MİNÖR EDEBİYATTAN MİNÖR SİNEMAYA YAKLAŞIMLAR  

GÜLSER KUT ARAT

MİNÖR EDEBİYATTAN MİNÖR SİNEMAYA YAKLAŞIMLAR  

İki düşünür Deleuze ile Guattari, Kafka’yı inceledikleri “Minör bir Edebiyat İçin“ adlı yapıtlarında, Minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır, der. Minör küçük, majör ise daha büyük görkemli olandır.

Minörlük ya da azınlık genellikle majör olanın yani çoğunluğun karşıtı olarak tanımlanır. Ancak Deleuze ve Guattari, toplumda azınlık olarak nitelendirilen grupların sözde çoğunluktan daha fazla olabileceğini belirtmekte ve aralarındaki farkın nicel olmadığına dikkat çekmektedir. Minör politika veya minör bir biçimde davranmak egemen siyasi sisteme muhalif olmayı değil, söz konusu sistemin içinde yer alarak onu değiştirmeyi ve dönüştürmeyi ifade eder. Bu değişim veya mevcut düzenin bozulması kaçış çizgisi, çatlak ya da çıkış olarak nitelendirilmektedir. Kaçmak vazgeçmek veyahut bir sığınak aramak değildir, daha ziyade “Yeni dünyalar yaratan olumlu bir eylemdir”. Egemen toplumsal düzene karşı etkin bir kaçış çizgisi çekmek, yersiz yurtsuz bırakmaktır. Her türlü otorite karşısında azınlık konumundaki gruplar, kendi kimliklerini etkin bir şekilde ifade edebilmek için Minör Edebiyat yaparlar.

Deleuze ve Guattari’ye göre Minör Edebiyat, yazarın yerel bir dille yaptığı edebiyatı değil, ana dilin maruz kaldığı yaratıcı muameleyi ifade eder. Minör Edebiyatı açıklamadan önce Minör/Azınlık kavramına bakmak gerekmektedir. Mesela, insan varlık olarak majördür. Genel bir varlık olarak insanın cinsiyet, kültür, ırk, ekonomi, sınıf gibi farklılıkları olduğu düşünülür. Kadın ile erkek arasında majör bir karşıtlık kurulur. Söz konusu karşıtlığa bağlı olarak kadın, erkekten farklı görülür ve minör olarak nitelendirilir. Kadın – oluş veya kadının minör olarak tanımlanmasının nedeni kadınların sayısal olarak erkeklerden azınlıkta olması değil, kadın için bir standardın olmamasıdır. Kadınlar sahip olmadıkları ama girmek zorunda oldukları bir “oluş”u mümkün kılarak yaratırlar. Bu, hem kadın hem erkek tüm insanlığı etkileyen bir kadın oluştur. O halde minör, yalnızca politik, milli ve etnik manada azınlıkları kapsamakla kalmaz aynı zamanda majörite tarafından duyumsanacak bir kavram olarak da değerlendirilir.

Deleuze ve Guattari, Kafka’dan yola çıkarak kavramsallaştırdıkları politik ve sosyal bir yazın olan Minör Edebiyat’ın ilk ve temel özelliği dilin güçlü yersiz yurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. İkinci özelliğini siyasal olması olarak açıklarlar. Dilin yersiz yurtsuzlaşması ile yakın bir ilişki içinde olan bu özelliğe göre, dil aracılığıyla bilinçaltı ifade edilen azınlık konumundaki gruplar, toplumlar veya kümeler ile ilgili politik bir edebiyat yapılır. Büyük edebiyatlarda sosyal ortam, çevre ya da geri plan olarak kullanılırken minör edebiyatta en küçük mekânlar ve her çeşit dava kişiselleşip politikaya bağlanır. Büyük edebiyatlardaki aile ve evliliğe dair meseleler, azınlık edebiyatında diğer kişisel meselerle birleşerek bir blok oluşturur. Dolayısıyla minör edebiyattaki aile üçgeni onu yapılandıran ekonomik, bürokratik hukuki ve ticari başta olmak üzere başka üçgenlerle de ilişkilidir. Azınlık edebiyatının üçüncü ve son özelliği ise bu edebiyatlardaki hemen her şeyin kolektif bir değer taşımasıdır. Yazarın söylediği ya da yaptığı hemen her şey esasen ortak bir eylemdir. Bu nedenle diğerlerinin onunla hem fikir olduğuna bakılmaksızın söylediği yaptığı şeyler politik olarak nitelendirilmektedir.

MİNÖR SİNEMA – MODERN POLİTİK SİNEMA

Minör sinemada halkın artık/ henüz mevcut olmaması gerçeği hem Batı hem de Doğu toplumları için geçerlidir. Ne yazık ki bu gerçeklik, Batı toplumlarında iktidar mekanizmaları tarafından çok iyi gizlendiği için söz konusu durum çok az kişi tarafından fark edilebilmiştir. Buna karşılık ezilen, baskılanan ve sömürülen ulusların her zaman azınlık konumunda ve bir kimlik krizinde olduğu gerçeği üçüncü dünyada açıkça görünür durumdadır. Dolayısıyla modern politik sinema, var olan bir halka hitap etmek yerine bir halkın icat edilmesine katkıda bulunur. Geleneksel ve çağdaş sinema arasındaki ikinci önemli farklılık ise minör edebiyatta olduğu gibi toplumsal alana ilişkindir. Modern siyasi sinemada kamusal ve özel alan ayrımı silinmekte ve bu doğrultuda bireysel bir mesele doğrudan siyasallaşabilmektedir.

Minör sinemalar, ilettikleri mesajların içeriği açısından değil, sesi öznenin yerine anonim bir söyleme yerleştirdikleri için politiktirler. Martin Jones bu sinemalardaki karakterler için sıcak ve güvenilir bir ailenin lüks olduğunu belirtmektedir. Minör sinemalardaki karakterler toplumu kontrol altında tutan güçler tarafından sürekli gözetim altında tutulur. Bu yüzden karakterlerin aileleriyle yaşadıkları evlerde öğrendikleri bazı değerleri ve eylemleri kamusal alandaki yaşamlarına aktarmaları çoğu zaman mümkün değildir.

Deleuze, modern siyasi sinemanın son özelliğini açıklarken azınlık konumundaki bir yönetmenin karşısında kültürel açıdan iki kez sömürgeleştirilmiş bir halk olduğunu ifade eder. Söz konusu bu halk, hem başka yerden gelmiş öyküler aracılığıyla hem de sömürgecilere hizmet eden kendi mitleri tarafından kolonileştirilir. Diğer bir ifadeyle Minör Sinema, klişeleri yeniden üretmeye de onlara olumlu önyargılarla karşı çıkmaya da direnir. Çünkü bu iki unsur halkın sömürgeleşmiş imgesini yaratır. Bu durum yeni bir halkın ortaya çıkmasına olanak sağlamak yerine, sömürülmüş halk imgesini dondurarak gelecekte başka bir şeye dönüşmesini önler. Oysa modern siyasi sinema, karakterleri çeşitlendirerek halkın kimliğinin daima değişeceğini gösterir.

“MUTLULUK” FİLMİ

Zülfü Livaneli’nin (1997) aynı adlı romanından 2007 yılında Abdullah Oğuz tarafından sinemaya uyarlanan “Mutluluk” filmini Minör Sinema bağlamında değerlendirebiliriz.

Minör Sinemanın belirleyenlerinden biri özel ve kamusal alan ayrımının ortadan kalkmasıdır. Güvenilir bir yuva, minör özellikler içeren filmlerin kahramanlarının sahip olamayacağı bir lüks olarak görülür. Bu karakterler toplumun kıyısında kalmış alanlarda yaşarlar. Değinilmesi gereken bir diğer konu, filmin merkezinde duran aile içi şiddet ve töre cinayeti meseleleridir. Pek çok Akdeniz ülkesinin ve Doğu toplumunun olduğu gibi Türkiye’nin de önemli iki politik sorunu Meryem’in bireysel hikâyesi ile anlatılır. Bu durum, Deleuze’un modern politik sinemanın özelliklerini açıklarken ifade ettiği üzere, özel yaşamın doğrudan politikleşerek “yaşam ya da ölüm hükmüne” götürdüğü düşüncesini ortaya koyar.

Mutluluk filminde her ne kadar Meryem’in kişisel yaşamı anlatılıyor gibi görünse de arka planda ülkenin öne çıkan politik meselelerinin işlendiği görülür. Filmin sonunda Meryem’in kendisini olduğu gibi kabul edecek bir erkekle kavuşması beklentisi, kapanışta okunan Meryem’in mektubuyla boşa çıkar. Meryem’in bundan sonra ne olacağı sorusunun cevabı bilinmez.

Modern politik sinema, sömürülen ve baskı altına alınan halkların sinematografik ifadesi olarak tanımlanabilir. Modern politik sinemanın ilk özelliği söz konusu halkın henüz ya da artık mevcut olmamasıdır. Edebiyatta olduğu gibi Minör sinemada bir ulusun, ailenin ya da kişinin bireysel sorunları anlatı içerisinde siyasallaşır. Bu politikleşme özel alan ve kamusal alan arasındaki sınırların da ortadan kalkmasına neden olur. Böylece bireysel bir sorun doğrudan doğruya halkı ilgilendiren politik bir meseleye dönüşür. Minör sinemanın son özelliği de kimliklerin sürekli değişip dönüşmesine ve çoğullaşmasına olanak sağlamasıdır.

Deleuze bu özellikleri sıraladıktan sonra üçüncü dünyadan bazı yönetmenlerin filmlerinin modern siyasi sinemayı örnekleyebileceğini ifade eder.

Öncelikle; Alain Resnais, Jean- Marie Straub gibi isimler modern simanın en önemli politik yönetmenleri olarak nitelendirilir. Uluslararası sinemadan Yılmaz Güney, Pierre Perrault, Glauber Roocha, Ousmane Sembene gibi yönetmenleri modern politik sinemanın en önemli temsilcileri arasında sayabiliriz.

Türk sinemasına bakıldığında ırk, etnik, sınıf, ekonomik ve toplumsal cinsiyet açısından Minör sinema kapsamında değerlendirilebilecek birçok film yapıldığı görülmektedir.

Ülkemiz sinemasından “Genco ve Veşarti”- yönetmen Ali Kemal Çınar, “Hayaletler”- yönetmen Azra Deniz Okyay, “ Bereketli Topraklar Üzerinde”- yönetmen Erden Kral yer alır.