TÖREN

HATİCE EROL

TÖREN

Kara bulutların arasından sıyrılan kasım güneşi, denizin üzerini parıltılarla dolduruyor, martılar uçuşuyordu çığlık çığlığa derinlere. İçi ürperiyor, güneşi izliyordu, yeniden kara bulutlara yönlenen. Kalkmalıydı, yeterince uzaklaşmıştı içine üzünç yükleyen, görüntülemek zorunda kaldığı olaylardan. Kucağındaki fotoğraf makinesini omzuna asarken, uzun süre üzerinde gezinen gözlerin yüzünde odaklandığını duyumsuyor.

“Yüzünüzü şimdi daha iyi seçebiliyorum. Güneş gerçek renkleri ortaya çıkarıyor. Gözleriniz deniz rengiymiş, ben ela sanmıştım. Saçlarınız da sarıymış, oysa ben kumral sanmıştım. Ne kadar da ona benziyorsunuz!”

 “Anlayamadım,” diyor yanındaki yaşlı kadına dönerek.

Kadın hızla başını çeviriyor. Denize yönleniyor bakışları. Güneş kara bulutların ardına kayıyor. Deniz koyulaşıyor. Martılar derinlerden kıyılara kanat çırpıyor.

“Ona!” diyor, bakmıyor yüzüne, az önceki sevincini yitirmiş, kırık bir sesle.

“Özür dilerim. Kime dediniz?”

“Ona dedim ya…” Kadın çantasını sıkıyor, kıvırıyor, sesi titriyordu.

Çözmeye çalışıyor, birini anımsattığı kesindi yaşlı kadına.  Uzun uzun ona bakması bu yüzden olmalıydı. O da bakıyor, gözleri denizin koyuluklarındaki kadına. Yer yer ilmekleri yıpranmış, sökülmüş el örgüsü siyah bere, aynı örgüden atkının sarıp sarmaladığı ufacık sarı beyaz yüzdeki çizgilere dalıyor gözleri. Baktıkça her biri daha da derinleşen, gizlerini, hikâyelerini sakınma paniği yaşayan, çizgilere. Uzaklaşmak isteyen gözleri, erimiş, çökmüş yanaklarda yuvarlanan ıslaklığı görüyor. İçi acıyor. Suçlu gibi hissediyor kendini. Bir şeyler söylemeli, bir şeyler yapmalıydı. Ufacık bedendeki yorgun yüreğin titrediğini, içinin dolu dolu olduğunu duyumsuyor. Ellerini tutmak, gözlerini silmek istiyor.

Rüzgârın üşüttüğü, güneşin arada göz kırptığı, gençlerin dahi ortalarda görünmediği, böyle bir günde, bu bankta denizi karşısına almış oturuyor olması nedendi? Nerede oturuyordu? Evine nasıl gidecekti? Çocukları, torunları, kocası var mıydı, nasıl yaşıyordu?…

Denize yönlendiriyor bakışlarını.

Güneş kara bulutlardan sıyrılıyor, martılar kıyılardan derinlere kanat çırpıyor, renkler canlanıyordu.

“Bahar’a benziyorsunuz!”

Sessizliğe düşen, düşünceleri bölen bir çığlıktı bu.

Şaşırıyor. Dönüyor kadına. Dudaklarında beliren tebessümün yüzüne yayılışını, pembeleşen yanaklarını, henüz ayırt ettiği derin çukurlara düşmüş mavi boncukları andıran gözlerindeki ışıltıları izliyor.

“O da güzel, genç, çeyizi hazır evlenecek…”

Seviniyor. Mutsuz bırakmayacaktı onu, ayrılırken.

Fotoğraf makinesinin kayan askısını düzeltiyor kolunda. Gazeteye gecikmişti bile.

Kadın devinimleri izliyor.

“Görmelisiniz onu.”

Görmeli miydi onu? O kimdi?

Onu üzmemeli, incitmemeliydi.

“Elbette, nikâh gününü söylerseniz gelirim.”

Güneş kara bulutların ardına kayıyor. Martılar derinlerden kıyılara kanat çırpıyor. Renkler soluyor, kadının yüzü soluyor. Bakışları denize yönleniyor. Uzaklaşıyor gibi ondan. Kızın boğazına bir şeyler tıkanıyor. Benekli titreyen ellerin boncuk işli çantayı kıvırışını, parmaklarının arasında ezişini izledi. İç burkan gıcırtılar, yiten sevincin hüzünlü iç çekişi, çaresizliği, yalvarışı oluyor, yüreğini paralıyordu. Nerede yanlış yapmıştı? Rüzgârın elini yüzünü iyiden iyiye üşüten soğuğunu duyumsuyor, yaşlı kadının omuzlarındaki titremeleri görüyordu. O da üşüyordu. Bu sohbet bitmeli, kalkmalıydılar. Ama nasıl?

“Yarın…Yarın gelin, lütfen.”

Yarın mı? Nereye?  Neden?…

Düşünmedi fazla.

“Gelirim!” deyiverdi.

Kendi de şaşırıyor verdiği yanıta. Geri dönüş olamazdı. Utanç duyarak itiraf ediyordu, uzaklaşmak istediği şu andı.

Oysa yaşlı beden, kendinden umulmayan çeviklikle dönmüştü ona. Çantayı bankın üzerine bırakan benekli elleri, soğuk titremelerle tutuyordu ellerini.

 “Çay yaparım size, o da kurabiye…Geleceksiniz… Göreceksiniz onu.”

Ellerini sıkıyor, kendine çekiyor, diriliyor, gençleşiyordu.

“Evi çok kolay bulacaksınız, Çağlayan sokak. Çiçekçinin köşesinden kıvrılan ara sokak. Dışı tuğla örülü ev. Bahçesi de var. Yeşil parmaklıklarla çevrili. Ağaçlar hep kurudu. Bir tek incir ağacı var. O da nasıl köklendi bilmiyorum. Söylemeyi unutuyordum. Sardunyalar… Kırmızı, beyaz, pembe, katmerli… Üç basamaklı merdivenin kenarlarında dizili tenekelerde. Yağmur, soğuk demiyorlar, her dem açıyorlar.”

Genç kız, onun yüzünün derinliklerinde görüyordu, açan sardunyaları.

“Söylemeyi unutuyordum, sokağın sonundaki ev. Ne vakit gelebilirsiniz?”

Gazetede öyle çok iş vardı ki. Her an habere de gönderilebilirdi. Gelemem, işlerim çok yoğun, şimdi anımsadım mı diyecekti. Yapamazdı. İncitemezdi yaşlı yüreği, solduramazdı pembeleşen yüzü. Düşündü. En uygun zamanı bulmaya çalıştı.       

“Öğleden sonra.”

“Göreceksiniz ona ne kadar benzediğinizi.”

Bankın üzerinden çantasını aldı.

“Bekliyorum unutmayın…” diyerek kalktı.

Mutluydu. Tebessüm vardı yüzünde. Yarın için umut vardı yüreğinde.           

Ufacık bedenini büken tümseği gördü sırtında. Yürüyordu, kısa botların içine yığılıverecekmiş gibi güçsüz çelimsiz bacaklarıyla, az ilerideki pastanenin önüne doğru…

                                                  ******

Dışı tuğlalı, bacaları dumanlı evler… Kapalı kapılar, aralık pencereler. Merdiven eşiklerinde, çöp varillerinin yanlarında tüylerini kabartmış kediler. Yarısı içine göçmüş patlak topun peşinde koşuşturan kırmızı suratlı çocuklar. Kolunun altındaki ekmeği ucundan yiyerek eve giden küçük kız. Daracık sokağa yayılan kavrulmuş soğan kokusu. Pencereden silkelenen paspas… Hafiften gelen cızırtılı radyo sesleri… Yürüyordu yolun sonuna doğru. İncir ağacını gördü tek başına, zayıf, cılız. Yeşil parmaklıklar dikenlere boğulmuş. Gelmiş olmalıydı. Ürperdi soğukluğuyla elleri, boyaları sıyrılmış demir kapının. Tüm seslerden uzaktı bahçe. Sardunyalar dizili üç basamaklı merdiveni çıktı, nefesi kulaklarında.  Zili aradı, içe çökmüş, çarpılmış ahşap kapıda. Bulamadı. Eliyle vurdu kapıya. Küt… Küt… Kapı açıldı. Dünkü yaşlı kadına göre, genç uzun boylu sarışın mavi gözlü bir kadındı karşısındaki.

Bakıştılar.

Yanlış eve geldiğini düşündü.

“Buyurun,” dedi kadın.

“Ben, ben… Söz vermiştim, dün… Gelirim diye…”

Kadın gülümsedi.

“Lütfen girin, anladım.”

 Minderleri solmuş ağaç koltuklarda, küçük pencereleri örten çizgili perdelerde, yerde lime lime olmuş halılarda gezindi gözleri. Küf kokusunu soludu loş odanın. Merakla, biraz da araştırmacı gözle bakındı etrafına.

 “Şaşırdınız beni görünce, sizi davet etmiş olmalı ablam,” derken kadın karşıdaki pembe boyalı kapıyı açtı. Burnuna dolan küf kokusu bir öncekinden yoğun ve keskindi. Genzi yanıyor, kapalı yeşil kadife perdelerin arasından sızan ışığın yer yer aydınlattığı odada gezdiriyordu gözlerini.

 Kadın:

“Lütfen girin,” diyordu.

Eşikten adımını attı. Kadın oymalı konsolun üzerindeki kandilin ölgün ışığını canlandırdı. Oda aydınlandı. Pencerenin önünde kapağı açık sandık çarptı gözüne. Ceviz, el yapımı sandık. İçinden işli ipek, saten kumaşlar sarkıyordu. Pencereden uzak duvarın önünde sandıktaki kumaşların benzeri işli örtülerin serili, dantelli yastıkların dizili olduğu pirinç oymalı karyolayı gördü. Nereye gelmişti? Neler oluyordu? Yaşlı kadının torunu muydu, kızı mıydı Bahar. Sormamıştı. Ne önemi vardı ki. Kızı ya da torunu…Çeyizlerini görmesi için çağırmış olmalıydı onu.  Ama o neredeydi? Bahar neredeydi? Kadına döndü, soru sormak istedi. Kadın odadaki sandalyelerden birini işaret ederek:

“Buyurun. Oturun,” dedi.

Yutkundu. Öğleden sonrasını, incitmemek için ayırdığı, yaşlı kadını aradı ısrarla gözleri. Ortada yoktu. Düşündü. O soğuk, benekli, titreyen elleri…

Oturduğu sandalyenin önünde beliren görüntüyle irkildi. Elindeki kurabiye tabağını uzatıyordu ona, benekli titreyen eller.

Başını kaldırdı. Işıl ışıl mavi gözlerle buluştu gözleri. İnce iki örgü beyaz saçlar, pembeleşmiş çizgili, yaşlı, narin yüz. Bu o muydu?… Ayakta tutmak istemedi onu. Tabağı aldı. Yaşlı kadın ayrılmadı. Çöker gibi eğildi önünde. Gözleri gözlerinde, yüzü yüzündeydi. Örgülerinde, çizgili yüzünde geziniyordu, benekli, buruşuk elleri. Utangaç tebessümün yayıldığı yanakları daha da pembeleşmiş, gözleri daha da ışıklanmıştı, doğrulmaya çalışırken bulunduğu yerden.  Yanından uzaklaşıp karyolaya yönlenen kadının üzerindeki, uzun kadife simlerle işlenmiş elbiseyi ayırt ediyordu, ufacık bedenini daha da büken, zoraki taşıdığı. Şaşkındı. Olaylar düşünce boyutunu aşmış, algılama yeteneğini yitirmiş gibiydi. Yaşlı kadın karyolanın örtüsünü açıyor ve yatağa uzanıyordu. Boğulur gibi oldu. Bu kadarı da fazla diye haykırmamak için zor tuttu kendini. Biri, aklı başında biri ona bir şeyler anlatmalıydı. Tiyatro muydu izledikleri? Dayanamadı, yerinden fırladı.

 “Neler oluyor burada? Hiçbir şey anlamıyorum.”

Uzun boylu kadın, koluna girerek odadan çıkarıyordu onu. Kapıyı usulca örterken, salondaki koltuklardan birine oturmasını rica etti.

“Size bir çay koyayım.”

“Lütfen bir şeyler anlatın. Bahar… Evlenecek kız nerede?.. O, ablanız benimle neden konuşmadı?”

Kadın başını sallıyor, tüm bu soruları bekliyormuş gibi tebessüm ediyordu.

“Bahar sizsiniz.”

“Anlamadım.”

“Ablam hiç evlenmedi. Evlenecekti. Böyle bir kasım günü. Kırk beş yıl önce. Ben henüz küçüktüm. Sevdiği genç denizciydi. Düğüne gün sayıyorduk, dönemedi denizden. Tuz yüklü gemileri Ege açıklarında alabora olmuş. Acı haber geldiğinde duymamış gibi davrandı. Gözyaşlarını hiç görmedik. Taş kesildi derler ya, öyle oldu.  Yıllardır konuşmuyor diyebilirim. Susuyor. Gördüğün oda onun tüm dünyası. Düşleriyle yaşıyor orada. Kasım ayını bilir, ellerini gezdirir takvimin üzerinde. Bazen, ani telaşlar ve heyecanlar yaşar, doğru düzgün görmeyen gözleriyle, titreyen elleriyle gergefte nakış işler. Sizin anlayacağınız düğününe yakın belirlediği günlerde, çeyizlerini hazırlayan, nişanlısını bekleyen genç kız olur. Tek varlığı da benim. Kasım geldiğinde, her gün kendi deniz kenarına giderdi. Son on yıldır iyice çöktü her gün çıkamıyor, çıkabildiği zamanlarda da benim götürmemi istiyor. Onu götürür bırakırım. Kendim de bir pastanede, ya da çay bahçesinde beklerim.”

“Yıllardır konuşmuyor diyorsunuz. Oysa benimle deniz kenarında konuştu, evi dahi tarif etti.”

Kadın çayından bir yudum içti. Sonra derin bir iç geçirirken, onun haklılığını onaylar bir ifadeyle konuşmasını sürdürdü.

“İstediği için konuştu sizinle. Bahar’dır adı. Gençliğinde çok güzeldi. Son yirmi yıldır aynalara bakmıyor. Evdeki bütün aynaları kırdı. Yaşlı yüzü, yaşlı Bahar’ı reddediyor. Yıllardır, sayısız kasımlarda deniz kenarında sevgilisini bekleyen genç kız, orada kaldı onun için. Çıktığı şu birkaç gün içinde sizin gibi sarışın, mavi gözlü genç bir kıza rastlar ve onu eve gelmeye ikna edebilirse çok mutlu oluyor.”

“Ya odadaki davranışları.”

“Siz onun aynasıydınız. Kaşı, gözü, ak düşmemiş saçları, çizgisiz yüzü, bükülmeyen dizleri, kısacası yitmeyen gençliği… Sevdiğini büyük aşkla, umutla, inançla deniz kenarında bekleyen, her yıl bir gün için de olsa sevdiği gence kavuşabilen Bahar’ı.  Düğün töreni sessizce olur usunda. Ve gelin yatağına uzanır buluşur sevgilisiyle. Bir yıl daha konuşmayacak. Teşekkür ederim size.   Gelirim diye söz verip de gelmeyen çok genç kız oldu. Kim bilebilir? Belki de son törenidir bu onun.”

                                                   ******

Ağaçlar gördü bahçelerde, gölgelerini, can sularını yitirmiş. Uçuşan sarı yapraklar gördü tükenen mevsimlere karşı duramamış. Çiçekler gördü koklanamadan, sıcak bir dokunuşu bilemeden solmuş, kurumuş.

Onu düşündü. Tutkulu sevinin çırpındığı, iç çektiği yaşlı yüreği. Bir günlük baharını verebildiği kışı.

“O da güzel genç. Çeyizi hazır evlenecek.”          

Yineledi kendinde kalan, içini burkan sözcükleri sessizce. Yüzünde yuvarlanan ıslaklığı duyumsadı. Yağmur başlamıştı. Adımlarını sıklaştırmadan, ardına döndü. Dumanlı karanlığın üzerine indiği eve, incir ağacına baktı son kez hüzünle.