ŞEFİK ÖZCAN
İŞLER VE GÜNLER
Mezarlığı ana caddeden ve kaldırımdan ayıran ihata duvarının önünde, mezarlığın giriş kapısına yakın bir yerde, gövdesi mezarlığın iç kısmında ama dallarının büyük çoğunluğunu mezarlığın dışına sarkıtmış dut ağacının gölgesinde durmuş, sırtımda çantam ihata duvarına yaslanmış, sigara içiyorum. Bir taraftan da kurmayı unutmuş olduğum saatimi öğleden sonrasının 13:47’sine ayarlamaya çalışıyorum. Hava çok sıcak. Hissedilir bir nem var. Temmuz sıcağı. Saati 13:47’ye kurdum. Dudaklarımın arasında tuttuğum sigaradan iki derin nefes daha alıp, parmaklarımın arasından caddeye fırlattım. Bunu baş parmağımı ve işaret parmağımı ve orta parmağımı kullanarak yaptım ve sigara havada yaylanarak uçtu ve gidip caddeye düştü. Hatta neredeyse o sırada geçmekte olan bisikletliye çarpacaktı. O anda bunu nasıl yapabildiğimi görebilmek için, yani sigara izmaritini baş parmağımla ve işaret parmağımla ve orta parmağımla nasıl tuttuğumu, hangi parmağımın gücüyle onu ittiğimi ve izmaritin nasıl yaylanarak havalandığını görmek için ikinci bir sigara daha yaktım. Bir an önce bitmesi için hızlıca içmeye çalıştım. Ama zamanın oyunları devreye girdi ve sigaranın bitmesi bayağı zaman aldı. Ya da bana öyle geldi. Ya da zaten zaman söz konusu ise bu hep olur. Ya yavaşlar ya da hızlanır. Neyse ki bitti. İzmariti üç parmağımın arasına aldım. Baş parmağımın ve işaret parmağımın ve orta parmağımın. Ama inanır mısınız, izmariti üç parmağımla nasıl tuttuğumu bilemedim. Hangi parmağımın itici güç olduğunu bir türlü bulamadım. İzmarit parmaklarımın arasından kayıp düştü. Eğilip yerden aldım. Tekrar denedim. Ama bir türlü bunu nasıl yapabildiğimi bilemedim. İzmariti parmaklarımın arasında yuvarlayıp tekrar denedim. İnanır mısınız, yine yapamadım. O izmariti bir türlü parmaklarımın arasından fırlatamadım. Her seferinde parmaklarımın arasından düşüp durdu. Dedim ki, kendi kendime, şeyler bakış söz konusu olunca gizleniyor demek. Canım sıkıldı. Saate baktım. 14:02. On beş dakikadır bununla oyalanmış olduğum için kızdım kendime. Neyse, deyip mezarlığın giriş kapısına doğru seğirtirken, mezarlığın içinde hareketlenmeler oldu. İhata duvarının arkasından görebiliyorum mezarlığı. Birkaç ölü yuvalarından alel acele çıkıp, mezar taşlarını sökmeye başladılar. Daha ne oluyor diyemeden, o koca koca mezar taşlarını bulundukları yerden, bir gülle atıcısı gibi hangi ellerini kullanıyorlarsa o elleriyle ve bütün güçleriyle ana caddeye doğru fırlatmaya başladılar. Koca koca mezar taşları ihata duvarını aşıp ana caddeye düşerek paramparça olmaya başladılar. Diğer ölüler de kalktılar mezarlarından. Bir kısmı bu çılgın eyleme katılırken, diğerleri öylece kalkıp olan biteni seyretmeye başladılar. Bir kısmı da sessizce bu eyleme destek verdiklerini ima eden hareketler yaptılar. Ana cadde, yere düştüğü anda paramparça olan mezar taşlarıyla dolup taştı. Trafik felce uğradı. Bir kısım araç ani fren yaparken, diğerleri gelip arkalarına tosladılar. Mezar taşlarının güm diye araçların çatısına düştüğü de oldu. Çevrede ne kadar insan varsa toplandı. Öylece bir kenarda durup izlemeye başladılar. Çok geçmeden polis, asker, jandarma da geldi, vesaire. Vali ve Belediye başkanları da geldi, vesaire. Emniyet müdürü geldi, vesaire. Ve hain danışmanlar da geldi tabii ki. Emniyet müdürü duruma müdahale edeceklerini bildirdi. Belediye başkanlarından biri aracı olacağını söyledi. Neler olup bittiğini öğrenmeleri gerekiyormuş, vesaire. Tüm bu hengâme içerisinde ölülerden biri ihata duvarına doğru ağır adımlarıyla yürüdü. İhata duvarına yaklaşınca durdu ve şunları söyledi. “Sayın Vali, Saygı değer Belediye başkanları, Sayın Emniyet Amiri ve siz hain danışmanlar, biz ölüler olarak bu olan bitenlere bir anlam veremedik. Mezarlarımızdan nasıl çıktığımızı ve şu koca koca mezar taşlarını yerlerinden nasıl söktüğümüzü ve nasıl fırlattığımızı bilmiyoruz. Şimdi izin verirseniz, mezarlarımıza geri dönmek istiyoruz. Bizim uykumuz bölündü, sizleri de rahatsız ettik. Kusura bakmayın lütfen.” dedi. Sonra bütün ölüler sessizce sessizliklerine gömüldüler. Bulunduğum yerde dikilmiş, tüm bu olup biteni seyrederken sigara içiyorum. Sigara bitiyor. Baş parmağımı, işaret parmağımı ve orta parmağımı kullanarak izmariti yuvarlayıp, bir atışta fırlatıyorum. Sigara izmariti havada bir süre yaylanıp, gidip caddeye, paramparça olmuş mezar taşlarının arasına düşüyor. Bakmadığımda bunu nasıl yapabiliyor olduğuma şaşıyorum. Saate bakıyorum. 15:00. Şu bir saati aşkındır olanlara da bakın, diye düşünüyorum. Hava sıcak ve nemli. Hemen oradan hızlı adımlarla uzaklaşıyorum.
Ne bahtsızdır o kişi ki; adımlarını ileriye doğru gayet hızlıca atmasına rağmen, anıları hüzünle doludur. Ve ne perişan haldedir o kişi ki; bedeninin hakikati, omuzunun üzerinden bile, bir kez olsun dönüp geriye bakmasına izin vermez. Benim, bakınca, hakikatini açık etmeyen şeylerin düzeni karşısında serseme dönmüş ve şaşkın, benim bahtıma düşen de hain danışmanlar, ifadesinin aklıma kazınması oldu. Hani şu önce benim, sonra da ortalığı teskin eden ölünün kullandığı hain danışmanlar ifadesi. Nerede ima edildiğini hatırlıyorum tabii ki. Ah! Dante (Toprağın bol olsun). Nasıl da çantamı ağırlaştırdın sırtımda, bir bilsen. Hızlı adımlarla uzaklaştığım mezarlıktan bu yana neredeyse bir saati aşkın süre geçmiş olmalı. Ve ben hep Dante’yi düşündüm. Adımlarım beni şehrin çeperlerine getirmiş de farkında değilim. Uzun, upuzun araziler uzanıyor önümde. Bomboş araziler. Ama her ne hikmet ise, soluma bakınca kafeye benzer bir yapı beliriveriyor gözlerimin önünde. Şeyler, bazen de biz onlara bakınca var oluyorlar sanki. Var olup bir biçim kazanıyorlar ve gayet de davetkârlar. O öğleden sonrasının sıcağını ve nemini, susamışlığımı ve yorgunluğumu hesaba katarsak, bu kafenin öylece, sanki birdenbire vücut bulması, normal olabildiği gibi, gereklidir de. Hiç de düşünmedim, kafeye doğru adımlarımı sıklaştırdım. Vardım ve içeriye girdim. Beni ilk karşılayan, hemencecik yüzüme çarpan kafenin o enfes serinliği oldu. Dışarısıyla içerisi arasındaki en az on beş derecelik farktan söz ediyorum. İçeride iskân edilmiş birkaç masa var. Kadınlar, erkekler… Ortalıkta dolanan bir köpek… Cinsini bilmiyorum. Gencinden biri, “Hoş geldiniz,” diyor. Başımı eğerek selamlıyorum. “Ne hoş, böylesi bir uzaklıkta, bir kafenin olması,” diyorum. “Evet,” diyor o gencinden biri. “Burası özel bir yer. Dikkat ederseniz klima yok. Buranın serinliği kendinden. Bahçemiz de var ve orası da aynı serinlikte,” diyor. “Ne güzel, bahçede oturmak isterim,” diyorum. Eşlik ediyor. Bahçeye çıkıyoruz. Kafenin arka tarafına bakıyor bahçe. Gerçekten çok serin. Koca koca ağaçların gölgelerine yerleştirilmiş masalarda oturanlar var. Boş masalardan birine geçip yerleşiyorum. Bahçenin etrafı çitle çevrili. Bahçeyi sanki sınırsızmışçasına uzanan araziden ayırıyor. Su ve kahve siparişi verip, çantamdan Dante’nin İlahi Komedyasının birinci kitabı olan Cehennem’i çıkarıyorum. Aradığım o ima edilen hain danışmanlar ifadesinin otuz dört kantodan oluşan Cehennem’in yirmi altıncı ve yirmi yedinci kantolarında geçtiğini hatırlıyorum. Bu her iki kantonun hiçbirinde hain danışmanlar ifadesi geçmiyor, tabii ki. Sadece ima ediliyor sevgili şair-imiz demeliyim- tarafından. Yirmi altıncı ve yirmi yedinci kantoları okuyorum. Defalarca okuyorum. Sekizinci hendeği Dante ile birlikte gözlemliyorum. Onun gözlerini kullanarak. Şöyleymiş; Hain danışmanlar ifadesi consiglieri fraudolenti kategorisinde değerlendiriliyormuş. Yani hileli öğüt verenler kategorisi. Ve kategoride diğerleriyle birlikte, Floransa’nın bazı önde gelenlerinin de aynı suçlama altında toplandığı görülebilirmiş. Bu yüzden de sekizinci hendek, olabilecek en politik hendekmiş. Şöyleymiş, (Dante konuşuyor); (…) dibinin seçildiği yere geldiğimde, sekizinci hendeğin de alevlerle öyle ışıdığını gördüm ben de. (…) nasıl küçük bir bulut gibi yükselen bir alevden başka bir şey göremediyse havada: (…) hendeğin dibindekiler de öyle ilerliyordu, hiçbir alev gizlediğini göstermiyordu, her alev bir günahkâr içeriyordu. (…) Bunca dikkatle baktığımı görünce, rehberim (Vergilius) dedi ki: “Ruhlar bu alevin içinde, her ruh kendini yakan aleve sarılı iyice.” (…) “Usta (Vergilius), sözlerin kanımı pekiştirdi” dedim, “böyle olduğunu ben de sezmiştim, sana bir şey sormak istiyorum: Eteokles’le kardeşinin ateşe verildiği odun yığınından yükseliyormuş gibi gelen, çatallı alevin içindeki kim, bilmek istiyorum.” (…) Yanıt verdi Vergilius: “Ulikses ile Diomedes ceza çekmekteler bu alevin içinde; öfkede olduğu gibi, cezada da birlikteler; at hilesine gözyaşı dökmekteler (…),”. Şöyleymiş; bu iki figür, yani Ulikses ile Diomedes, Dante’nin ünlü fraudulent counselor örnekleriymiş. Çünkü her ikisinin hitabet yeteneği, onların sekizinci hendekte mahkûm edilmesine neden olan aldatıcı söylem ile iç içeymiş ve bu yüzden de insanların mahvoluşlarına neden olmuşlarmış. Ulikses şöyle demiş: “(…) Kardeşlerim (…), yüz bin tehlikeye göğüs gerip batıya eriştiniz madem ki, geri kalan kısa ömrünüzde, güneşi izleyerek kimsenin oturmadığı bölgeleri tanıma deneyiminden yoksun kılmayın kendinizi. Aslınızı düşünün isterseniz; hayvanlar gibi yaşamak için dünyaya gelmediniz, erdem ve bilgi peşinde koşmak göreviniz.” İşte bu son ifade, Ulikses’in arkadaşlarını ikna ettiği hitabet yeteneğinin zirvesiymiş ve ardından Herkül Sütunları’nı aşıp, ilahi sınırı ihlal ettikleri için, gemileri batmışmış. Ayrıca bir türlü bitmek bilmeyen Troya savaşında, tahta at fikri de ona, yani Ulikses’e aitmiş. Hilebazın tekiymiş Ulikses anlayacağınız. Bu yüzden de severmiş onu kumpasçı Athena. Öyleymiş Vergilius’un Dante’ye söylediklerine göre. Ama Ulikses ile Diomedes’ten daha ünlü bir fraudulent counselor varmış. Hatta o en ünlüleriymiş. Şöyle ki; hem usta bir savaşçı hem de politikacıymış. Siyasi danışmanmış. Şöyle ki; Dante onu “(…) bir başka alevin ucundan yükselen (…)” diye tarif eder yirmi yedinci kantoda. Bu bir başka alevin ucundan yükselen Guido da Montefeltro imiş. Bu başka alev (Guido), yirmi yedinci kantonun 67. 70. Ve 76. Bölümlerinde şöyle tanıtıyor kendini; “(…) Silah kuşanırken, Francesco keşişi oldum, bu giysilerin günahlarımı bağışlatacağını umdum; umduğum gerçekleşecekti elbette, kahrolası başpapaz karışmasaydı işe, o papaz beni yeniden günaha soktu; dinle bak, niçin, nasıl oldu. (…) Her türlü hileyi düzeni kavramıştım; öyle ustalaşmıştım ki, dünyanın öbür ucuna ulaşmıştı sanım.” Şöyleymiş meselesi Guido’nun. Papa Bonifazio VIII. Papalık sarayı yakınındaki Penestrino’da bir şatoda oturan Colonna ailesiyle savaşıyormuş. Papa, Guido’dan bu savaşı kazanmak için hileli bir siyasi öğüt istemiş. Şöyle geçiyor yirmi yedinci kantoda: “Bunun üzerine dedi ki (Papa): Ferah tut yüreğini, şimdiden bağışladım ne suçun varsa, sen de Penestrino’yu yere sermenin yolunu öğret bana. Guido şöyle demiş; ‘(…) Şimdi işlediğim günahtan, madem ki arındırıyorsun beni, bil ki çok söz vermek, az yerine getirmek, sağlam kılar yerini.” Papa Bonifazio VIII.’in Colonna ailesini tuzağa düşürmesini sağlayan ilke, işte bu çok söz vermek, az yerine getirmek ilkesiymiş. Papa, barış sözleşmesi yapmayı kabul ederek karşı tarafa silah bıraktırmışmış, ardından şatoyu yerle bir ettirmişmiş. İşte Guido da Montefeltro’da böyle bir hain danışmanmış. Şimdi cehennemin sekizinci hendeğinde, hileli öğüt verdi vereli, ensesinden çekmemiş ellerini kara meleklerden biri. Durumu buymuş.


Ve kitabı kapatıyorum. Gözlerimi dinlendirmek için biraz uzağa bakmaya ihtiyacım var. Çitin az biraz gerisinde, güzelliğin her türlüsünden yoksun biçare bir köy evi, ebegümeçleriyle dolu, yemyeşil bir bahçe ve kuyu var. İhtiyarın teki bahçede ebegümeci topluyor. Tüm bu manzara herhalde dünya kurulalı beri oradaydı, diye düşünüyorum. Sonra kuyunun etrafını saran ıslak, kaygan ve kocaman bir patates büyüklüğündeki ve şeklindeki ve rengindeki taşlardan biri, kanatlanıp uçmaya karar veriyor. Oturduğum yerden görebiliyorum. Yükseldikçe yükseliyor ve gökyüzünde bir süre boyunca uçuşun tadını çıkarıyor. Sonra görünür hiçbir neden yokken, bahçede ebegümeci toplayan ihtiyarın başına konuveriyor. Ya da öyle demeyeyim; basbayağı da düşüyor. Düşerken çıkardığı tok sesi duyabiliyorum. Zavallı ihtiyarcık oracıkta ölüyor. Yaklaşık iki saat kadar ölü kaldıktan sonra, tekrar ayaklanıp ebegümeci toplamaya devam ediyor. Zavallı ihtiyarcık, diyorum. Saate bakıyorum. 18:05. Neredeyse akşam olmak üzere. Cehennem’i çantaya yerleştiriyorum. Bir sigara yakıp, zavallı ihtiyarı seyrediyorum. Sanki iki saat ölü kalan o değilmiş gibi, ebegümeci toplamaya devam ediyor. Kalkıyorum masadan. Çantamı sırtıma alıp, kafeye giriyorum. Hesabımı ödeyip çıkıyorum. İnanır mısınız, kafeden çıkıp daha birkaç adım atmış olmalıyım ki, kendimi şehirde buldum. Akşam üzeri yoğunluğu… Trafik yoğunluğu… İnsan yoğunluğu… Oradan buraya koşturuyorlar. Ve nasıl sıcak. Tam da o sırada aklıma geliverdi sinemaya gitmek. Christopher Nolan, Homeros’un ünlü destanı Ulysses’den uyarlama yapmış. Ulysses, Yunanlıların çağırdığı isimle, Odyssey. Vah sana, hain danışman Odysseus. Sinema demişken, şu an karşımda, karşı caddenin az ötesinde, devasa bir alışveriş merkezi büyük bir hızla olup bitiyor. Bitti ve birkaç aydır tam takır işliyor. Karşıya geçmeden önce durup bir sigara yaktım ve düşündüm. Sinemaya gitmek için alışveriş merkezine gitmem gerekecek. Ne saçma, değil mi?
Alıntılar
Alighieri, D. (1998). İlahi Komedya: Cehennem (R. Teksoy, Çev.) Oğlak Yayıncılık. (S. 254-269)
