MERYEM GÖKTÜRK ŞIVGIN
VAN GOGH’UN ARMAĞANLARI: BİR SARI SESSİZLİK
Çoğu insanın gözünde ben neyim? Bir hiç. Eksantrik ve sevimsiz bir insan…, kısacası, aşağılıkların en aşağısı… Bir gün, böylesi bir eksantriğin, böylesi bir hiçin kalbinde neler taşıdığını eserlerimle göstermek isterim.[1]
Bize armağanlar getiren Nietzsche’nin Zerdüşt’ü gibi bir Vincent geldi geçti bu dünyadan. Canının gücüyle doğadan yeni doğalar çıkardı. Bize tükenmeyecek armağanlar verdi. Bilirsiniz, insanlığa verilen büyük armağanların içinde insan canı bulunur. Yoksa, o verilenler zamanla tükenir, solar, kurur; yani kalmaz. Canın canlılığı ve derinliği eseri zaman içinde, zamana karşı ve zamana dahil olarak taşır. Cansız bir eser ruhsuz, yaşamsız olur, zamana dayanamaz.
Van Gogh eserlerine canından öyle canlar katmıştır ki onun doğaya benzeyen o ince ve kalın ruhu eserlerinden neredeyse fışkırır. Onun resimlerini canlı olarak görenler bu fışkırmanın nasıl bir şey olduğunu gözlerinin önüne getirebilirler. Onun resimlerinde yeni bir hakikat kabararak vücut bulur. Van Gogh adeta görüntüyü ellememizi ister. Örneğin, kendisinin de çok sevdiği ünlü Pembe Şeftali Ağacı resmindeki detaydan, rölyef hatta heykel etkisiyle resmin nasıl canlandığını görebiliriz. Resimdeki yapraklar resimle titrer, hışırdar. Onun diğer resimlerinde de doğa, resimden neredeyse taşarak canlanır. Kısacası doğa Vincent’in sanatı sayesinde, bize yepyeni şekillerde ve kendi iç kıpırtısıyla tekrar tekrar armağan edilir.

–Pembe Şeftali Ağacı –
Van Gogh, eserlerine yalnızca var olan haliyle ruhunu yansıtmaz, eserleriyle kendini de zorlar, yeni ruhlar, ruhlanmalar üretir. Böyle üretimler ancak büyük sanat mücadeleleriyle gerçekleşebilir. Bu mücadeleyi onun resimlerinden taşan heyecandan görebilir, mektuplarından okuyabiliriz. Bedeninden ve ruhundan biçtiği armağanlar tesadüfen üretilmemiştir, o resimlerini, böyle eserlerin ağır bedelini bilerek ve her şeye rağmen buna baş koyarak yapmıştır. Van Gogh, sanatın bilinen sularının ılık kıyılarında küçük gezintiler yapmaz. Güçlüğünü bilerek hiç gidilmemiş denizlerin fırtınalarına yol alır. Bu güçlüklere kendi hastalık dönemleri de eklenir. 21 Temmuz 1882’de kardeşi Theo’ya şöyle yazar:
“Sanat kıskançtır. Bir hastalıktan sonra gelmeyi kabul edemez. Bu yüzden onun gönlünü hoş tutacağım. Böylece, umarım, kısa süre içinde makul ölçüde kabul edilebilir birkaç eser daha alacaksınız. Benim gibi insanlar aslında hasta olmamalı. Sanata nasıl baktığımı sana tüm açıklığıyla ifade etmek isterim. Şeylerin özüne inebilmek için uzun ve sıkı çalışmak gerekir. Hedeflediğim şeyi gerçekleştirmek son derece zor; yine de çıtayı çok yüksek tuttuğumu sanmıyorum. Bazı insanlara dokunacak resimler yapmak istiyorum.
İster insan figürü ister manzara olsun, ifade etmek istediğim şey duygusallık ya da melankoli değil, derin bir ıstıraptır. Kısacası, insanların eserlerim hakkında “bu adam derin hissediyor, bu adam her şeyi iliklerine kadar hissediyor” diyecekleri noktaya ulaşmak istiyorum. Sözde kabalığıma rağmen —anlayabiliyor musun?— hatta belki de tam da bu yüzden.”
Van Gogh’un mektupları aynı zamanda kendi sanat mücadelesinin güncesidir. Mektuplarında sanat yolunda gereken azme ve sabra sık sık değinir. Sabır doğadan öğrenilir, örneğin, buğdayın zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkışını izleyerek öğrenilir. Van Gogh kendi sabrını bir öküzün sabrına benzetir. Dürüst ve vazgeçmez bir sabırdır bu. Sanatını sabrın onuruyla oluşturmuştur (28 Ekim 1883).
Sanat için emek gerekir. Van Gogh özellikle rengi anlamak için büyük emek vermiştir. Ona göre, rengin içinde gizli uyumlar ve karşıtlıklar vardır. Eugène Delacroix’nın renk teorilerine yoğun olarak çalışan Van Gogh, rengin kimya ya da cebir gibi kendi kuralları olduğunu düşünür ve yıllar boyunca renkle boğuşur. Resmin açıklanamaz bir sonsuzluğu olduğunu düşünür. Rengin iç dinamiklerini anlamanın zorluğunu şöyle vurgular:
“Aman canım, her şey kendiliğinden ve doğallıkla oluverir” diyenler işi hafife alıyor demektir. İnsan içgüdüsel olarak [renge dair] ne kadar şey bilirse bilsin, içgüdüden akıl düzeyine geçebilmek için çabasını iki katına çıkarmalıdır.”
Rengin vereceği güzel etkinin, onların doğadaki hallerinin mekanik olarak kopyalanmasıyla elde edilemeyeceğini belirtir (28 Ekim 1885). Yeni bir renk sanatına gereksinim olduğuna inanır ve bu sanat için çok çalışmak gerekecektir (16 Mart 1888). Van Gogh bir mektubunda gecenin gündüzden daha zengin ve yoğun renkler barındırdığını, dikkatli bakılınca bazı yıldızların limon sarısı olduğunun, diğerlerinin, pembe, yeşil ya da mavi parladığının görüleceğini söyler (14 Eylül 1888). Biliyoruz ki Van Gogh’u en çok düşündüren renk, en sevdiği sarı olmuştur. Yakın dostu olan ressam Émile Bernard’a üzerine çalıştığı bir resme dair şöyle yazar: “Sarı bir buğday tarlası ve sarı bir güneş. Henüz ortada yok—ama onunla birlikte şu sarı denen belaya bir kez daha saldırdım.” (26 Kasım 1889). Rengi anlamak için üzerine atılan Vincent, rengin içine dalar çıkar. Rengin sesini ararken, kendi sarı sessizliğiyle bize insan ve sanatçı olmaya dair pek çok şey aktarır.

“[Renkte] bir şeyler bulmaya dair umudum var. İki aşığın sevgisini, birbirini tamamlayan iki rengin evliliğiyle —yani karışımları, zıtlıkları ve yan yana gelen tonların gizemli titreşimleriyle— ifade etmek. Koyu bir zemin üzerindeki açık bir tonun ışıltısıyla bir alnın taşıdığı düşünceyi yansıtmak. Bir yıldız aracılığıyla umudu; batan güneşin ışınlarıyla da bir canlının coşkusunu dile getirmek. Bu elbette bir göz yanılsaması (trompe-l’oeil) gerçekçiliği değil; ama yine de gerçekten var olan bir şey değil mi (3 Eylül 1888)?”
Van Gogh kendini tüketecek kadar çok çalışmıştır. Onun resimlerini hızlı yapması ya da resimlerinin verdiği spontane etki daha az çalıştığını değil, tam tersine daha çok çalıştığını gösterir. Az çizgiyle çok anlam üretmek tesadüfen yakalanabilecek ya da salt doğuştan getirilebilecek bir yetenek değildir. Bu bilinçle, resmin ağır işçisi olmuştur. Bu onun için aynı zamanda düşünce işçiliğidir ve daha önceden düşünülmemişi doğurmaktadır.
Van Gogh’un sanatçılığı Kant’ın deha anlayışına bir örnek olarak verilebilir. Kant’a göre deha sanata, sanatçıya özgü bir durumdur ve “anlama” yetisinin “hayal gücüyle” özgürce birleşerek daha önceden örneği olmayan, ancak kendisi örnek olan eserler vermeyi ifade eder. Bu yaklaşımdaki “anlama” çalışılarak elde edilecek bir yetidir çünkü kendisinden önce üretilenleri, bu işin bilgi ve tekniğini anlamak demektir. Van Gogh bu bilinçle çok araştırır. Kendisinden önce üretilenlerin oluşturduğu anlamı kendi hayal gücüyle öyle bir birleştirir ki bize yepyeni görsel olanaklar açar. Kant’ın da ifade ettiği gibi bize âdete “ikinci bir doğa” üretir. Kant’a göre, dehanın ürettiği sanat eseri doğa gibi olur ve insanı canlandırır (Ak. 5: 314-318). İlginç olan Van Gogh’un da bunu Kant’ın düşüncesine tam da örnek olacak şekilde kardeşi Theo’ya yazdığı mektupta ifade etmesidir:
“Sanat için bundan daha iyi bir tanım bilmiyorum: ‘Sanat, insanın eklendiği doğadır’, gerçeklik ve hakikattir. Ancak buna sanatçının açığa çıkardığı, ifade ettiği, özgürleştirdiği, çözüp serbest bıraktığı ve aydınlığa kavuşturduğu bir anlam, bir yorum ve bir karakter de katılmıştır (19 Haziran 1879).”
Van Gogh kendi inandığı ahlaki değerler ile toplumun değerleri arasındaki uyumsuzluğun arasında kalmıştır. Gerçek sevginin peşinde koşmuş ve tüm hayatı boyunca toplumdaki ikiyüzlülüğün acısını çekmiştir. Kendisi gibi toplum dışı kalmış insanlara sevgi duymuştur. Bernard’a şöyle yazar “sürgüne gönderilmiş, toplum dışına itilmiş biri olarak —ki senin ve benim gibi sanatçılar şüphesiz böyledir, yani bizler birer “dışlanmış”ızdır— o [hayat kadını] da şüphesiz bizim dostumuz ve kız kardeşimizdir.” (5 Ağustos 1988). Van Gogh için sanattan daha değerli bir şey varsa, o da insanları sevmektir, “insanları sevmekten daha sanatsal bir şey olmadığını hissediyorum” (18 Aralık 1888) der. Ona göre sanat da zaten insan ruhunu araştırır. Yani sanat insan ruhunu amaçlamasıyla takdiri ya da kabulü değil sevgiyi amaçlar. Ama deli gönül yine de anlaşılmak ister.
“Dünyayla ilgilenmemin tek nedeni, —tam 30 yıldır bu yeryüzünde dolaşmış biri olarak— bir tür minnet ifadesiyle, çizim ya da resimler biçiminde geriye bir hatıra bırakmaya dair hissettiğim o belirli yükümlülük ve görev duygusudur. Bunu, herhangi bir akımı memnun etmek için değil, dürüst bir insani duygunun dışa vurumu olarak yapıyorum (7 Ağustos 1883).”

İyi ki geldin Vincent. Bize senin gibi bir insanın içinde, neler taşıdığını gösterdin. Bize öyle büyük armağanlar verdin ki, bak bak bitmiyor.
Not: Tam da bu yazının yazıldığı günlerde, yani 2026 Temmuz’unda, Konya’dan bir garip kırmızılı teyzemiz, Sultan Özcan göçtü gitti. Kendisi Van Gogh gibi bir sanatçı değildi belki, ama yaşamın kıyısında, toplumun eteklerinde bir renkle kendi varoluş mücadelesini üreten bir insandı. Belki onun için de her şey özünde bir sevgi meselesiydi. Aslında kendisi tam da Van Gogh’un sevdiği türden bir insandı. Yaşamında, kendisinden haberim yoktu. Ancak o uçup gidince, kırmızısı bana kadar geldi. Renkler biraz da böyledir, artlarında iz bırakırlar. Konya’nın kırmızılarından Vincent’in Arles’ına bir sarı selam olsun.
“Benim zevkim koyu sarı ve ateş kırmızısıdır.” (Nietzsche).
Kaynaklar:
Grant, P. (2016 ) Reading Vincent van Gogh. Alberta: AU Press.
Kant, I. (1987) Critique of Judgment. Indianapolis/Cambridge: Hackett Publishing Company.
Nietzsche, F. (2010) Thus Spoke Zarathustra. Cambridge: Cambridge University Press.
Van Gogh, V. (1997) The Letters of Vincent van Gogh. Londra: Penguin Books.
[1] 21 Temmuz 1882 tarihli mektubundan. İngilizceden çevirisi bana ait.
