireyleşen insan “Ben kimim?” sorusuna yaklaşır. Yalnızlaşan insan ise “Kimseye ihtiyacım yok,” cevabının arkasına saklanır. Bu iki psikolojik hareket birbirine benzediği için çağımızın en kolay karıştırılan hâllerinden birine dönüştü. İnsan kendi alanına sahip olmalı, yalnız kalabilmeli, kendi sesini duyabilmeli; bütün bunların ruhsal gelişim için gerekli olduğunu tartışmaya bile gerek yok. Ne var ki kişinin yalnız kalabilmesiyle başkalarıyla birlikteyken sürekli olarak kendi zihinsel adasına çekilmesi arasında ciddi bir fark vardır.
İlkinde seçim vardır. İkincisinde giderek otomatikleşen bir kaçış. Telefon belki de bu kaçış için şimdiye kadar icat edilmiş en zarif kapıdır. Kimseyi kırmadan konuşmadan çıkabilirsiniz. Kimseye açıklama yapmadan dikkatinizi geri çekebilirsiniz. Sıkıldığınız anda başka bir dünyaya geçebilirsiniz. Karşınızdaki insan sizi yeterince eğlendirmiyorsa birkaç santimetrelik ekranın içinde binlerce alternatifiniz vardır.
İnsan ilişkilerinin en zahmetli tarafı da tam burada teknolojiyle karşı karşıya geliyor: Gerçek insan, seçilebilir bir içerik değildir.
İlişki dediğimiz şey de zaten tam olarak bu kusurlu temasın içinde gelişir; tahammül, merak, empati; beklemek, itiraz etmek, karşıdakinin konuşmasına izin verebilmek…
Algoritma ise insan kadar zahmetli değildir. Karşına çıkan içerikleri zaman içinde tercihlerin doğrultusunda biçimlendirebilirsin ya da algoritma gün geçtikçe ilgi alanlarına göre sana görmekten hoşlandığın takip edilebilir bir sanal dünya yaratır. Gerçek hayatta bunu yapamazsın. İlgi alanlarınıza göre insanları ve atmosferi hazırlamak kolay olmaz: Özgüven, cesaret ve bilişsel birikim ister.
Gerçek ilişkilerde konuşmayı hızlandıramaz beğenmediğiniz konuyu kaydırıp kapatamazsınız. Son dönemde genç kuşakların hızlandırılmış anlatımlı videoları izlemiş olduğunu da fark ediyorum. Aynı hızda anlatılmayan dersler ve gerçek sosyalleşme alanındaki konuşmaların hızının yavaşlığı bu neslin çabuk sıkılmasına ve isteksizliğe yol açıyor. Mesele gittikçe daha da korkutucu bir hale geldi diyebiliriz. Zamanın hızlı akmasını arzulayan, yavaş ve sindirerek hakiki bir şekilde yaşamaktan uzaklaşan insanların sayısı artıyor.
Gerçek sosyalleşme yeni modern insana göre oldukça yavaş ancak insan kendisini yalnızca kendi düşüncelerinin içinde tanıyamaz; kendinden de uzaklaşır. Kendinden başka bir insanın bakışında sınanarak, onun itirazında sarsılarak, sevgisinde genişleyerek, reddedişinde incinerek ve bütün bunların içinde yeniden kendisine dönerek tanır.
Bu nedenle asosyal sosyalleşmenin asıl tehlikesinin “telefonla fazla vakit geçirmek” gibi basit bir teknoloji eleştirisine indirgenebileceğini düşünmüyorum. Mesele telefonun elimizde kaç saat kaldığından daha derin; insanla temasın gerektirdiği psikolojik emeğe ne kadar tahammülümüz kaldığıyla ilgili.
“Sıkılmak” kelimesi anlam olarak değişti. Sıkılmak boşlukta oluşan bir durumken boşluk bırakılmayan hayatlarda yeni şeylere yönelik ilgi de azaldı. Düşünmeye de gerek kalmayan bir çağın hakiki sosyalleşmeye gerek duymayan insanların dünyasında yaşadığımızın ne kadar farkındayız?
Bugün üç dakikalık boşluk bile hızla doldurulması gereken küçük bir arızaya dönüştü. Asansör beklerken, kırmızı ışıkta, yemek gelene kadar, arkadaşımız lavaboya gittiğinde, film başlamadan önce hatta filmin yavaş akan alanlarında ve maalesef sevdiklerimizin yüzüne bakmadan ki bu sadece bir çiçek bile olabilir ya da gökyüzünü ışıldatan yıldızlar kümesi; uyumadan birkaç saniye önce ve uyanır uyanmaz kimseye günaydın demeden, telefon… Boşluk yok!
Telefon, insan zihninin kendi başına kalabildiği boşlukları öylesine sistematik biçimde doldurduk ki, bir süre sonra sessizlikle ne yapacağımızı unutmaya başlamamız şaşırtıcı değil. Belki de teknoloji yalnızca sosyalleşme biçimimizi değil, yalnız kalma biçimimizi de elimizden aldı.
Buradaki paradoks hoşuma gidiyor: Hem yalnızlaşıyoruz hem yalnız kalamıyoruz. Kalabalıkta insanlardan uzaklaşıyor, tek başımıza kaldığımızda ise hemen başka insanlara bağlanıyoruz. Kendimizle kalmamak için başkalarının hayatlarını seyrediyor; başkalarıyla birlikteyken de kendimize ait dijital dünyanın içine kaçıyoruz. Tam bir ara hâl… Asosyal sosyalleşme dediğim şey biraz da bu.
Daha önemlisi, bütün bunları özgür irademizle yaptığımıza çok eminiz. Modern insanın en büyük yanılgılarından biri belki de budur: Seçeneklerinin çoğalmasını özgürlüğünün çoğalması sanmak. Yine de elimizin neden dakikalar içinde kendiliğinden ona gittiğini, neden bildirim gelmediği hâlde ekranı kontrol ettiğimizi, bir konuşmanın içindeki küçücük sessizliğe neden tahammül edemediğimizi sorunca “tercih” dediğimiz şeyin içinde ne kadar alışkanlık, ne kadar koşullanma, ne kadar toplumsal uyum olduğunu yeniden düşünmek gerekiyor. İşte tam burada insanın kendi davranışına dışarıdan bakabilme cesareti önem kazanıyor.
Bu yazım ben de dahil, aynı sofrada oturup başka dünyalarda yaşayan ailelere… Birbirinin karşısında otururken birbirine değil ekrana bakan sevgililere… Arkadaşının anlattığı cümlenin ortasında bildirime dönen gözlere… Çocuğunun “Bak!” dediği şeyi, “Bir dakika,” diyerek erteleyen anne babalara… Toplu taşımada kendi sesinin içine kapatılmış yüzlerce insana ithafen yazıldı.
Sevdiklerinizle geçirmek konusunda cimrilik yapmanızın sonucu yaşayacağınız yalnızlık pişmanlığa dönüşmesin diye ufak bir dokunuş yapmak istedim. Hakiki beliğinizi gün yüzünüze çıkartmak için bir fırsat gibi görün…
Ben telefonlarımız bırakıp eski günlere dönelim, kulaklıklarımızı çöpe atalım, sosyal medyayı kapatalım, teknolojiden kaçalım da demiyorum. İnsanlığın hiçbir ilerlemesi geriye yürüyerek anlaşılmaz. Mesele çok daha basit fakat bir o kadar zor: Aracı yeniden araç hâline getirmek… Telefonun insan samimiyetinin yerine geçmesine izin vermemek.
Sürüden çıkmak bazen büyük devrimler gerektirmez. Küçük bir adımla başlamak mümkün: Sofra başında telefonu ters çevirmek ya da hiç sofrada yer vermemek bile yeterli. Kulaklığı çıkararak yaratılanların sesini biraz daha hayatımıza dahil ederek hatta konuşmaktan kaçtığımız için aynı tempoda çalan müzikle beynimizi uyuşturmak yerine insan seslerinin harmonisinden keyif almaya dönmek de iyi bir adım… Bir kahveyi fotoğrafını çekmeden içmek, manzarayı görsel olarak paylaşmadan seyretmek mümkün…
İşte büyük soru: Telefon olmadığında kimsin ve ne yapıyorsun? “Telefonsuz kalamam,” diyorsan bil ki çoktan Phubbinggiller ailesine katılmışsın.
