ELÇİN SEVGİ SUÇİN
Şiir ve Psikoz Arasında: Gerçekliğin Yeniden Örgütlenmesi
Psikoz ile şiir arasında bir bağlantı olup olmadığı, edebiyat dünyasında her zaman merak konusu olmuş, üzerine konuşulmuş fakat tam manasıyla üzerinde uzlaşıya varılamamış bir konu. Romantizm döneminde ve sonrasında yaygınlık kazanan “yaratıcı deha” söylemi, psikiyatrik deneyim ile sanatsal üretim arasında doğrudan bir bağ kurma eğilimini güçlendirmiştir. Çağdaş psikiyatri ve yaratıcılık araştırmaları ise bu romantize edilmiş ilişkilendirmelere temkinli yaklaşır. Baas ve diğerlerinin araştırması, yaratıcılığın psikopatolojiye yatkınlıkla ilişkili olduğuna yaygın biçimde inanılmasına rağmen araştırma bulgularının tutarsız olduğunu ortaya koyar (Baas vd. 2016). Carson ise psikopatoloji riskini artıran biyolojik etkenlerin, koruyucu bilişsel faktörlerle etkileşime girerek yaratıcı düşünceyi destekleyebileceğini belirtir (Carson 2011). Bu iki çalışmanın sonuçlarından yaratıcılık ile psikopatoloji arasında zorunlu, doğrusal ya da tek yönlü bir ilişki kurulamayacağını gösterir. Ortak biyolojik ve bilişsel yatkınlıklar bazı durumlarda hem yaratıcılığı hem de psikopatolojiyi etkileyebilse de bu yatkınlıklar tek başına psikoz ve yaratıcılık arasında bir ilişki olup olmadığını açıklayamaz.
Bu nedenle psikoz ile şiir arasındaki ilişkiyi yalnızca yaratıcılık üzerinden tartışmak, her iki alanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin yapısal özelliklerini arka planda bırakma tehlikesi taşır.
Bu çalışmanın çıkış noktası, psikoz ile şiirin aynı ya da benzer deneyimler olup olmadığı sorusu değil. Asıl mesele, psikozda ve şiirde gerçekliğin nasıl kurulduğu, nasıl dönüştüğü; bu dönüşümün hangi noktalarda birbirine yaklaşıp hangi noktalarda ayrıldığıdır. Başka bir ifadeyle psikoz ile şiir, gerçekliği yeniden örgütleme süreçleri bakımından karşılaştırılabilecek iki farklı deneyim alanı olabilir mi?
Bu soru, farklı disiplinlerin bakışını gerekli kılıyor. Psikiyatri, psikozu klinik belirtiler, bilişsel süreçler ve yaşantıda meydana gelen dönüşümler üzerinden inceler. Edebiyat kuramı, şiire dilin anlam üretme imkânları ve estetik deneyim açısından yaklaşır. Fenomenoloji ise dünyanın nasıl deneyimlendiğini merkeze alarak iki alanın buluşabileceği ortak bir tartışma zemini sunar. Burada amaç, psikiyatriyi, bilişsel bilimi, fenomenolojiyi ve edebiyat kuramını tek bir açıklama modelinde eritmek değil her disiplinin kavramsal sınırlarını koruyarak onları ortak bir sorun çevresinde konuşturmaktır.
Yazının temel savı şudur: Psikoz ile şiir arasında bir özdeşlik yoktur ancak her ikisi de gerçekliği yeniden örgütleme süreçleri bakımından karşılaştırılabilir bazı yapısal özellikler taşır. Aralarındaki yakınlık, ortaya çıkardıkları gerçeklik dünyalarının içeriğinde değil, gerçekliği kuran ilişkileri yeniden düzenleme biçimlerinde aranmalıdır.
Psikotik deneyimde gerçeklik deneyimleyen özne için ortadan kalkmaz. Aksine, öznenin gerçek ve kimi zaman kendi içinde anlamlı bulduğu farklı bir düzen ortaya çıkabilir. Ne var ki bu düzen, başkalarıyla paylaşılabilen ortak doğrulama alanından da uzaklaşabilir. Şiirde ise gündelik gerçekliğin alışılmış ilişkileri dönüşürken okurla paylaşılabilecek, tartışılabilecek ve yeniden yorumlanabilecek estetik alan korunur. Şiiri özgün kılan, ortak gerçekliği ortadan kaldırması değil, onu yeni ilişkiler içinde görünür hâle getirmesidir.
Çalışmada önce psikozun klinik ve fenomenolojik özellikleriyle şiirin metaforik ve diyalojik yapısı birlikte ele alınacak; ardından geliştirilen analitik çerçeve Edip Cansever’in “Başım Dönüyor İkimizden” ve Lâle Müldür’ün “Ma Belle Époque” şiirleri üzerinde sınanacaktır. Bu iki şiir, aynı çerçevenin farklı poetik işleyişlerde nasıl çalıştığını görebilmek amacıyla seçilmiştir. Cansever’in şiirinde beden, doğa ve duyular arasındaki ilişkiler öne çıkarken Müldür’ün şiirinde farklı bilgi ve söylem alanları karşılaşıyor.
Bu çözümlemeler, şiirlerin tek ve kesin anlamını ortaya çıkarma iddiası taşımaz. Şairlerin ruhsal durumları hakkında herhangi bir ön kabulden hareket edilmediği gibi şiirler de psikopatolojik belirtiler olarak okunmaz. Amaç, şiirin kendi iç dinamiklerinden yola çıkarak önerilen analitik çerçevenin ne ölçüde işlediğini anlamaktır.
“Gerçekliğin yeniden örgütlenmesi” bu çalışmanın üst analitik çerçevesini, “paylaşılabilirlik” ve “diyalojiklik” ise onun iki temel inceleme boyutunu oluşturuyor. Bu kavramlar, psikiyatride ya da edebiyat kuramında yerleşik teknik terimler olarak değil, farklı kuramsal yaklaşımlar arasında ilişki kurmak üzere geliştirilmiş analitik öneriler olarak kullanılıyor. Böylece psikozu estetik bir ayrıcalık gibi romantize etmeden, şiiri de psikopatolojik bir belirtiye indirgemeden iki olgunun birbirine yaklaşan ve birbirinden ayrılan yönleri etik ve yöntemsel sınırlar içinde tartışılabilir.
Psikoz ve Şiirde Gerçeklik Deneyimi
Psikoz; sanrı, varsanı, dezorganize düşünce ve davranış ile negatif belirtiler gibi farklı görünümlerle ortaya çıkabilen klinik bir deneyim alanıdır (American Psychiatric Association 2022). Ancak bu belirtiler yalnızca birbirinden bağımsız belirti kümeleri olarak yorumlanamaz. Kişinin dünya, kendilik ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin dönüşümünü de yansıtır.
Fenomenolojik psikiyatri bu nedenle psikozu yalnızca yanlış inançlar veya algı hataları üzerinden açıklamak yerine yaşanan dünyanın bütünsel yapısındaki bir değişim olarak değerlendirir. Öznenin kendisini dünyanın doğal bir parçası olarak hissetmesi, olayların olağan anlamını sezmesi ve başkalarıyla paylaşılan gerçekliğe kendiliğinden katılması farklılaşabilir (Parnas 2003). Psikotik deneyimde gerçeklik özne açısından yok olmaz. Daha çok alışılmış anlam ve önem ilişkileri yeniden düzenlenir. Apophänie (apofani) evresinde gündelik olaylar ve çevresel uyaranlar olağan bağlamlarından koparak hastaya özel anlamlar taşıyan göstergeler hâline gelir. Birey, sıradan bir bakış, ses veya rastlantıyı doğrudan kendine yönelmiş özel bir işaret olarak deneyimlenebilir (Mishara 2010). Fakat bu yeni anlamlandırma, ortak doğrulama ve müzakere süreçlerinden uzaklaşmaya neden olabilir.
Çağdaş bilişsel psikiyatri ve bilişsel sinirbilim, zihnin dış dünyayı edilgin biçimde kaydetmediğini; duyusal verileri önceki deneyimler, beklentiler ve bağlamsal bilgiler doğrultusunda sürekli yorumlayarak anlamlandırdığını kabul eder (Friston 2010, 127–132; Clark 2013, 181–186). Şizofreniye ilişkin güncel öngörücü işlemleme (predictive processing) modelleri de gerçeklik deneyiminin, duyusal girdiler ile önceki beklentiler (priors) arasındaki dinamik etkileşim sonucunda oluştuğunu ileri sürüyor (Adams et al. 2013, 2–6). Bu çalışmalar estetik deneyimi açıklamayı amaçlamamakla birlikte, zihnin gerçeklikle kurduğu ilişkinin etkin ve sürekli yeniden düzenlenen bir süreç olduğunu göstermeleri bakımından bu çalışmanın kuramsal çerçevesine önemli bir kavramsal zemin sunar.
Şair de şiirde, şiirin evrenine özgü bir gerçeklik kurar. Fakat burada zorunlu olarak gerçeklikten kaçma veya gerçekliği yitirme durumu yoktur. Şiir, gündelik dilin sınırlarını dönüştürerek gerçekliğin farklı katmanlarını görünür kılan estetik bir dil etkinliğidir. Metafor, çağrışım, çok anlamlılık ve ses örgüsü gibi şiirsel araçlar gerçekliği ortadan kaldırmadan onu yeni anlam ilişkileri içinde kurar.
Paul Ricoeur’ün metafor kuramı, şiirsel dilin gerçekliği gizlemekten çok onu yeni ilişkiler içinde yeniden görmeyi mümkün kıldığını gösterir. Metafor yalnızca sözcüklerin yer değiştirmesi değildir. Dünyanın farklı biçimde kavranmasını sağlayan bir anlam genişlemesidir (Ricoeur 1977). Şiir böylece alışılmış anlam örüntülerinin dışına çıkar ve yeni yorum olanakları üretir. Sözcükler gündelik anlamlarından bütünüyle kopmaz fakat aralarındaki ilişkiler değiştikçe dünyanın deneyimlenme biçimi de dönüşür.
Bu dönüşüm bütünüyle kapalı ve öznel bir dil meydana getirmez. Şiirin paylaşılabilirliği farklı derecelerde gerçekleşebilse de okur, ortak dil, kültür ve deneyim aracılığıyla şiirin önerdiği anlam dünyasına katılabilir. Şiirsel anlam belirsizleşebilir ve çoğalabilir ancak bu belirsizlik, anlamın bütünüyle özel bir yaşantının içine kapanması anlamına gelmez.
Psikoz ile şiir arasındaki analitik benzerlik, her iki durumda da alışılmış anlam ilişkilerinin yeniden düzenlenmesinde ortaya çıkar. Temel ayrım ise bu düzenlemenin ortak deneyime açılma biçimindedir. Psikotik deneyimde özne için gerçek olan anlam örgütlenmesi, ortak doğrulama alanından uzaklaşabilir. Şiirde ise anlam çoğalmasına ve dönüşmesine rağmen okurla paylaşılabilir bir estetik ilişki kurulmaya devam eder.
Bu ayrım, şiiri psikiyatrik bir olguya indirgemeyi engellediği gibi psikozu da estetik bir ayrıcalık olarak romantize etmenin de önüne geçer. Dolayısıyla karşılaştırmanın merkezine “olağandışılığı” değil gerçekliğin hangi koşullarda paylaşılabilir ve yorumlanabilir hâle geldiği sorusunu yerleştirmek gerekir.
Analitik Çerçeve
İnsan, dünyayı yalnızca algılamaz. Algıladığı dünyayı anlamlandırır, yorumlar ve yeniden kurar. Gerçeklik duygusu algı, bellek, dil, beden, toplumsal etkileşim ve kültürel deneyimin birlikte işlediği dinamik bir süreç içinde oluşur. Bu nedenle gerçeklik, dış dünyanın edilgin biçimde zihne yansıyan bir kopyasından ibaret değildir.
Maurice Merleau-Ponty’nin bedenlenmiş algı anlayışı, insanın dünyayla ilişkisini dışarıdan gözlemleyen bir bilinç olarak değil dünyanın içinde yaşayan ve onunla sürekli etkileşim kuran bir özne olarak düşünmeyi mümkün kılar. Deneyim, beden, algı ve çevre arasındaki süreklilik içinde biçimlenen yaşantısal bir bütünlüktür (Merleau-Ponty 2012). Bu anlayış, psikoz ve şiirde gerçeklik deneyiminin nasıl dönüşebildiğini tartışmak için ortak bir düşünsel zemin sağlar.
“Gerçekliğin yeniden örgütlenmesi” kavramı, gerçekliği oluşturan nesnelerin zorunlu olarak değişmesinden çok, bu nesneler arasındaki algısal, dilsel ve kültürel ilişkilerin yeniden düzenlenmesini ifade ediyor. Bu yaklaşım, gerçekliğin bütünüyle öznel bir kurgu olduğu düşüncesini de insana değişmez ve tümüyle nesnel biçimde verildiği görüşünü de benimsemiyor. Gerçekliğin insan deneyimi içinde sürekli yeniden anlamlandırıldığını ve bu anlamlandırmanın ortak yaşantıyla kurduğu ilişkinin belirleyici olduğunu savunuyor.
Birinci Boyut: Paylaşılabilirlik
Paylaşılabilirlik, oluşturulan anlam dünyasının başkaları tarafından ilke olarak paylaşılabilir, tartışılabilir ve yorumlanabilir olup olmadığını değerlendirmeye yarayan analitik bir boyuttur. Burada paylaşılabilirlik, herkesin aynı anlamda uzlaşması demek değildir. Bir anlamın ortak dil ve kültürel bağlam içinde müzakereye açık kalmasıdır.
Daha önce de belirtildiği üzere şiirde anlam, şiirin kendine özgü dil evreninde dönüşüp çoğullaşırken belirsizleşebilir ve farklı yorumlara açılabilir. Buna rağmen şiir okurla ortak dil, biçim ve kültürel çağrışımlar üzerinden ilişki kurmayı sürdürür. Psikotik deneyimde ise özne için gerçek ve anlamlı olan örgütlenme kimi zaman ortak doğrulama alanından belirgin biçimde uzaklaşabilir. Burada söz konusu olan bireysel yaşantının değersizleştirilmesi değil, bu yaşantının ortak gerçeklikle kurduğu ilişkinin farklı biçimde örgütlenmesidir.
İkinci Boyut: Diyalojiklik
Mihail Bahtin’e göre anlam, tek bir bilincin sınırları içinde kapanan bir yapı değildir. Her söz, önceki ve sonraki sözlerle kurduğu diyalojik ilişki içinde anlam kazanır (Bakhtin 1981, 276–277, 280–282). Bahtin bu yaklaşımı esas olarak roman üzerinden geliştirmiştir. Dolayısıyla burada, doğrudan bir şiir kuramından değil diyalojizm kavramının şiirsel metne ihtiyatlı biçimde uyarlanmasından söz edilebilir.
Diyalojiklik, şiirde anlamın yazar, metin, okur ve kültürel bağlam arasında kurulan çok katmanlı etkileşim içinde oluşmasını ifade eder. Şiir farklı söylemleri, sesleri ve bilgi alanlarını bir araya getirebilir ve bunları tek bir açıklamaya indirgemeden karşılaştırabilir. Gerçeklik bu ilişkiler içinde sürekli yeniden yorumlanan bir deneyim alanı olarak belirir.
Bu iki boyutla şiirlere yaklaşırken şu soruların izini süreceğiz: Şiir, gündelik gerçekliğin hangi ilişkilerini dönüştürüyor? Kurduğu anlam dünyasını okurun katılımına nasıl açıyor? Şiirdeki anlam tek bir merkez tarafından mı belirleniyor, yoksa farklı seslerin, imgelerin ve söylemlerin ilişkisi içinde mi doğuyor? Dönüşen, dünyanın nesneleri mi, yoksa bu nesneleri algılama ve birbirleriyle ilişkilendirme biçimimiz mi?
Şiir Çözümlemeleri
Edip Cansever: Duyular ve Canlılar Arasında Dolaşan Gerçeklik
İkinci Yeni’nin güçlü ve özgün şairlerinden olan Edip Cansever, alışılmamış bağdaştırmalar, soyut anlatım ve dilsel oyunlarla anlamı geri planda tutup mantıksal bağı zayıflatarak gerçekliği doğrudan temsil etmekten ziyade onu farklı duyusal ve varoluşsal ilişkiler içinde yeniden kurar. “Başım Dönüyor İkimizden” şiiri, bu bakımdan açıklayıcı bir örnek:
“Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin
Ön dişleriyle belli belirsiz
Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan
Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz
Evet mi hayır mı pek anlamadan.” (Cansever 2020, 225)
Şiir, gündelik deneyimin sınırlarını zorlayan imgelerle ilerlemesine rağmen okuru ortak bir anlam alanının dışına itmez. Şiirde ses, beden, hayvan, doğa ve insan sürekli yer değiştiren ilişkiler içinde yeniden anlam kazanır. Cansever, gerçekliği alışılmış biçimiyle temsil etmeye çalışmak yerine gerçekliği kuran ilişkileri yeniden düzenleyen bir dil kurar. Şiirde geçen hiçbir sözcük tek başına olağan anlamından bütünüyle kopmaz. Çocuk yine çocuk, ekmek yine ekmek ve martı yine martıdır. Şiirsel evrende nesneler dönüşmemiştir. Dönüşen onların birbirleriyle kurduğu ilişkilerdir. İlk dizede ses, sesin niteliğini açıklamada kullanılmasına alışık olunmayan bir mecazla, çocukların ekmek yemesiyle tanımlanır. Ses, çocukların ön dişleriyle ekmekten kopardıkları küçük parçaların ritmi, kırılganlığı ve gündelik sıcaklığıyla birlikte düşünülür. İşitmeye ait bir deneyim, bedensel ve yaşamsal bir hareketle ilişki kurar. Böylece şiir, duyular arasında yeni geçişler kurarak gündelik gerçekliğin parçaları arasında daha önce var olmayan yeni bir yakınlık oluşturur. Böylece gerçeklik nesnelerin ayrı ayrı tanımlandığı bir alan olmaktan çıkarak birbirlerine temas ettikleri canlı bir ilişkiler ağına dönüşür.
Gerçeğin bu yeniden örgütlenme biçimi, “Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan” dizesinde bir adım daha ileriye götürülür. Gündelik düşüncede “hiç olmayan”dan geriye bir şey kalmaz. Şiir, mantığın kesinliğini bozmaya çalışmaz bunu yaparken. Onu estetik bir düzleme taşır ve “hiç olmayan”, mutlak bir yokluk olmaktan çıkar ve geride bir martının kalabileceği şiirsel bir imkân alanına dönüşür. Hemen ardından gelen “Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz” dizesi, ilk bakışta önceki imgeleri açıklayan bir gerekçe gibi görünse de buradaki “çünkü”, mantıksal bir neden-sonuç bağı kurmak yerine şiirin ilişkisel akışını sürdürür. “Biz” zamiri, önceki dizelerde birbirine yaklaşan ses, çocuk, ekmek ve martı arasında dolaşan anlam hareketinin insanî düzlemdeki karşılığı hâline gelir. Böylece özne, şiirin başında hazır bulunan bir merkez olmaktan çıkar ve imgeler arasında kurulan ilişkinin içinden doğan bir oluş hâline gelir. “Evet mi hayır mı pek anlamadan” dizesiyle şair, şiirin birinci beşliğindeki ilişkisel yapıyı tamamlar.
“Ne biçim bir sestir şu bizim dalgınlığımız
Bir tayın dişinde ince taflan
Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının
Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından
Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının.” (Cansever 2020, 225).
Bu dizeleriyle şair, gerçekliği, canlılar ve bedenler arasında kurulan dolaşımsal ilişkiler aracılığıyla yeniden örgütlemeye devam eder. Şiirin dikkati, imgeler arasında sürekli hareket eden yaşamsal bağlara yönelir. Tay, taflan, kadın bedeni, kedi ve gece kuşları birbirinden bağımsız varlıklar değildir şiirde. Birbiriyle ilişkili aynı canlılık deviniminin farklı uğraklarıdır. Dolayısıyla şiir, dünyayı temsil etmekten çok, dünyanın kendi içindeki görünmeyen bağlantılarını görünür kılan estetik bir düzen kurar.
Bu düzenin merkezinde yer alan “Bir tayın dişinde ince taflan” dizesinin imgesel yapısı, ilk okumada pastoral bir ayrıntı gibi görülebilir. Fakat burada taflan, dört mevsim yeşil kalan yaprakları ve olgunlaşırken kırmızıdan siyaha dönen meyveleriyle, doğadaki sürekliliğin ve dönüşümün taşıyıcısıdır. Tayın dişleri arasında hafifçe salınan ince taflan dalı, bu dönüşümü durağan bir görüntü olmaktan çıkarır ve canlılığın ritmini taşıyan hareketli bir imgeye çevirir. Şair, dalgınlığı doğadaki bu titreşim ve devinim içinde duyulur kılar. “Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının” dizesiyle de bu imgesel duyuş bedene taşınır. Şiir, taflan ile kadın bedeni arasında açık bir benzetme kurmaz ama dizelerin dizilişi, okurun bu ikisi arasında çağrışımsal bir ilişki kurmasına neden olur. Taflan meyvesinin kırmızıdan siyaha uzanan olgunlaşma çizgisi ile “az yaşlı bir kadın”ın bedeninde zamanın bıraktığı izler arasında sessiz bir akrabalık kurulur. Bu akrabalık, benzetmenin açıklığıyla değil çağrışımın açıklığıyla işler. Böylece doğadaki olgunlaşma ile insan bedenindeki değişim, ortak bir yaşamsallığın iki farklı görünümü hâline gelir.
Bu noktada şiirde olan şey, bir metafor kurmanın ötesine geçer. Şiirde doğa, insan bedenini temsil etmez. İnsan bedeni de doğanın alegorisine dönüşmez. Her ikisi de yaşamın aynı dönüşüm yasasına bağlı farklı varoluş biçimleri olarak ilişkilendirilir. Gerçekliğin yeniden örgütlenmesi, tam da burada gerçekleşir: Gündelik algıda birbirinden ayrı düşünülen doğa ile beden, aynı dönüşüm ritmi içinde okunmaya başlanır. Şiir, nesneleri değiştirmeden nesnelerin ait olduğu ontolojik alanlar arasındaki sınırları geçirgenleştirir.
Şiirin son iki dizesinde “Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından / Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının” bu dolaşım iyice genişler ve kadın bedeninde hissedilen sıcaklık, kedinin ağzındaki nefese, oradan da gece kuşlarının iç çekişine doğru yayılır. Böylece ısı, nefes ve ses artık bir canlıya ait olmaktan çıkar ve canlılar arasında dolaşan ortak bir yaşamsal akış niteliği kazanır. Şiir ne doğayı insanlaştırır ne de insanı doğalaştırır; sadece aynı duyumsal dolaşım içinde ikisini yeniden ilişkilendirir. Dolayısıyla şiirde gerçeklik, neden-sonuç zinciri üzerinden örgütlenmez. Duyular, bedenler ve canlı varlıklar arasında dolaşan ilişkinin ritmiyle ve canlılığın farklı biçimleri arasında kurulan duyusal süreklilik üzerinden örgütlenir. Bu ritmi izleyen okur yeni bir dünyanın içine girmez. Aynı dünyanın daha önce fark etmediği ilişkiler ağına girer.
Paylaşılabilirlik açısından bakıldığında şiirin imgeleri tek bir açıklamaya kapanmaz fakat çocuk, ekmek, martı, tay, taflan ve kedi gibi ortak deneyime ait unsurlar okurun çağrışım kurmasına olanak verir. Diyalojiklik ise burada farklı kurumsal söylemlerin karşılaşmasından çok duyuların, bedenlerin ve canlılık biçimlerinin birbirine cevap veren hareketinde ortaya çıkar. Okur bütünüyle başka bir dünyaya değil aynı dünyanın daha önce fark etmediği ilişkiler ağına girer ve şiir dünyanın kendisini değil onun deneyimlenme biçimini değiştirir.
Lâle Müldür: Söylemler Arasında Kurulan Çoğul Gerçeklik
Lâle Müldür şiirinde gerçeklik tek bir söylem alanı içinde kurulmaz. Şiirlerinde uzaydan, astronomiden, kuantumdan tasavvufa hemen her konuyu işleyebilir. Bu çalışma kapsamında inceleyeceğim “Ma Belle Époque” şiirinde de din, astronomi, sanat tarihi, müzik, coğrafya ve kişisel bellek aynı anlatı ekseninde buluşturur Müldür. Ancak bu söylemler, birbirini açıklayan ya da hiyerarşik biçimde düzenleyen bir yapı oluşturmaz. Her biri kendi anlam yükünü koruyarak şiirin çok katmanlı dokusundaki yerini alır. Bu nedenle şiirde oluşan anlam, tek bir merkezin ürünü olmadığından farklı söylemlerin karşılaşmasından doğan diyalojik bir hareket olarak okunabilir.
“sevgiden söz etme bana… daha önce ağladım o ismi…
bir uzaklıktı beni yıkan… bu küller bu yanık izleri bir
cehennemin yaşandığına tanıklık edebilirdi eskiden…
mor tülden eldivenler giyiyorum oysa şimdi…
her kadın bir süpernovadır diyorum ve iki resim
arasında yatıyorum… biri kuran beni biri yıkan…
yıkanın henüz ne olduğunu bilmiyorum… ama ışık
yıllarıyla geldi kuran… mercan adaları agatlar
ve pavanlarla geldi… gümüş bir kuğu gibi süzüldü
yıkık kentime… onsuz boş bir evim şimdi………” (Müldür 2020, 82)
Şiirin açılış dizesi “sevgiden söz etme bana”, doğrudan başka bir sese yönelmiş bir hitap ve şiir, daha ilk dizede tek sesli bir monolog olmaktan çıkarak görünmeyen bir muhatabın varlığıyla diyalojik bir özellik kazanıyor. Ardından gelen “daha önce ağladım o ismi” dizesiyle aşkı belirli bir kişinin ötesine taşıyor şair ve bellekte iz bırakan bir sözcüğe dönüştürüyor. Buradan şiirin öznesinin, sadece kendi iç dünyasını anlatmadığı, geçmişte söylenmiş sözler, hatırlanan isimler ve artık öznenin dünyasında bulunmayan seslerle konuşmaya devam ettiği anlaşılıyor.
Bu diyalojik yapı, “bu küller bu yanık izleri/ bir cehennemin yaşandığına tanıklık edebilirdi eskiden…” dizeleriyle yeni bir katman kazanıyor. Çünkü “Cehennem” sözcüğü yalnızca dinsel bir göndermeyi çağırmıyor şiirde, kültürel belleğin taşıdığı güçlü bir söylemi de çağırıyor. Ancak Lâle Müldür bu söylemi, şiirde dinî bir hakikati doğrulamak için kullanmıyor. Cehennem, burada kişisel yıkımın diliyle dinî anlatının aynı imgesel düzlemde karşılaşmasına imkân veren bir kavşak olarak beliriyor. Şiir, dini bireysel deneyime indirgemediği gibi bireysel deneyimi de dinî söylem içinde eritmiyor böylece. İki söylem birbirini dönüştürmeden yan yana var olabiliyor.
Burada şiirin gerçekliği yeniden örgütleme biçimi de görünür hâle geliyor. Şiirde zaman doğrusal olarak ilerlemiyor. “Eskiden” ve “şimdi” arasındaki geçiş kronolojik bir değişimi ifade etmiyor şiirde. Belleğin farklı katmanları arasında gidip gelen bir hareketi ifade ediyor. Küller ve yanık izleri geçmişe aitken mor tülden eldivenler bugünün nesnesi. Fakat Müldür, şiirde bu iki zamanı birbirinden ayırmaz. Geçmiş ile şimdiyi, aynı algısal yüzey üzerinde üst üste bindirir. Bu da gerçekliğin, kronolojik zaman yerine belleğin kurduğu ilişkiler üzerinden yeniden örgütlenmesini sağlar.
Gerçeği yeniden örgütleyen bir diğer güçlü dize ise şiirin merkezindeki “her kadın bir süpernovadır” dizesi. Süpernova, astronomide bir yıldızın yaşam döngüsündeki büyük patlama anlamındadır. Müldür, bu bilimsel kavramı teknik anlamıyla kullanmıyor şiirinde. Kadın deneyiminin imgesel alanına taşıyor. Kadını astronomik bir nesneye indirgemediği gibi bilimsel kavramı da tamamen mecazlaştırmıyor. Her iki söylem de kendi anlam ufkunu koruyarak yeni bir ilişki kuruyor ve şiirde bilim ve kişisel deneyim arasında beklenmedik ama paylaşılabilir bir anlam köprüsü inşa ediliyor.
Bu diyalojik hareket, “iki resim/ arasında yatıyorum… biri kuran beni biri yıkan…” dizelerinde çok daha belirgin. “Resim”, sadece plastik sanatlara ait bir nesne değil çünkü. Öznenin kendisini kurduğu iki farklı varoluş imkânını da temsil etmekte. “Kuran” ve “yıkan” sözcükleri, şiirin tamamında karşıt kutuplar olarak çalışmaz ve biri diğerini ortadan kaldırmaz. Özne, tam da bu iki güç arasındaki gerilim içinde var olur. Böylece kimlik, sabit bir öz olmaktan çıkarak farklı söylemler, anılar ve deneyimler arasında sürekli yeniden kurulan ilişkisel bir oluşa dönüşür.
Gerçekliğin yeniden örgütlenmesini en yoğun şekilde görünür kılan dizeler, şiirin son dizeleri: “ama ışık/ yıllarıyla geldi kuran… mercan adaları agatlar/ ve pavanlarla geldi… gümüş bir kuğu gibi süzüldü/ yıkık kentime… onsuz boş bir evim şimdi…”. Astronomi (“ışık yılları”), doğa (“mercan adaları”), mineralojik imge (“agat”), müzik (“pavan”), sanat ve mitik çağrışımlar (“gümüş kuğu”) aynı hareket ekseni içinde birleşiyor bu dizelerde ve öznenin “yıkık kenti”ne ulaşıyor. Ulaşılan bu kent, yalnızca bireysel belleğin mekânını temsil etmez. Uygarlığın, tarihin ve kültürel hafızanın izlerini de taşır. Şiir, bu farklı söylem alanlarını tek bir anlatıya indirgemeden, söylemlerin birbirleriyle kurduğu diyalog sayesinde öznenin iç dünyasını kurar.
Paylaşılabilirlik açısından şiir, yoğun ve kapalı çağrışımlar içerse de yorum imkânını bütünüyle ortadan kaldırmaz. Ortak kültürel ve bilimsel göstergeler, okura farklı bağlantılar kurabileceği çoğul bir anlam alanı sunar. Çünkü bu göstergeler arasındaki ilişkiler tek ve zorunlu bir yoruma bağlanmıyor. Diyalojiklik ise kişisel bellek ile din, astronomi, müzik ve sanatın söz dağarcıklarının aynı şiirsel evrende karşılaşmasıyla belirginleşiyor. Böylece anlam, tek bir merkezden üretilen kapalı bir yapı olmaktan çıkıyor ve farklı söylemlerin birbirine temas ettiği ilişkisel bir düzene dönüşüyor.
Yukarıda görüldüğü gibi, Edip Cansever ile Lâle Müldür’ün şiirleri gerçekliği farklı düzlemlerde yeniden örgütlüyor. Cansever’de dönüşüm öncelikle duyular, bedenler ve canlı varlıklar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar. Nesnelerin adları değişmez fakat aralarındaki sınırlar geçirgenleşir ve ortak bir canlılık ritmi kurulur. Müldür’de ise yeniden örgütlenme farklı söylem ve bilgi alanlarının karşılaşmasıyla gerçekleşir. Din, astronomi, müzik ve kişisel bellek tek bir açıklayıcı merkez altında eritilmeden aynı şiirsel uzamda yan yana gelir.
İki şiirde de anlam gündelik mantığın doğrusal düzenini aşar; ancak bütünüyle özel ve başkalarına kapalı bir gerçekliğe dönüşmez. Cansever ortak duyusal deneyimler, Müldür ise kültürel ve bilimsel göstergeler aracılığıyla okurun katılımına açık bir anlam alanı oluşturur. Böylece bu iki şiir, “Gerçekliğin Yeniden Örgütlenmesi” çerçevesinin farklı poetik yönelimlerde nasıl işleyebileceğini gösterir.
Sonuç
Psikoz ile şiiri yan yana düşünmek, aralarında bir benzerlik olduğu ya da aynı kaynaktan doğduklarını ileri sürmek anlamına gelmez. Aralarındaki yakınlık, kurdukları dünyanın içeriğinde değil alışılmış anlam bağlarını yerinden oynatma biçimlerinde aranabilir. Her ikisinde de gerçekliği oluşturan ilişkiler değişmekte fakat ortaya çıkan deneyim farklı.
Psikotik deneyimde dünya, kişi için farklı bir anlam ve önem düzeni içinde yeniden kurulabilir. Nesneler, olaylar ve rastlantılar başkalarının paylaşmadığı yeni bağlantılar kazanabilir ve bunun bir sonucu olarak gerçeklik, ortak doğrulama alanından uzaklaşabilir. Şiir de ise kelimeler, imgeler ve nesneler arasındaki yerleşik bağları değişir. Fakat bu şiiri paylaşıma ve okura kapalı bir dünya haline getirmez. Bu yüzden şiirde, ortak gerçeklik yitirilmez, gerçekliğin daha önce fark edilmeyen ilişkileri görünür hâle gelir.
“Gerçekliğin yeniden örgütlenmesi” sözü bu noktada anlam kazanır. Şiir, gerçeklikten kaçmaz, ona başka bir bakış düzeni verir. Bildiğimiz şeyleri alışmadığımız yakınlıklarda buluşturur, birbirinden uzak görünen sesleri ve imgeleri aynı alana çeker. Anlam da tek bir merkezden yayılan değişmez bir hüküm olmaktan çıkar ve farklı seslerin, anıların ve bilgi alanlarının karşılaşmasından doğar. Şiirin çoğulluğu, belirsizliğinden ziyade, okura birden fazla giriş yolu açabilmesinde yatar.
Edip Cansever’in şiirinde bu yeniden kuruluş, beden, doğa ve duyular arasındaki durmaksızın değişen dolaşımda belirginleşir. Lâle Müldür’de ise din, astronomi, müzik, resim, tarih ve kişisel bellek aynı şiirsel evrende karşılaşır. Cansever dünyayı duyuların içinden geçirerek dönüştürürken Müldür, kültürün ve bilginin birbirinden uzak bölgeleri arasında beklenmedik geçitler kurar. İki şairin yolları farklıdır fakat ikisi de gerçekliği olduğu gibi yansıtmakla yetinmez, onun içindeki görünmez ilişkileri harekete geçirir.
Elbette bu iki şiirden hareketle psikoz ile şiir arasındaki bütün ilişkileri açıklamak mümkün değil. Edip Cansever ve Lâle Müldür’den seçilen örnekler, ancak böyle bir okumanın hangi yönlere açılabileceğini gösterebilir. Burada psikozun, belirli bir kişinin yaşantısı veya klinik öyküsü üzerinden değil de genel özellikleriyle ele alındığını da unutmamak gerekir. Bu nedenle varılan yer, tamamlanmış bir kuramdan çok, dikkatle ilerlenmesi gereken bir düşünme yolunun başlangıcıdır. Başka dönemlerden, geleneklerden ve kültürlerden şiirler bu yolu genişletebilir, psikotik deneyimi birinci ağızdan aktaran anlatılar da iki alan arasındaki yakınlıkları ve aşılmaz ayrımları daha belirgin kılabilir.
Kısaca şiirin dönüştürdüğü şey dünyanın kendisi değil dünyayı deneyimleme biçimimizdir. Şiirin estetik gücü ortak gerçekliğin dışına çıkmasında değil, onun içinde saklı kalmış ilişkileri görünür kılmasında yatar. Psikoz ile şiirin yolları, alışılmış anlam düzenini değiştirdikleri noktada birbirine yaklaşır; fakat aynı yere varmaz. Biri ortak dünyanın sınırlarından uzaklaşabilirken diğeri, o dünyanın içindeki çoğulluğu başkalarıyla paylaşılabilir bir dile dönüştürür.
