YUSUF ÇOPUR
EYLÜL GELİNCE HATIRLADIĞIM ÇOCUK
Turgut Uyar’ın “Eylül toparlandı gitti işte” dizesi bana hep çok sahici gelmiştir. Bu dizeyi her okuduğumda annemin vedasını, yurdun koridorlarını ve ağladığını belli etmemeye çalışan o çocukları hatırlarım.
YUSUF ÇOPUR
Kimi aylar vardır; onların yeri sadece takvimdedir. Gelirler, geçerler ve geride belirgin bir iz bırakmazlar. Kimi aylarsa geçip gitmez. İnsanın içine yerleşir ve yıllar sonra bile hiç beklenmedik bir anda kendini hatırlatır. Eylül, benim için hep böyle bir ay oldu. Bunun nedenini düşündüğümde aklıma önce çocukluğum geliyor. Eylülü önce kitaplarda, şiirlerde, romanlarda ya da şarkılarda tanımadım. Ben eylülü önce İncirli köyündeki ilkokul günlerinde kavuşmak, yatılı okul yıllarında ise ayrılmak olarak tanıdım.
İncirli köyünde ilkokula gittiğim yıllarda eylül; arkadaşlarıma, öğretmenlerime ve oyunlarımıza kavuşmak demekti. Siyah önlüklerimizi giydiğimizde, sanki hayat da bizimle birlikte yeniden başlardı. Eylül, yeni ayakkabılar, bir kot pantolon, mendiller ve sayfalarını henüz kimsenin çevirmediği kitaplar demekti. Kıyafetlerimiz bayramdan bayrama yenilenirdi. Bu yüzden bir defterin, kalemin ya da ayakkabının sevinci günlerce sürerdi. İlkokul çağımızda eylül, küçük bir bayramdı.
Fakat büyüdükçe eylülün anlamı da değişti. İncirli köyünde kavuşmanın adı olan eylül, yatılı okul yıllarında ayrılığın ayına dönüştü.
Ağustosun son günlerinde okul hazırlıkları başlayınca içimde de bir şeyler ağırlaşırdı. Geriye dönüp baktığımda bunun aslında bir ayrılık korkusu olduğunu biliyorum. O günlerde ise yalnızca karnıma giren ağrıyı hissederdim. Okula gitmekten korktuğumdan değildi bu. Annemden, evimden ayrılmaktan korkuyordum. Eylül benim için yeni dersler, defterler ya da öğretmenler demek değildi. Annemin sesinden ve evimizin kokusundan uzaklaşmak, alıştığım her şeyi geride bırakıp yabancı bir odada kalmak demekti.
Yurdun o ilk günlerini bugün bile ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Koridorlarda sıralanan valizler… Kapılar kapandığında koridora ağır bir sessizlik çökerdi. Kimimiz belli etmemeye çalışır, kimimiz ağlardık. Birbirimize baktığımızda ne hissettiğimizi bilirdik.
Doğum günüm 25 Eylül’dür.
Yatılı okuduğum yıllardı. Gaziantep’te, Şehreküstü’de bir yurtta kalıyordum. Yurda geleli henüz bir ay olmuştu. Bir hafta sonra da ev iznine çıkacaktık.
Aylardan eylüldü.
Doğum günü denen şeyin benim hayatımda o zamana kadar pek bir karşılığı yoktu. İlkokul yıllarımdan, ‘doğum günüm’ diye özellikle beklediğim bir gün kalmamış hafızamda. Doğum gününün insanı bir günlüğüne de olsa diğer günlerden ayıran ‘özel’ bir şey olduğunu ilk kez yurtta öğrendim.
Aynı koğuşta kaldığımız arkadaşlardan biri, doğum gününün geldiğini söylemişti. 16 eylüldü sanırım. Biz de belletmenlerden gizli, yurdun kilerinden aşırdıklarımızla küçük bir “parti” yapmıştık. Benim için bir ilkti bu. Ne pasta vardı ne mum ne de hediye. Ama hepimiz eğlenmiştik.
Kutlamanın ardından arkadaşım yanımızdan ayrıldı. Elinde bir büyük jeton vardı. Ailesini aramaya gidiyordu.
Peşine takıldım.
Bir dedektif gibi, belli etmeden takip ettim onu. Büyük jeton daha uzun bir konuşma demekti. Arkadaşım da uzun uzun konuştu ailesiyle. Bir ara güldü. Bir ara sustu. Sonra sesi değişti. Ağlayacak gibi oldu. Ahizeyi yerine bıraktığında mutluydu.
Ben doğruca yatakhaneye dönüp nüfus cüzdanıma baktım:
25.09.
Demek benim de doğum günüm vardı. Üstelik bir hafta sonra. O anda kafamda her şey hazırdı. Bu kez arkadaşlarım kilerin kapısını benim için zorlayacak, oradan bulduklarımızla benim doğum günümü kutlayacaktık.
25 Eylül geldiğinde, kutlamadan önce evi aramak istedim. Madem bu “özel” bir gündü, önce annemle babamla paylaşmalıydım. Yurdun ankesörlü telefonunun başına geçtim. Elimde bir orta jeton vardı. Numarayı çevirdim:
685 10 28.
Söyleyeceklerimin hepsini o orta jetona sığdırmalıydım. Annem çıkarsa anneme, babam çıkarsa babama bugün doğum günüm olduğunu söyleyecektim.
Babam çıktı.
“Baba, bugün doğum günüm.”
Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra babamın sesi geldi.
“Müslüman doğum günü kutlamaz.”
Tamam dedim. Telefonu kapattım. Yurdun koridoruna çıktım. Kimseye bir şey söylemedim. O akşam sadece ağladım.
Bugün dönüp baktığımda aklıma babamın sözünden çok, telefonu kapatıp koridora çıkan o çocuğun yalnızlığı geliyor.
Yıllar sonra öğretmen oldum. Eylül bu kez öğrencilerime kavuştuğum ay oldu. Öğretmenlikte yıllar ocakta değil, eylülde başlıyordu; her yeni eylül, yaş aldığımı da hatırlatıyordu. Çocukken bu duyguların yalnızca bana ait olduğunu sanırdım. Büyüyüp romanlar ve şiirler okudukça, başkalarının da eylülü benimkine benzer duygularla anlattığını gördüm.
Sanırım eylülde insan ömrüne benzeyen bir taraf var. Yaz, henüz bütünüyle çekilmemiştir ama geride kalmaya başladığını hissederiz. Belki insan da bazı yaşlarda kendine böyle bakıyor ve geçen zamana daha çok dikkat ediyor.
Çocukluğumun eylüllerini daha serin hatırlıyorum. Şimdi eylül geldiğinde yaz sıcakları hâlâ sürüyor. Değişen gerçekten mevsim mi, yoksa benim eylüle baktığım yer mi bilmiyorum.
Eylül üzerine düşündüğümde aklıma yalnızca kendi hatıralarım gelmiyor. Gezi Pastanesi’ndeki sohbetlerimizden birinde Selim İleri, “Her eylül ayında biraz daha ayrılık, biraz daha hayattan bir kopuş hissederim.” demişti. Onun hayattan kopuş dediği şey, benim için annemden kopuştu belki de. Selim Bey’i ve eylülü her düşündüğümde aklıma annem, çocukluğum ve yurtta kutlayamadığım o doğum günü geliyor.
Turgut Uyar’ın “Eylül toparlandı gitti işte” dizesi bana hep çok sahici gelmiştir. Bu dizeyi her okuduğumda annemin vedasını, yurdun koridorlarını ve ağladığını belli etmemeye çalışan o çocukları hatırlarım.
Bugün eylül dediğimde bütün bunlar aynı anda geliyor aklıma. Yatılı okulun koridorları, annemin ardından kapanan kapı, o doğum günü telefonu ve yıllar içinde okuduğum kitaplar. Eylül geldiğinde hâlâ durup düşünürüm. Hayatın neresindeyim, geride kimleri bıraktım, kimi özlüyorum?
Her eylül, Şehreküstü’deki yurtta doğum gününde babasını arayan o çocuğu hatırlıyorum.
