ARİFE KALENDER İLE SON İKİ KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
ORHAN AYTUĞ TOLU
Arife Kalender, 1954’te Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Ermişli köyünde doğdu. Lise ve üniversite eğitimini İstanbul’da tamamladı. Almanca öğretmenliği ve yöneticilik görevlerinin ardından 1997’de emekli oldu.
İlk yazıları 1970’li yıllarda Yansıma dergisinde, ilk şiir kitabı Maviler De Eskidi 1992’de yayımlandı. Türk şiiri ve şairler hakkında geniş yelpazede tuttuğu çalışmalarını Şiir Irmakları kitabında bir araya getirdi. Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü ve Behçet Aysan Şiir Ödülü Yarışmaları’nda dereceye ve övgüye değer bulundu.
Altmış yıla yaklaşan edebiyat yolculuğunda PEN Yazarlar Derneği genel sekreterliği, Bilim ve Sanat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği ve Türkiye Yazarlar Sendikası yönetim kurulu üyeliği gibi önemli duraklar bulunmaktadır. Uluslararası Struga Sanat Festivali’ne 2000’de katıldı. Alman edebiyatından şiirler çevirdi.
Arife Kalender’in Temmuz 2025’te Tenden Gömlek adlı kitabı Everest Yayınları, Kökler ve Kemikler adlı şiir kitabı Nisan 2026’da Papirüs Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuldu.
Bu söyleşimizde son iki şiir kitabı üzerine sohbet edeceğiz.
Orhan Aytuğ Tolu: Öncelikle merhaba Arife Hanım, iyi olduğunuzu umuyorum. Son iki şiir kitabınız ‘Tenden Gömlek ve Kökler ve Kemikler’ kitabınız son bir yıl içinde yayımlandı. Her biri tematik özellikler etrafında bir bütünlük taşıyor. Şiirlerinizde kadınlara önemli bir yer ayırıyorsunuz. Özellikle Tenden Gömlek’te “Annem tarihini çeyiz verdi bana” diyorsunuz. Anne-kız çocuğu ilişkisinde ataerkil yapıya boyun eğdirilerek eril düzenin devam ettirilmesine annelerin dâhil edilmesinin izleri şiirinizde görülüyor. “Çeyiz” kavramı etrafında düşündüğümüzde bu pratikler bugün de devam ettiği için mi şiirinize alıyorsunuz, yoksa bu dize etrafında geliştirdiğiniz izlekler bir dönemle hesaplaşma ya da “anı” niteliği mi taşıyor? Ayrıca eril düzen biçim değiştirse de özü aynı mı kalıyor?
Arife Kalender: Sevgili Aytuğ, “Kadın teması hem yaşamımda hem de şiir ve yazılarımda (yerel-evrensel) çok irdelediğim bir konu. Sonuca varabildim mi? Bence hayır. Çünkü bu olgu baştan değiştirilmeyecek denli derin ve geniş. Belki kadınlar özgür olabilseydi, yaşamın içinde engellenmeden var olabilselerdi, bugünkü yaşam farklı olurdu. Anaerkil dönemden, yani erkekler sopayı ve parayı ellerine aldıktan sonra; çağlar boyu inançların, devletin (ki bunların yönetimi de erkeklerdeydi) geleneklerin etkisiyle ikinci cins olarak değil de yok sayılarak, uydu kimliğiyle yaşadılar, yaşıyorlar. Doğurganlıklarının bir şekilde onları bağladığını (bebeğe meme verirken şiir yazılmıyor!) çocuğu olan kadın ince yerinden kopar, adım atamaz. Zaman zaman erk için kurnazlıklar yapsa da hem canını hem çocuklarını korumak adına savaş verdiler. Okumak, toplumda öne çıkmalar (Sanat, siyaset, bilim) tam anlamıyla gerçekleşemedi. Açlık ve yoksulluk onlara boyun eğdirdi çoğu yerde. Yoksul ana; kızını beylere, paşalara satmayı, sonraları da fabrika babalarına, yatı katı olanlara vermeye çalıştı. Paranın çoğu utançları örttüğü günümüzde ise ahlaki değerler çöktü, ayıplar kayboldu. ‘Ayıp, günah, yasak’ üçlemesi çoğu kez erkeklerin uyguladığı şiddete (kadın cinâyetleri, çocuk gelinler) ortak oldu hatta emirler verdi. Senin deyişinle, eril sistemin destekleyicisi oldu. Bunların altında ekonomik, siyasal, psikolojik nedenlerin olduğunu biliyoruz. Şiirde kadınlara bakacak olursak; dergi yönetmenlerinin, eleştirmenlerin, yıllık hazırlayıcılarının vb. çoğu erkek. Bir cinsin yaşamdan yıllar yılı ayrı tutuluşu dengeleri bozmuş durumda. Her şey tek yanlı işliyor bizim gibi ülkelerde. Erkekler her türlü kadın bedenini şiirlerinde nesne olarak kullanırken; kadınların tek dizesi yafta niyetine boyunlara asıldı. Özellikle Cumhuriyet sonrası kadınların iş hayatına girmesiyle, kimlik sorunu irdelenmeye başlandı. Bugün yeterli mi? Hayır. Bunların tümünün altında bilisizliğin, düşünüp yorumlamamanın, okumamanın her şeyde olduğu gibi kolay ve kısa yoldan, emek çekmeden ünlenmenin ya da para sahibi olmanın yattığını biliyoruz. Nitelikli şairler olsa bile hastalıklı gelişmelere tanık oluyoruz. Her şeyi, içinde yaşadığımız toplum belirlediğine göre; kadınların eril güce yaslanmadan, kendi kimlikleriyle var olmaları bir süre daha zor görünüyor.

Feodal ilişkiler yaşanıyor hâlâ. Burada yaşayan insanlar öğrendiklerini de beraberinde götürüyor gittiği yere. Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Ermişli köyünde doğdum. Lise son sınıftan beri İstanbul’da yaşıyorum. Ailemizde hâlâ doğduğum yerin etkileri var. Bu gelenekler de daha çok kadınlar tarafından uygulanıyor. Bir şiirimde “Babamın olmadığı yerde / annem babam oluyordu”demiştim. Çağlar boyunca kadına eril emir ve otoriteler ezberletilmiş. Yani aslında sistem geri ve karanlıksa kadını erkeği yok. Ama erkeğin tarihsel gücü kadını yok sayıyor. Bugün sistem dağıldığına, arada kaldığımıza göre her şey çöp ile saman…
“Çeyiz” bir imge, metafor. Bugün kentlerde çeyiz olayı yön değiştirdi, paraya endeksli yozlaştı. Bununla çok şeyin değişmediğini, kadın yaşamının anadan kıza, her ekonomik -siyasal düzlemde sürdüğünü söylemeye çalıştım sanırım. Elbette kadın olmamın bu temayı işlememde çok etkisi var. Çok şey belki değişmedi ama insana özgü nitelikler çöktü. Yüzyıllardır kadın, baskı zulüm görse de yaşıyordu. Şimdi öldürülüp yok ediliyor. En büyük tehlike de bu…
Sevgili Aytuğ; benim şiire meyletmemin nedenlerinden en önemlisi diyeceklerimin, paylaşmak istediğim şeylerin olması. Bu nedeniyle yanımdaki yöremdeki herkesin derdi derdim oldu. İlkin kendimi özgürleştirdim, sonra da şiir öznesi kadınların dilini çözdüm. Dağlarca; “Bizim gibi gelişimini tamamlamamış ülkelerde, şairin toplumsal konuları işlememe gibi bir lüksü olamaz” der. Katılıyorum. Kadın sorunlarını irdelerken şiir öznelerim hem ben hem ötekiydiler. “Biz”i anlatmaya, göstermeye çalıştım. “Tüm kadınların adı Haççe” derken tek ad yeterliydi kadın kimliğine. Başka şiirde onlardan biri “Aklımı elleme Hüseyin” diyerek eril yönlendirmeye karşı çıkıyordu. “Seni Seviyorum Ahmet” şiirini, incelemelerimde gördüğüm kadın söylemlerinin eksikliği üzerine yazdım. Ahmet, yurdumuzda sık kullanılan bir ad. Bir kadının ağzından “erkeğe söylenmiş” sevgi başlığı. Bu şiir bir başkaldırı şiiriydi. Şair kadın incelemelerimde toplumsal olaylar haricinde sevgili, koca olan erkekleri görememiştim. Bu ağzı kapalılık “Seni seviyorum Ahmet” şiirini yazdırdı. Bu şiirde bile kadının anaç yanı, anlayış ve şefkati öne çıkıyordu. Buna karşın eril edebiyatın yetkin ağızları “Ahmet kim?” diye sık sık sordular. Bizde, yazdığımız her şeyi yaşamışlığımıza bağlıyorlar ya!.. Yetmişi aştığım şu günlerde “erotikalar” hazırlıyorum. İnadına İsyan!
Orhan Aytuğ Tolu: Şiirlerinizde gerek bireysel gerek toplumsal düzlemde yoğun bir bellek inşası olduğu fark ediliyor. Çocukluk anıları “Arife bir sigara ver” diyen, 6 Mayıs’ta idam edilen, bedeller ödeyen mücadeleci insanların anımsanmasıyla bütünleşerek özneyi kuruyor. Poetik açıdan şair-bellek-şiir ilişkisi hakkındaki yaklaşımınız nedir; şiir, bellekten bağımsız gelişebilir mi?
Bellek konusuyla bağlantılı olarak toplumcu gerçekçi sanat anlayışının, politik kitle hareketlerinin ivmesiyle ilişkisi nasıldır? Şair bu dinamizmden bağımsız şekilde epik geliştirebilir mi, bu anlayışın izleklerini belirlemede sokağın payı ne derecedir? Kökler ve Kemikler kitabınızdaki “Sorgucular” şiirinde “Tek kişinin çığlığı neye yarar (…) Kentler canından bezmiş ölü şehirler (…) Söz ağzımda bekler amma yok sokakta kimseler” dizelerini bu soru bağlamında değerlendirebilir miyiz?
Arife Kalender: Bellek, bir toplumun ileriye gitmesi, gelişmesi için en gerekli öge. Gerek tek bir insan gerekse toplumlar bellekten uzaklaştıkça değerlerini yok eder. Kurtuluş Savaşımızı belleksiz değerlendirebilir miyiz? Şiirde Fuzuli’yi, Nâzım’ı, Yunus’u, Pir Sultan ve Karacaoğlan’ı… Bilim bir önceki keşfin üzerine inşa edilmiyor mu? Diyalektik olarak her şey bir öncekinden el alıp, sonrakine el bırakmıyor mu? Yapraklarını döken ağaç, döktüğü yapraklarla beslenmiyor mu? Ya da insanoğlu soyunu sürdürürken bellekten yararlanmıyor mu?
“Çocukluğumuz hazinemiz” olduğuna göre, yaşamdaki değişim ve dönüşümlerde sık sık ondan yararlanıyoruz. Bir koku, bir renk, ses bizi yıllar öncesine götürürken taşıyıcı bellek değil mi? İnsan bedeninin çoğu suysa büyük bölümü de bellek olmalı…Kuşağım 3 askeri darbeye, onlarca kıyıma, baskıya maruz kaldı. Sırtımızdaki postallar unutulur mu? Şiirimizin yüzü asık, öfkeli ve acılı. Niye gülen, sevişen, şarkılar söyleyen bireylerimiz yok? Sokaklar ıssız, evler suskun. Yalnızca kavga var mutsuz yollarda. Şiirin rengi yaşamın da rengidir. Bizde yıllardır gözü yaşlı… Bir dizede “Bana gülen şiirler oku n’olursun” diyorum. Ben de gül sümbül şiirleri yazmak istiyorum da birbirini öldüren çocuklar geliyor aklıma.
Bellek konusuna yine dönersek; belleksiz şiir kurmaca ve zorlama olur, ya da olmaz bana göre. Olmaz yani. Bugünkü gençlerin çoğu E. Cansever’i, Dağlarca’yı, T. Uyar’ı, M. Cevdet Anday’ı, G. Akın’ı, S. Sezer’i… tanımıyorlar. Gerek de duymuyorlar. Okullarda zaten bir iki gönüllü öğretmen söylüyor, okuyorsa… Bu yoz bilisizlik ortamında genç şairler “yazdım oldu” aceleciliği ve hırsı içinde. Buradan bakarsak şiirimizin insansız, doğasız kalmasına şaşmamalıyız!
Benim en büyük zenginliğim Türk şiirinin önemli şairlerini (Şiir Adaları-Kaynak Yay.) incelemem. Kırkı aşkın şairin aylarca dizeleriyle yaşadım. Alman şair kadınlardan çevirdiklerim de yabancı dildeki söylem biçimlerini, ana dildeki sözcük seçimlerini irdelememi sağladı. Şiiri yazmak, tasarımın en son halidir. Ondan önce bilgi ve birikim dağarcığı boşsa şiir yavan olur. Günlük, anlık duyarlıktan öteye gidemez. Bellek de burada devreye girerek çağrışım ve söyleyişi tetikler. Şiiri yalnızca duyguya yüklemek yetersizdir. C. Süreya’nın “Saçını başını yolan ağıtlardan ayırmak gerek şiiri” dediği gibi… S. Birsel’in önerdiği “mantıkla yazmak” da bana göre değil. Şiiri ileti aracı olarak düşünenlerdenim. Sözü eğip bükmeden, biçim denemesi yapacağım diye yontup güdükleştirmeden, soyutlayacağım diye uçucu hale getirmeden yazılmalı savındayım. İmge kullanımının da yeterince bilinmediğini düşünüyorum. Yazdıklarımız okuyucuyu zorlamadan anlaşılmalı, sezilmeli bence. Temanın ortadan kalkması, aşırı imgeye yüklenme okuyucuyu şiirden uzaklaştırdı. Bunu söylerken illa herkese göre yazalım, imge olmasın demiyorum. Gerçeğin; şiir dilinde estetize edilerek, şiir biçimlerine uygulanarak verilmesini diyorum. İçinde müziği, resmi, iskeleti olmalı bana göre. Kemal Özer’in “şiirde omurga” dediği gibi.
Şiir insana özgüdür ve o şiirde tüm yaşam görünür olmalıdır. Duygu da mantık da düş de…
Altmış yıldır şiirin içinde biri olarak şiiri hep ön sırada tuttum. En çok emek verdiğim, araştırdığım şiirdir. (“Bu kadar çok nasıl üretiyorsun” diyenlere: “Şiir hayatımın can suyu” diyorum. “Nereye gidersem ordadır. Benden ayrı gezmez.”

Tenden Gömlek’in yayımlanması iki üç yılı bulduğunda, Kökler ve Kemikler hazırdı. Papirus Yayınevi “Ben basayım kitabı” deyince o da okurla buluştu. Bir de “Ölürsem hazır dosyalarım gün yüzüne çıkamaz” kaygısını yaşıyorum. Zaten dinamik ve aceleci yapım var. Önceliğim şiir yazmak, okumak olunca, onları yazıya geçirmek için koşullarım yettiğince yazıyorum. Altmış yıldan bu yana çalıştığıma göre şiir artık bana çok tanıdık, “ayak seslerinden” tanıyorum.
Toplumcu gerçekçi şiirin işlevini sormuştun. Bir yerde “Şiir insana ulaşan en hızlı araçtır” demiştim. İnsana ulaştığı anda da değişim ve dönüşüm başlatır. Şiir bir karşı duruş, sunulan yaşama muhalif oluştur. Hoşnutsuz kitlelerin sesi de olur, türküsü de. Bugün meydanlarda nasıl ki B. Brecht’in dizeleri, Edip Akbayram’ın sesinde türküleşmiş şiirler yer alıyorsa tarih boyunca da böyle olmuştur. Mahsuniler, Neşetler, İhsaniler, Ruhi Sular şairlerin ağzından nota seçtiler, susulanları şairler yazdı, onlar besteleriyle kitlelere kan verdiler. Bu durum hem bellek hem de haksızlığa baş kaldıran kitlelerin tarihini oluşturdu. Her konuda şiir yazılabilir ama dünya can çekişiyorsa, bebek kanları içiliyor, insan eti yeniyorsa “Bana ne” diyebilmek, görmezden gelmek insan duyarlığına aykırı düşer. Şiir anlayışım şu: “Bir şiir okuyanın yüreğinde bir dalı oynatmalı. Birisine dokunmalı. Pencereden sokağa bakarcasına yaşamı görmeliyim dizelerde.” demiştim. Şiir insan için yazılır. Bunu düşünüyor, algılıyorum ve başkalarıyla da paylaşmak için yazıyorum demektir benim için. Yazan ve okuyan birlikteliğinden ise nicel değişimlerin başladığına inanıyor, şiirin değiştirme gücünün de bu ortaklaşa duyarlığın gelişmesiyle oluşacağını düşünüyorum. Bu nedenle “Tek kişinin çığlığı neye yarar” diyorum. Ses ve söz bir kulağa çarpıp onda yankılanmıyorsa… Bunları didaktik şiirlerden yola çıkarak ya da zorlama bir çağrıya varmak için söylemiyorum. Kimi zaman göstermek, resmini çizmek, fısıldamak da yüreği haraketli kılar. Bir yerde söylemiştim: “Şiir, devrim yapmaz. Değişim ve devrim için gerekli duygu ve düşünceleri oluşturur. Bu nedenle iktidarlar tarafından korkulan konumda olmuştur çağlar boyu. Sokağa bakmayan, görmeyenler; korugan dünyalarında yalnızca kendilerini yazanlar kısa ömürlüdür. Bir süre sonra o da biter ya da yinelemelere götürür. Şiir yaşamın kendisi, yani çoğuldur, her şeyle iç içe yürür.”
Orhan Aytuğ Tolu: İkinci Yeni şairleriyle gündemde tutulan kent-insan ilişkisi ve kapitalist kentleşmenin insan üzerindeki etkileri 1990 sonrası Türk şiirinde yer açılan bir içeriğe dönüştü. Tenden Gömlek’te hastane penceresinden baktığı kenti “hasta” olarak algılayan özne, Kökler ve Kemikler’de işlenen ekolojik sorunların ve insan-doğa kopuşuna dair anomalinin sözcüsüne dönüşüyor. Ahmet Haşim’in mistik doğa anlayışının ötesine geçip panteist/vahdet-i vücut anlayışıyla insan-doğa bütünlüğünün sağlanmasını merkeze alıyorsunuz. Buradan hareketle son kitabınızda vurguladığınız ormanların maden sahalarına ve imara açılması, bugün paradoksal şekilde “canlılık” belirtisi yeşilin yalnızca mezarlıklarda bulunmasına rağmen sizce günümüz şiiri “insana” dair bu sorunları işlemekte kısıtlı/yetersiz mi kalıyor, bir tür ihmal edilen alana mı dönüşüyor poetik düzlemde?
Arife Kalender: Yine Dağlarca’ya gideceğim. Bilindiği gibi evren ve insanı farklı boyutlarıyla ele alan bir şairimiz. Şamanizm’den şiirimize kazandırdığı değerli gözlemleri, değerlendirme ve imgeleri var. “Benzemez birbirine/İnsan Ağaçlarımız” derken insanı ağaçlaştırır. Çoğu inanışlarda olduğu gibi Anadolu’da da tepe başlarındaki tek ve ulu ağaçların yatır olduğuna inanılır. “tepelerin bekçisi” denir. Ağaç ve çiçek dikmek bizde aile geleneği gibi. Doğa benim en yakın dostum. Özgürlük Parkı’nda yürüyüş yaparken gidip kucakladığım, şamdana benzer ilginç bir çam ağacım var. Kesilen ağaçların, orman yangınlarının sızısını bedenimde duyumsuyorum. Ağaçlar insandır, ormanlar toplum. Kentler bizim dış derimizdir. Onların yok oluşu insan dünyasında iç kanama yaşatır. Yani yaşamı var eden, güzelleyen, büyüten doğa da bugün kapitalizmin çarkları arasında yok ediliyor, edildi. Dereler şaşkın, çaylar şaşkın. Ayrıca eğitim sistemi aracılığı ve TV programlarıyla doğa ile insan ayrıldılar. Öğrencimin birisi “Domates ağaç mıdır?” diye sormuştu. Kentlilerin yağmurdan ödleri kopuyor, ıslanırlar diye. İnsan doğaya ve kendisine yabancı artık. Tüketim ekonomilerinin, yaşamdan kopuk eğitimlerin, paraya endeksli politikaların, belleksizliğin, cehaletin getirdiği yerdeyiz. Şiir yazanların “şairim” diyenlerin bile doğayı ve toplumu yeterince tanıdıklarını düşünmüyorum. Bir şair bana “Zemheri ne demek?” diye sormuştu… Doğa konusunda köy kökenli olmam nedeniyle varsıl olduğumu düşünüyorum. Kar’ın beyazını da gördüm, ölüm olduğunu da. Kekliğin kekliği tuzağa çektiğine de tanık oldum, atmacaya yalakalık yapan Çeçen kuşlarına da… Şiirlerimi İstanbul-Malatya arası köprüde yazarken doğuyla batıyı birlikte dokudum. “Ağrı İstanbul’a Benzer” şiirimde; bir ülkede yaşananların farklı biçimlerde olsa da özünde aynı olduğunu, en yüksekle en büyüğün karışmasında ezilenlerin, kırılanların halk olduğunu görmek; şiirlerimi daha ayrıntılı bakışla ele almamı sağladı. “Sorunları işlemekte şair yetersiz mi kalıyor?” diye soruyorsun. Şair birey olduğuna göre, tema seçimini de onun dünyaya nasıl baktığı belirler. Lobiler, siyasi parti grupları, kendilerini aristokrat görenler… Bugün dünden daha fazla. Genç şiir heveslisi, “şair” yaftası için derinleşmek, okumak yerine her şeyi deniyor. Çoğu kez başarıyor da çünkü onu da alkışlayan bir kitle oluşuyor. Bu oluşumu destekleyen bir de medya dediğimiz popüler olgu var. Diyeceğim şu: “Şiir; birikim, zekâ, yaşama bakış, araştırma isteği, sorgulama gerektirir. ‘Yazdım oldu’ olmuyor.” İlk yazma dönemlerinde şiir “Bu acemi beni nasıl çar çur edecek” diye yazardan korkarken, şair ustalaştıkça şiirden korkar.
Orhan Aytuğ Tolu: Şiir dilinizi oluşturan kavramlara “petrol, siyanür, maden, grizu, jet, makine, ‘hasta’ biber” gibi sözcükler ekleniyor. Kapitalist üretim biçiminin ve tarihin geldiği aşamada şairin bu kavramlara uzak kalması/durması mümkün mü?
Arife Kalender: Yıllar önce bir Alman şair kadından şiir çeviriyordum. Sevgiliyi bekleyen bir kadın özne anlatıyordu.”Senin için kırmızı şarap koydum dolaba/ saçlarımı mahagoni kızılına boyadım/ hah tam da şimdi çamaşır makinası yıkamayı bitirdi” dizesiyle sona erdi. Son dizeyle şiirin o ana kadar olan tadı kayboldu. Öyle lirik ve rahat söylemlerden sonra makinenin şak diye susması… sonra uzun süre geleceğin şiir dilini düşündüm. Bugün çıktıdan mektubunu aldım. Yapay zekâ şöyle yaptı. Robotun şarjı bitti vb… Evet, hayatımıza giren çok şeyin şiirde yer etmesi kaçınılmaz gibi gözüküyor ama şiir her zaman yazılacak. Yeni yaşamlar yeni şiirler doğuracak, şiir dilini de etkileyecek kaçınılmaz olarak. Sömürü düzenleri sanata düşmandır. Tıpkı İran’daki kütüphanelerin, binaların yok edilişi gibi. Her değerli şeyi yok etmek zorundalar yapıları gereği. Toplumsal ve tarihsel belleği yok etmek, unutturmak, değiştirmek onların işi. Altınoluk’ta Atatürk Caddesi’nde oturuyordum. Adı değiştirildi. Malatya’da bildiğim tüm köy adları değişti. Niye? Öncesini bilmeyen şair ya da yazar bu soruyu sormaz ki… İstanbul’un yıllar öncesi erguvanlarını bilmeyen biri onun yokluğunda kentin rengindeki azalmayı ne bilsin? Her şey öğrenmeye, düşünmeye, bilmeye dayanıyor. G. Akın’ın “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizesi, tam da söylediklerim için.
Orhan Aytuğ Tolu: Şiirinizin içeriği hakkında son bir noktaya değinilebilir: Özellikle Kökler ve Kemikler’de doğaya ait kavramlardan yoğun şekilde besleniyorsunuz. Şair, doğa ve kadını “doğum” paydaşlığında birleştiriyorsunuz. Günümüzün yerel, bölgesel ve küresel sorunlarını, yoksulluğu, sömürüyü, şiddeti ve savaşları sona erdirmenin yolu kadın, doğa ve şairin/sanatçının yaşamı yaratan gücünden mi geçiyor çünkü şiirlerinizde erkek icadı savaş ve sömürü en büyük darbeyi kadına, çocuğa ve doğaya indiriyor? Ayrıca yaşamı yaratmada diyalektik şekilde kan ve sütü bedeninde taşıyanın kadın olduğunu vurguluyorsunuz.
Arife Kalender: Bendeki Malatya kitabımın önsözünde: “Kentleri erkekler kurar. Köprüleri, camileri, kiliseleri, okulları, binaları… Sonra da tek bir düğmeye basarak yine onlar yıkar. Kadınlar içerdedir, içerden yürütürler yaşamı. İnsan yetiştirir, doğurur, büyütürler. Erkekler hırs, erk ve para uğruna kendilerinin de yaşadığı dünyayı yerle bir ederken; içerde yaşayanları (kadın, çocuk, yaşlı) topluca ölüme gönderirler.” demiştim. Savaşlar bunu göstermiyor mu? İçerdekiler yaşamı üretirken, dışarıdakiler yok etme peşinde…
Orhan Aytuğ Tolu: Şiirlerinizin kaynakları arasında Alevi-Bektaşi inancı ve kültürü, biçim olarak Divan şiiri geleneği yer alıyor. Kökler ve Kemikler’de geleneklerden beslenme sürdürülüyor hatta şamanlığa açık göndermede bulunuyorsunuz. Şiir-gelenek ilişkisi bağlamında şair geleneğe sırt dönebilir mi, geleneğin poetikanızdaki yeri nedir?
Arife Kalender: Sevgili Aytuğ, her dönem kendi sanat anlayışını yaratır. Şiirde de öyle. Şiirlerimde, evrensel ve yerel şiir biçimlerinden yararlandım. Bugüne değin denemediğim çok az biçim vardır sanırım ama tümüyle geleneğe bağlı kalmak başka, yararlanmak başka bir şey. Rahmetli Erdoğan Alkan, Halk şiiri türünde yazmaları çok denemiş, savunmuştu da. Fransız ve Avrupa şiirini çok iyi bilen Alkan, belki de halk şiirine ulusalcı baktığı için bu savda olmuştur. Ben de türkü formatlarından yararlandım, dediğin gibi türküleri, beyitleri, gelenekleri denedim. Şiir; şaire neyi, ne zaman, hangi temada yazacağını duyumsatır. “Beni böyle yaz” der. Dağlarca, “İçimde bir şiir adam var. O söylüyor neyi, nasıl yazacağımı” derdi. Şair, şiire hâkim olmaya başlayınca, bildiği her şeyi yazdıklarına katar. Biçim de olabilir, tema da… Ancak o aşamaya gelmek çok emek ister. Bugüne değin yer yer Alevi felsefesinden yararlansam da gerek Tenden Gömlek’te gerekse Kökler ve Kemikler’de bu inançsal yapının özü dizelerimde dışa vurdu. Ayrıca “söz” kavramı bizde önemlidir (Sözü yere düşürme, sözü çürütme, söze kin bulaştırma…) çünkü çağlar boyu insanları duaz ve söz ayakta tutmuş. Saz ve sözle niceleri gelip geçmiş… Alevi ritüelleri son iki kitabımda sık görünmektedir. Semah, cem, özde insana varma, turna, hak, harman olma, devri daim vb… İçinde yaşadığımız kültürü yüzümüzden silemeyiz ki. Ayrıca da Alevi felsefesinin diyalektik yaşamla örtüşmesi, insan hakkı ve inanış özelliklerinde doğayla birleşmesi siyasal görüşümden farklı değil. Geleneklerden de yararlandım. Yaşamda ne varsa iyi kötü, şiirimin içindedir. Zamanlar, değişim ve dönüşümler…Doğaya ve insana bakarak sözcüklere nakşettim.
Orhan Aytuğ Tolu: Son kitabınızda belirttiğiniz gibi kime değsek cehenneminin bulaştığı, sevgisizliğin ve iletişimsizliğin yatay şekilde hızla yayıldığı şu günlerde “Kökler ve Kemikler” duygularımıza dil verdi. Kökler ve Kemikler’i okuyup kendisiyle yüzleşerek daha iyi bir yaşam için adım atabilecek okuyucunuzun bol olması dileğiyle söyleşi için teşekkür ederim.
Arife Kalender:
“Kökler ve Kemikler”
Ağaç mezarlığında kazılmış toprak kokusu
Dozerin biçtiği gövdenin kanı yerde
Kesilmiş parmak gibi kımıldıyor damarlar
Çalılar yaralı, otlar kurumuş
Toplu ölümlere bakıyoruz hep birlikte
Dizeleriyle ben teşekkür ederim.

