BURÇİN MAYA ÇANKAYA
BİR ZAMAN HATASI
Caddenin karşısındaki asırlık ağaçlara şöyle bir baktı. Son bir kuvvetle iki ağır torbayı yüklendi. Hızla geçen araçların arasından ona bir vaha gibi görünen durağa güçbela canını atıverdi. Banka yöneldi ve mendiliyle ağzını silmekte olan adama dönerek:
“Geçti mi?” diye sordu. Umutsuzca başını iki yana salladı adam. Yüzünde yavaş yavaş solan hayat ışığının dirençsiz gölgesi seziliyordu. Elinde hastaneden ya da belki bir görüntüleme merkezinden alınmış gibi görünen büyükçe bir zarf tutuyordu. Adam usulca zarfı yanındaki boşluğa koyup bu kez kendisi sordu:
“Hastaneden mi?”
Kadın şapkasını çıkarıp:
“Hayır beyefendi, kuaförüm ben.” dedi. Başıyla karşı caddeyi işaret ederek;
“Şurada dükkânımız var. Annemle beraber çalışıyoruz.”
Adam incecik dudaklarına belli belirsiz yerleşen bir gülümsemeyle cevap verdi. Hemen ardından kısa ama ardı kesilmeyen bir kuru öksürük dalgasına tutuldu. Kadın büyükçe kol çantasını kucağından indirip aralarına koydu. Ayaklarını uzatıp yola bakmaya başladı.
Sustular. İkisi de önlerinden geçen kalabalığa bakıyorlardı. Beklerken iki yolcu arasında bir yakınlık duygusu filizleniyordu. Tıpkı bir akar suyun kenarında kalakalmış gibi, önlerinden geçip giden hayata, bir ekrandan izlercesine bakıyorlardı.
Bütün dikkatlerini bakışlarına verdiklerinden olsa gerek dışarıdan gelen sesler de susmuştu sanki.
“Duyuyor musunuz?” dedi adam.
“Ya siz?” dedi kadın. İkisi de cevaplarından korkarak sustular.
Beklenen gelmiyordu bir türlü. Kadın göz ucuyla bankın yanına koyduğu torbalara baktı. Kirli havlularla dolu iki büyük çantayı taşımak zor oluyordu ama bozulan çamaşır makinesi yüzünden havluları eve götürüp yıkamaları gerekiyordu. Her yerde “ekonomik darboğaz” konuşuluyordu. Buna karşılık her zamankinden çok müşteri geliyordu.
Yüzünü yola çevirdi. Düşündü. Annesi “Unutma sakın!” diye seslenmişti özellikle. Ama tam kapıdan çıkarken yine o şarkı peşine takılmıştı. “Bir zaman hatası anladım, yanlış yerde, yanlış bir kadın…” diye devam eden o şarkı… Bu şarkıyı duyunca yine, yine…
Yanındaki adam da duyuyor muydu yoksa? Onu mu sormuştu? Kafasının içinde çalan şarkıyı da artık…
Sessizlikten korkuyorum/neden/ nedenini bilmiyor muyum/ nedensiz sonuç olmaz diyordu annem/ kafamın içinde şarkılar var/ardı ardına çalıyor/o kadının hüzünlü sesi/dinleme bunları diyordu annem/hep onlar üzüyor seni/Zamanını çalıyorlar/hayatın geçiyor/geçip gidiyor önünden
Tabloya baktı. Dijital ekranda yazılar okunmuyordu, ekran bir açılıp bir kapanıyordu. Sinirlendi. Hırsla banka oturdu.
“Geçmedi bir türlü.” Yine umutsuzca başını salladı adam. “Bir kere de zamanında olsun.”
Avuçlarının içine bakıyordu. Kadın da baktı.
Zamanın “o zaman” olduğu, nasıl anlaşılıyordu ki? Böyle otobüs duraklarında olduğu gibi bir tarife olsaydı elinde, o zaman, işte o zaman…
Yola baktı yeniden. Sabah röfleye gelen kadın dükkândan çıkıyordu. İşlem çok güzel olmuştu, fönü de harikaydı, saçları ışıl ışıl parlıyordu. Ruj tazelenmiş, omuzlar dik, göğüs ileride, özgüven yükselmiş. “Sarı saç etkisi” diye düşündü. Saçın böyle kısacık bir anda insanları değiştirme gücünü seviyordu. Dibi gelmiş, tokalarla sıkıştırılıp kafaya gelişigüzel tutturulmuş saç tellerine renk vermek, düz saçları kıvırcık, kıvırcık saçları düz yapmak insanlara geçici de olsa bir hayat enerjisi veriyordu. Bir insanın kendini beğendiği o aynaya bakış anına şahit olmak keyfini seviyordu. Sanki onlara gizli bir güç bahşetmiş hissine kapılıyordu. Gerçi Külkedisi gibi, bunun da kısa bir zaman için olması can sıkıcıydı ama olsun.
Röfleli kadın hafifçe başını çevirerek saçlarını geriye attı ve hemen kapının önüne yanaşan arabaya bindi. İşte zamanlama böyle olmalıydı. Zamanında o da kapıya gelen arabaya binseydi, “annemi bırakamam” demeseydi.
“Bir zaman hatası, anladım…”
Şimdi kirli havlularla dolu çantalarla eve giderken geçmişini de tüm kirlerinden temizleyip arındırmak istedi. Hayali bile güzeldi. Üzüntüler, bitmeyen yaslar, sabırsız geceler hayalinin sularında foşur foşur yıkanıp silinse… Hiç söylenmemesi gereken o “Asla”lar, “imkânsızlar” hızla suyun girdabına kapılıp gitseler.
Nasıl kokardı?
Mis gibi kullanılmamış zaman kokardı, mutlaka bir kokusu vardı bunun ama henüz bilinmiyordu belki. Her geçen gün burnunun dibinde olan ve çoğu insanın hiç fark edemediği bir gerçeklik, bir kuantum keşfiyle birdenbire görünür oluyordu. Yeni bir bakışla başka anlamlar kazanan eski gerçeklikler.
Kuru, kesik öksürükleri ardı ardına diziyordu adam. Öksürük biraz kesilince doğrulup yola bakıyordu. Kalabalık usul usul yoğunluğunu yitiriyordu. Kornalarla birbirine bağlanmış bir düğün konvoyu ortalığı yıkıp geçti. Adam bu hızlı, neşeli ve kontrolden çıkmış kalabalığa gülümsüyordu, konvoy yan sokağa dönene kadar gözlerini ayırmadan izledi.
Neden yalnızdı bu adam? Onunla beraber hastaneye gidecek kimsesi yok muydu? Yine de nasıl gülümseyebiliyordu?
bırakamam annemi/ o yalnız yapamaz/asla yalnız kalamaz/seni seviyorum ama/o zaman düğün de olmaz/ imkânsız /bu şehirden ayrılamam/ bir zaman hatası çalıyor/ belki başka bir hayatta/ düşünme bunları diyor annem/hayat geçip gidiyor
Annesini bıraksaydı, kendisi bir konvoyla çıkıp gitseydi, annesi burada yapayalnız bekleyen bu adam gibi olmayacak mıydı? Peki adam niye gülümsüyordu?
Annesini bırakmamıştı. Aynı evde, aynı iş yerinde ama herkes kendi yalnızlığında. Her yerde, hemen hemen her zaman birlikte ama hep ayrı. Kendi yalnızlık ülkesinde, kendi düşleriyle …
Akşam serinliği tenini ürpertti birden, çınarın yaprakları arasından kendine yol bulan bir ışık hüzmesi yüzüne düştü. İyice yorulmuştu. Gözlerini kısıp arkasına yaslandı. “İstediğin gibi olamazdım” diyordu şarkıdaki kadın. “İstediğin gibi…”
Kendisi ne istiyordu peki?
Öksürük dizisi yine başladı. Ancak bir gariplik vardı, bu ses…Kafasını kaldırmaya çalıştı. Hayal meyal onu gördü: Kendisini… Yaşlı adam gitmiş, yerine elinde beyaz bir mendil, aynı kuru, kesik ama daha ince, kırılgan bir öksürükle sarsılan o kadın. Boz bir sarıya dönmüş bir parça saçı, çökük yanakları, aynı lacivert hırkası üstünde, annesinin fotoğrafı elinde, bankta, yanında oturuyor. Hastaneye yalnız gitmek zorunda kalan kim olacaktı?
Bir motor vızıltısının yaklaşan sesiyle irkilip toparlandı. Yolda kırmızı bir vosvostan başka hiç araba yoktu. Arabada neşe içinde şarkı söyleyen üç genç kız vardı, akşamla çöken ıssızlığa inat bağıra bağıra çalan şarkıya eşlik ediyorlardı.
“Bir sonraki otobüsü bekleyeceğiz. Önceki erken geçmiş olacak.” dedi adam. Arkasına yaslanır yaslanmaz başlayan kuru öksürüğe teslim oldu.
“Bir sonrakine” diye mırıldandı kadın. Annesinin neyi unutmamasını tembihlediğini hatırlayamadı.
Peşini bırakmayan melodiyi yalnızca kendisinin duyduğundan emindi artık.
