SELAMİ KARABULUT
ATAK ZAMANI
Gece telefonun sesini duyunca korkuyla elime aldım. Gülser’di arayan.
“Harun,”
“Buyur, bir şey mi var?”
“Beni kurtar. Hadi, çabuk gel, ne olur!”
Saatime baktım gece yarısını çoktan geçmişti. Olmadık zamanlarda aramasına alışkındım ama bu saatlerde hiç aramamıştı. “Şimdi oraya nasıl gideceğim? Hem neden beni kurtar, diyor bu kadın.”
“Kimden, ne diyorsun sen,”
“Sen ne biçim insansın ya!.. Beni götürüyorlar, bana yardım et, diyorum sana. Çabuk gel, hadi,”
Korkuyla kulağımı ahizeye yapıştırarak, “Kim, neden?” diye sordum.
Onu ilk kez muhasebeci arkadaşım Ahmet’in bürosunda görmüştüm. Mutfakta ellerini iki yana açmış, gözleri tavanda, yumrukları sıkılı… Arkadaşım bana bir şey söylemeden koşarak dışarı çıkmıştı. Çok geçmeden elinde iki tane ayranla geri döndü. Onu şaşkınlıkla izlediğimi görünce: “Baygınlık geçirdi, sıcaktan galiba,” diye geçiştirmişti merakımı. Son bilmem kaç yılın en yüksek sıcaklarını geçirdiğimizi söylüyordu uzmanlar. Duvarda aralıksız çalışan klima da onları haklı çıkarıyormuş gibi uğuldayıp duruyordu. “Yazık kadına,” diye mırıldandım. İyi ki de burada fenalaşmış. Ya yolda falan olsaydı… Çok geçmeden ikisi de salona gelip karşıma oturdu. Bakımlı yüzü ve geniş gülüşüyle az önce baygınlık geçiren o değildi sanki… Mini eteği oturunca kalçalarına toplandığından dolgun bacakları daha bir açığa çıkmıştı. Hafif hafif kıpırdayarak eteğini aşağı çekip dizlerini birleştirerek koltuğa iyice yerleşti. Rahat tavırlarıyla özgüveni yüksek biri gibi görünse de kıyafetinden dolayı huzursuz olduğunu hissediyordum. Arkadaşım, “Bak, Harun da şiir yazıyor,” diye tanıttı beni. “İnşaat teknikeri, kalıcı bir iş bulana kadar benim büroda çalışacak.” Kaşlarının birini kaldırıp derin derin süzmeye başladı beni. Gereksiz bir övgüyle tanıştırılmanın mahcubiyetiyle başımla selamlamakla yetindim. “Öyleyse bize bir şiir okur,” Sesi “Aferin,” demesi için çocuğun bir şeyler yapmasını isteyen teyzeler gibi yapmacıktı. “Hayır, ezber bildiğim şiirim yok,” diyerek gülümsedim. Daha ben cümlemi bitirmeden yanına dönerek Ahmet’e işleriyle ilgili sorular sormaya başladı. Alaycı bakışlarından kurtulmanın rahatlığıyla onu incelemeye devam ettim.
Kahveler geldiğinde soracak soruları bitmiş olmalı ki esneyerek büronun içinde dolaştırmaya başladı gözlerini. Kendi kendiyle konuşuyormuş gibi; “Dört duvar arasına hapsolup masanın arkasında ciddi yüzlerle çalışan insanları görmekten sıkıldım artık,” diye fısıldadı. “Gitmeliyim buralardan. Bir deniz kasabası iyi olur. Ama ben daha çok akşamları gaz lambasının ışığında oturup uzaktan köpek seslerini dinleyerek çayımı yudumlayacağım bir köyde yaşamak isterdim,” dedi. Üstüne vazife olmayan şeylere burnunu sokmaktan korkan biri olsam da bunu pek becerdiğimi söyleyemem. Yine boş bulunup, “Ben de sizin gitmek istediğiniz yerden kaçıp geldim. Burada insan daha çok kendisi olabilir. Taşrada öyle mi, herkes birbirini kollayan bir canavar gibi tetikte. Orada hayat kocaman bir pazıla benziyor. O pazılın parçası olmak zorundasın. Pencerenin kenarında bir gün oturursun, iki gün… Çok geçmeden seni de kendilerine benzetirler. Doğanın kanunu orada daha sert. Buralar öyle mi? Şu koca kentin her köşesi sana ait. Kaybolur gidersin içinde.” diyerek heyecanlı heyecanlı konuşmaya başladım. Benim sözlerimi afallamış gibi dinlerken, yüzü güneşi takip eden günebakanlar gibi durularak aydınlanıyordu. “Kentler, insanları kendine yabancılaştıran tuzaklarla dolu olsa da kendinden kaçmanın en büyük sığınağı.” diye sözümü sürdürdüm Eline çantasını alarak, “Biz neden burada oturuyoruz öyleyse? Haydi, kalk gidelim, kaybolalım,” dedi. Afallama sırası bana gelmişti. Arkadaşıma baktım. Bilgisayarın maosunu tutan eli, sinirli sinirli ileri geri gidip gelirken diğeriyle de bıyıklarını yolarcasına çekiştiriyordu. Ben konuşurken masasına geçmişti demek.
“O para işlerinden başka bir şeyden anlamaz. Boş ver onu, kalk hadi,”
Ahmet hâlâ konuşulanları duymuyormuş gibi kafasını bilgisayarın içine sokmuş somurtuyordu. Onu kıracak bir şey yapmak istemiyordum. Bu kentte tek arkadaşımdı. Başım sıkışsa yardım isteyeceğim, olmadık bir sırrımı paylaşacağım ondan başka kimsem yoktu. Zaten onun desteği cesaret vermişti buraya gelmeme. Üniversiteyi bitirince iş hayatında birkaç denemem olmuştu, ama hepsi düş kırıklığıyla bitmişti. Aslında oldukça varlıklı bir ailem var. Akşamları rakı masası kurulur, yenir içilir, sazlar çalınırdı. Kardeşlerim ve akrabalarım koca bir ailenin parçası olmaktan mutluydular. Bense, onlar damlarda halay çekip zılgıtlar atarken içimi burkan acıyla meşguldüm. Öyle birlikte sofraya oturulacak, tarlada çalışıp herkesle aynı saatte yatağa girecek biri değildim. Beni sırtından indirmeyen dedemin mezarı tam evimizin karşındaydı, duymayan kulağı ve görmeyen gözleriyle ninem de ona gitmeye hazırlanıyordu. İnsan geçmişinin hemen karşısında gömülü, geleceğinin de orada sonlanacağını bilerek yaşamını nasıl sürdürebilir? Herkese normal gelen hayatın bu akışı beni çıldırtıyordu. Geceleri soluk soluğa uyanıp pencereden görünen mezarlığa bakarak sabahlıyordum. Ölümden korkmuyordum, hayır! Ölümle yaşamın bir arada olduğu bu korkunç tekdüze korkutuyordu beni. İki yıllık üniversite hayatımda yalnızlığın ve kendine yetebilmenin acılı hazzını tatmıştım bir kez. Kendimle baş başa kalamıyor olmam, beni boğuyor, için için çürüdüğümü hissediyordum. Oralara ait olmadığıma karar verdiğim gün kalkıp Ahmet’in yanına gelmiştim.
“Ahmet,” diye seslendim.
“Tamam ya siz gidin.” dedi sertçe. “Birazdan ev bakmaya birileri gelecek.”
Caddeye indiğimizde ilk taksiye el kaldırarak aceleyle arka kapıya yöneldi. Ben de annesini takip eden küçük bir çocuk gibi onun peşindeydim. Koltuğa yerleştikten sonra, “Beyaz Kent’e gider, orada bir şeyler içeriz,” dedi. “Olur,” diye onayladım ama aklım cüzdanımdaydı. Visa kartıyla restorandaki masrafları ödeyebilirdim ancak taksiye verecek nakit param yetecek miydi, bilmiyorum. O tedirginliğimi anlamış gibi. Elini uzatarak “Ben Gülsüm,” dedi. Parmaklarından içime akan sıcaklık ona güvenebileceğimi söylüyordu.
Taksi, bilmediğim bir semtin ara sokaklarında kıvrılarak ilerlerken üstümüze yıkılacak gibi duran gökdelenleri ve koşuşturan insanları tarıyordum. Az önceki konuşkanlığımı yitirmiştim, onun yerini tuhaf bir çekingenlik almıştı. Daha ineceğimiz yere gelmeden cüzdanından çıkardığı parayı şoföre uzattı. Üstünü vermek için cebine elini sokan adama “Kalsın gerisi,” dedi, anaç bir sesle. Yolun tutarından üç kat fazlaydı bıraktığı bahşiş. Bunun altında kalmak istemeyen taksici, bizi yerlere eğilerek yolcu etti. Oldukça lüks olduğu daha kapısından girmeden belli olan restoranta da görevliler, bizi aynı saygıyla buyur ettiler. Hepsine adıyla hitap ediyor, daha önceki günlerden kalan sohbetlerini anımsatarak espriler yapıyordu.
Bizim geleceğimizi biliyorlarmış gibi masa hemen mezelerle donatıldı. Neden hoşlandığından emin oldukları bir misafiri ağırlıyorlarmış gibi rahattı garsonlar. “Rakı,” dedi sadece. Koşuşturan insanlara bakarken temmuz sıcağında bu kadar ağır bir alkolü nasıl içeceğimizi düşünüyordum. Masanın eksiği kalmadığından emin olunca kadehini kaldırarak “Hoş geldin,” diye gülümsedi. Gözleri gözlerimde, “Neşemizi bulalım, hadi.” İlk kadehten sonra zembereği bozulmuş bir yay gibi açılan dili, ormanın kuytuluğundan seslenen bir kuş gibi aralıksız şakımaya başlamıştı. Anlattığı olayların birini kavrayamadan öbürüne geçiyor, sonra hepsi önemsizmiş gibi kahkahalar atarak espriler yapıyordu. Ona uyum sağlamanın olanaksız olduğunu anlasam da her sözünü can kulağıyla dinliyor, yarım bıraktığı olayların sonunu gerçekten merak ediyormuş gibi sorular soruyordum. Ne anlatırsa anlatsın, derin bir kültürün içinden konuşuyormuş gibi büyülenmiştim karşısında. Ne kadar şanslı olduğumu, beni sevmezse çekeceğim acının derecesini düşünerek daha şimdiden içim içimi yiyordu. Hayatımda böyle bir kadını daha nerde bulacaktım ki?..
Coşkuyla çalınan canlı müziği geride bırakarak çıktığımızda saat, gece yarısına yaklaşıyordu. Kaç kez piste beni de arkasında sürükleyerek fırlamış, saçlarını bir omzundan öbürüne atarak oynayıp durmuştu. Ben karşısında kollarımı havaya kaldırarak eşlik etmeye çalışıyordum ama ona uyum sağlamam söz konusu bile olamazdı. Neyse bitmişti sonunda. Hesabı ödemediğimizi düşünerek “Eyvah!” dedim. Koluma girerek “Ben o işi sen tuvaleteyken hallettim, yürü hadi,” diye kıkırdadı. İlk gördüğümüz kuruyemişçiye daldık. Daha önce hiç görmediğim şişeleri raftan indirtiyor, yemişlerin her birini ayrı ayrı tarttırarak, renk renk sigaraları elindeki poşete atıyordu. Dükkân sahibi, gecenin bu vaktinde bulduğu cömert müşterisini memnun etmek için çırpınmaktan oldukça hoşnut görünüyordu. Cüzdanımı elime alarak kasanın yanında şaşkın şaşkın onları izliyordum. Küçük kardeşini azarlayan bir abla gibi, “Sok onu cebine,” diye payladı beni. “Asla olmaz.” Kavuniçi rengindeki cüzdanında, üst üste sıralanmış kredi kartlarından birini çekip uzattı.
O alışverişten dönen bir hanımefendi, ben de onun yardımcısı gibiydim yan yana yola koyulduğumuzda. Poşetleri bari taşıyayım da bir işe yarayayım diye hepsini bileklerime dolayıp ona hiçbirini bırakmamıştım. Evinin iki sokak ötede olduğunu söylemesine rağmen gözleri taksi arıyordu. Doğrusu üç bina ötede de olsa yok demeyecektim bu kez para saçmasına. Ayaklarım birbirine dolaştıkça, şıngırdayan şişelerin ağırlığına dayanacak gücüm kalmamıştı. Eve geldiğimizde kendimi banyoya atarak yüzümü ve terden sırılsıklam olmuş koltuk altlarımı soğuk suyla ovalayarak yıkadım. Aynada ne zaman kendimle göz göze gelsem, “Sonu hayır olur inşallah,” diye endişeli endişeli bakıyordum kendime. Bir yandan da içimde kanatlanmaya hazır bir kuş çırpınıp duruyordu. Salona geçtiğimde mumların ışıttığı masayı, tabak tabak mezeler ve şişelerle donatılmış olduğunu gördüm. “Ne zaman ve hangi ara hazırladın bunları sen yahu?” dedim. Keyifli keyifli “Ne var ki? Geç karşıma. Hadi?” diye kıkırdadı. Elinde tuttuğu viski bardağını çoktan yarılamıştı. Benim de içmemi istiyordu. Ben alışkın olmadığımı söylememe rağmen “En azından bira iç.” diye elime şişeyi tutuşturdu.
Gece ilerlemesine rağmen konuşmaktan hâlâ yorulmamıştı. Önemli bir bakanlıkta müşavir olduğunu art arda sıraladığı cümlelerin arasından anlamıştım. Övünmeyi sevmiyordu ama hep onu konuşuyorduk. Paris’te hukuk okuduğunu, birçok dil bildiğini, İngilizceyle Almancayı ana dili kadar rahat konuşabildiğini de anlattığı olaylardan öğrenmiştim. Bir ara Londra’da yaşamış. Takıldığı yerlerdeki Türk kadınları, kocalarını kıskanıyormuş ondan. Bu tavırları bir gün canını o kadar sıkmış ki “Sizin hepiniz benim popom olamazsınız.” diyerek masaya çıkıp kalça şovu yapmış. “Bak bunda iddialıyım, benim yaptığımı dansözler bile yapamaz.” deyip sandalyenin üstüne zıpladı. Bana göstere göstere vücudunun hiçbir yerini kıpırdatmadan bir o kalçasını oynatıyordu bir öbürünü. “Bu yaptıkların insan anatomisine aykırı,” diye bağırdım. “Ben insan değilim ki zaten,” diye kahkahalar atmaya başladı. Masaya oturduğunda hem gülmeye devam ediyor hem de gözlerinden yaş geliyordu. Neden birden bire bu hale geldiğini anlayamamıştım. Sonra birden ciddileşerek, “Benimle yatmak istiyorsun değil mi? Hadi, sabahtan beri içime düşeceksin neredeyse.” diye kolumdan çektirerek yatak odasına sürükledi beni. Tutkuyla uzun uzun öptükten sonra başı yan tarafa düştü. Sonra ani bir hareketle beni üstünden iterek doğruldu. Ne olduğunu anlayamamıştım. “Sıkıldım,” deyip yatağın kenarına geçip oturdu. Israrlarıma hiç kulak asmadan “Sonra devam ederiz. Hadi gel, biranı iç,” deyip bu kez de salona doğru sürüklemeye başladı beni. Yorgun olduğumu söylesem de yarım kalmış biramı içmem için ısrar etmeye devam ediyordu. Israrlarının bir işe yaramayacağını anlayınca, “Dur, sana türkü söyleyeceğim. İçeceksin o zaman bak,” dedi. Bir iki öksürdükten sonra ondan hiç beklemeyeceğim yanıklıkta bir uzun hava söylemeye başladı. Sesi o kadar berrak ve içliydi ki tane tane ağzından dökülen ezgiler canlı bir hücre gibi duvarlarda yankılanırken hayretler içinde ona bakıyordum. Türküyü söylemiyor, sanki içinden bir yerlerden yırtılarak gelen sese aracılık yapıyordu sadece. İnişleri ve çıkışları kusursuzca ayarlamasından diyaframı çok iyi kullandığı belliydi. Neredeyse kendimi koyuverip katıla katıla ağlayacaktım. Ama yine o, her zamanki gibi yapacağını yapmaktan geri kalmamıştı. Masadaki kaşıkları kaptığı gibi, “Kızlara koca vermiyor kocaman kocaman karılar,” diye salonun ortasına kendini atıp misket oynamaya başladı.
Yatağa girdiğimizde günün ilk ışıkları perdeyi aralamaya başlamıştı. Kollarımın arasına vücudunu yerleştirerek “Hadi, sarıl,” dedi, “Sımsıkı, sımsıkı, hadi.” Hayatımın kadınını bulmanın mutluluğuyla ensesini öpücüklere boğmaya başladım. Yine birden huysuzlanarak fırlayıp çıktı yataktan. Yatağın öbür ucuna kıvrılıp gözlerimi kapattım. Ama şuh ve işveli sesiyle “Hadi, kalk ne kadar uykucusun sen,” diye bağırması çok uzun sürmedi. Sıçrayıp kalktığım da “Bak, neler yaptım senin için,” diyerek tepsideki poğaçaları ve simitleri gösteriyordu. Saate baktım, yatalı henüz bir saat olmuştu. “Ne ara yaptı bunları, ne çabuk.”
Kahvaltıdan sonra kaldırımlarda seken kuşlar gibiydim. Bürodakiler neredeyse beni alkışlarla karşılayacaktı. “Vay çapkınlık ha,” diye anlamlı anlamlı gülen Cemil’e aldırmadan masama yürüdüm. Erkekler inanamıyormuş gibi şaşkın şaşkın birbirine bakıyor, kadınlarsa yaşadıklarımı bildiklerini ima edercesine bıyık altından gülüyorlardı. Çok geçmeden telefonum çaldı. Gülsüm’dü. “Hadi, çık gel, Seni benim dairede bekliyorum,” diyordu. Yanıtımı beklemeden de telefonu kapattı. Mahcupça Ahmet’in odasına doğru yürüdüm. Beni karşısında görünce bilgisayarından kafasını kaldırmadan “Sabahtan beri kaç kez aradı. Bir yere mi gidecekmişsiniz ne?” diye mırıldandı. Soğuk ve kayıtsızdı sesi. Ona minnettarlığımı ifade edecek birkaç cümle kurmaya hazırlanıyordum ki çalan telefonuna uzanarak, “Gidebilirsin!” diye işaret etti.
Geniş bir odanın içinde daha önce hiç görmediğim büyüklükte bir masanın arkasında karşıladı beni. Kapıda adını söylediğimde memurlar ayağa kalkarak önlerini düğmelemiş, içlerinden biri makamına kadar bana eşlik etmişti. Önünde üst üste yığılı dosyaların arasında ciddi bir yüzle incelediği evrakı imzaladıktan sonra, “Hoş geldin. Bir kahve içip çıkarız.” diyerek gülümsedi. Yine aynı ciddiyetle başka bir evraka eğilmişti ki birden kafasını kaldırıp “Kahveyi dışarı da içeriz,” diyerek çantasına uzandı.
Karşımıza çıkan ilk markete girdiğimizde henüz öğlen olmamıştı. Gözüne her takılanı sepete koyuyor, marketin içinde açlıktan çılgına dönmüş bir canavar gibi raflara göz atarak reyonlar arasında dolanıyordu. Yine sayısız şişelerin şangırtısıyla kasaya gidip durduk. “Bu kez paraları ben vereceğim,” dedim. Bana sevgiyle bakan gözlerinden şimşekler çakarak “Sen kimsin de benim aldıklarımın parasını vereceksin. Geldin gördün kim olduğumu. Kıytırıktan bir işte çalışıyorsun. Hem de yıllardır kıçımda koşan Ahmet’in verdiği üç kuruşa… Benim paramı mı vereceksin?” diye avaz avaz bağırmaya başladı. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Kasada sıra bekleyenler gülerek bize bakıyordu. Cüzdanımı cebime koyunca, “Şaka şaka, hadi kızma, gül.” diye yaltaklanarak sokuldu yanıma. Bir yandan da dudaklarıma öpücükler kondurarak gönlümü almak için şirinlikler yapmaya çalışıyordu. İçimde ona güvenerek baktığım aynam çatlamıştı. Kırgın değildim ama hiçbir şey eskisi gibi olamazdı artık. Israrlarına yok deyip onu bırakıp gidecek güç de bulamadım kendimde. En azından poşetleri eve bırakayım diye düşündüm. Yol boyu, asık suratımı güldürmek için binbir numara denediyse de beceremedi.
Eve geldiğimizde hemen şişenin birinin ağzını açtı, bir yandan da üstündekileri çıkarıyordu. Yanıma gediğinde çırılçıplaktı yine. İki gündür ona ulaşamamanın gerginliğini üstümden atınca tuhaf bir hüzün çöktü içime. İstediğim ve aradığım aşk bu muydu, emin değildim. “Hadi bana bir şiir oku,” dedi ağzını yaya yaya. Ama ben onun akşam söylediği türküyü söylemek istiyordum. Halının üstüne çökerek avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım:
“Baba Bugün Dağ Ayrı Duman Ayrı
Oğul Kaş Ayrı Keman Ayrı
Düşman Gözün Kör Olsun
Gezdik Bir Zaman yardan Ayrı”
Ben söyledikçe o, iri gözlerini sonuna kadar açarak bana hayran hayran bakıyordu. Sonra o da kendini halının üstüne yüz üstü bıraktı. Kafasını koltuğun arasına sıkıştırarak hıçkırmaya başladı. Boynuma sarılarak “Yine gel ne olur, beni yalnız bırakma;” diye ağlamaya başladı.
Birkaç kez daha gittim evine. Artık masasının üstünde kitaplar yoktu. Her taraf karmakarışık, mutfak bulaşıkla doluydu. Ne kadar ısrar etsem de toplamama izin vermemişti. Gözlerinin altı git gide kararıyor, yüzü endişelenecek kadar kötü görünüyordu. “Hiç mi akraban yok,” dedim. “Sakın akrabalarımı karıştırma. Benim senden başka kimsem yok,” diye bağırmaya başladı. “Sakın.” İşte böyle ne kadar zaman geçti bilmiyorum. O gece beni arayınca sesini duyacağıma sevinerek yerimden fırlamıştım. Ama bu bağrışmalar ve ambulans sesi de neyin nesiydi? “Beni kurtar Harun. Orada gece sabaha kadar bana tecavüz ediyorlar. Oraya gidersem ölürüm” diye durmadan feryat edip duruyordu. Bir erkeğin ona rahatlaması için bir şeyler dediğini duyar gibi oldum. Sesimi yükselterek:
“Kim o, yanında kim var. Onu bana ver,” dedim.
Telefondaki ses, yorgun ve çaresizce “Buyurun,” dedi”
“Ne oluyor nereye götürüyorsunuz onu,” diye bağırdım.
Kısa bir sessizlikten sonra
“Beyefendi kardeşim hasta. Manik depresif. Atak gelince çılgınlar gibi kendini eğlenceye vuruyor. Nesi var nesi yoksa saçıp savuruyor. Yıllardır çekiyoruz biz bunu. Kaç tane kredi kartını doldurmuş, kaç bankadan kredi çekmiş henüz bilmiyoruz. Kusura bakmayın. Eğer size de borcu varsa…”
Gerisini duymak istemiyordum. Başımı yastığa gömüp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
