HANDE KOÇAK İLE SÖYLEŞİ

HANDE KOÇAK İLE SÖYLEŞİ

Şiirin gücünü, ulvi mesajların gücüne yakın addetmenin neticesi sanırım. Bu varsayımı peygamberlerin erkek oluşuyla ya da kralların sofrasında bilgeliğini paylaşmış ozanların erkek oluşuyla sürdürüp “kadın şair” demekte ısrar edenler, kadının yazdığı şiiri, “şair”in şiirinin altında konumlandırma gayretindedir gibi geliyor bana. Sebebi ne olursa olsun, bazı kişilerin düşüncesinde, bazı toplumsal rollerin kadınlardan esirgendiği zamanlara dair gerekçeler, ilk şiirleri kadınların yazmış olabileceği gerçeğine baskın gelebiliyor. Hâlâ!

HANDE KOÇAK C.

Orhan Aytuğ Tolu: Çeviri, deneme ve şiir yazarlığı, yayıncılık deneyimlerine sahip bir şair ve yazarsınız. 2021’de Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan Seyelan adlı şiir kitabınızın adı neden “sel” değil de “seyelan”, ilk şiir kitabınız olması nedeniyle biriktirdiğiniz dizeler mi taştı? Dağpaklayan’da “Suyla geliyor insanlar. Küçük bir tufanla başlıyor hayat!” diyorsunuz. Yazının da su gibi akıcı ve sürükleyici olduğu görüşünüzden hareketle şiirinizin suyla ilişkisi nedir?

Hande Koçak C. : Seyelan “akı”, “akıntı” demek. Yirmili yaşlarımda Virginia Woolf’un günlüğünde karşılaştığım bu sözcük, çağrışım gücü sebebiyle yıllarca zihnimde dolaştı. Şiirin, hayatımdan istemsizce sızan bir kol olduğunu fark ettiğimde de şiir dosyasına da bu ismi verdim. Dosya yirmi yılda birikmiş şiirlerden oluşuyor, o yüzden bir taşma değildi, bir akıntıydı. Şiirlerde ise bazen uzam, bazen vasıta.

Dağpaklayan’da ise hayatın suyla başladığını söylerken de herkesin söyleyebileceği bir şeyi söylemişim. O kitapta daha ziyade toprak ve hava elementiyle meşgul oldum. Orada su yalnızca yazın, hamilelik ve doğum temalarıyla görünür oluyor.  Suyun çağrışımları çok güçlü ve zengin, yeri dar geldi, o kitaptan taştı ve dışına aktı. 

Orhan Aytuğ Tolu: Şiirlerinizde yol ve yolculuk izlekleri doğadan alınan kavramların sembolize edilmesiyle geliştiriliyor. Yol, yolculuk ve göçün günümüz dünyasında genelde insan, özelde sizin için taşıdığı anlam ve çağrışımlar nelerdir?

Hande Koçak C. : Yolları bazen doğanın içinde kat ediyoruz, bazen zihnimizde.  Yolculukta geri döneceğiniz yer iyi kötü bellidir, yolculuktan aldığınızı yanınızda “sizi bekleyen” hayatınıza götürürsünüz. Oysa göç de dönecek yeriniz yoktur, olsa bile ardınızda bıraktığınıza dönemezsiniz. Olmayanı, eksik olanı değil, zaten bir kez olmuş olanı yeniden kurdurur size. O yüzden daha temel arayışları barındırır. Buna dair her çağrışım ev imgesi etrafında kümeleniyor bende. İnsandaki çağrışımlarını nasıl genelleştiririm bilmiyorum. Ama gerçekte, iklim krizinin derinleşmesi, giderek totaliterleşen siyasi rejimler, bizi bekleyen enerji krizleri ve bunların neticesinde sıklaşacak savaşlar yüzünden gelecekte insanları daha çok meşgul edecek bir tema olduğu açık.

Orhan Aytuğ Tolu: Kış, yağış, kar, buz, soğuk… Şiirlerinizde beliren bu kavramlar ve çocukluk yıllarına dair dizelerinizde otobiyografik etki bulunduğundan söz edebilir miyiz? Otobiyografinizin şiirlerinizdeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hande Koçak C. : Erzurum’da doğdum. Çocukluğum ve ilk gençliğim orada geçti. Kış, kar, soğuk ve bunların uzantısı pek çok kavram o coğrafyanın güçlü unsurları olarak içimde yer etmiş. O çorak ve soğuk coğrafya ilk düşlerimin yatağı, dolayısıyla şiirlerde de sıkça ortaya çıkıyor. 

Orhan Aytuğ Tolu: Geometri, matematik, coğrafya gibi farklı disiplinlere ait terimlerin şiir dilinizde yeri var. Şiir dilini oluşturmada bu disiplinler arası örgünün sebebi nedir, şiir farklı disiplinlere açık bir sanat mıdır?

Hande Koçak C. : Her sanat gibi şiir de tüm disiplinlere açıktır. Edebiyat benim için zamanla bir merkeze dönüştü ama diğer disiplinlerden beslenmeyi ihmal etmedim. Hem merakımdan hem de dünyayı algılayışıma sağladıkları katkıdan mahrum kalmamak için. Başka türlüsünü de düşünemiyorum açıkçası.

Orhan Aytuğ Tolu: Seyelan’da kız çocukları, kadınlık, toplumsal cinsiyet kodlarına dair izlekler önemli bir temel oluşturuyor. Dağpaklayan’da ise şiiri “kadının yazıya sızabildiği ilk delik” olarak tarif edip kadının şiirdeki varlığının kurmacadaki kadar hazmedilmediğine değiniyorsunuz. Bu düşüncenizi biraz açar mısınız, neden kurmacaya göre şiir sanatında kadının varlığı hazmedilemiyor? Türk edebiyatı için mi geçerli bu yaklaşımınız?

Hande Koçak C. : Şiirin gücünü, ulvi mesajların gücüne yakın addetmenin neticesi sanırım. Bu varsayımı peygamberlerin erkek oluşuyla ya da kralların sofrasında bilgeliğini paylaşmış ozanların erkek oluşuyla sürdürüp “kadın şair” demekte ısrar edenler, kadının yazdığı şiiri, “şair”in şiirinin altında konumlandırma gayretindedir gibi geliyor bana. Sebebi ne olursa olsun, bazı kişilerin düşüncesinde, bazı toplumsal rollerin kadınlardan esirgendiği zamanlara dair gerekçeler, ilk şiirleri kadınların yazmış olabileceği gerçeğine baskın gelebiliyor. Hâlâ!

Orhan Aytuğ Tolu: Dağpaklayan’da yazma eylemiyle ilgili “Yeni hayatmış… Hiçbir şey değişmedi bunları yazmaya başladığım günden bu yana.” dedikten sonra yeryüzünde bize yaklaşan, “basınca” sahip bir “cisim” sembolü geliştiriyorsunuz. Gezegenin maddi-manevi koşulları dikkate alındığında bunu insana dair bir sitem olarak okuyoruz çünkü aynı kitapta şiiri de bir “ayaklanma” olarak tarif ediyorsunuz. Sitemin yanı sıra sizce yazmak olumsuz gidişatın değişmesine katkı sağlayan müdahale midir yoksa bir “iç dökme mi”?

Hande Koçak C. : Sosyal bilimlerin gelişip serpilmesinden önce edebiyat tüm bu koşulları kuşatan, insanlık halini kavrama imkânı yaratan düşünceyi, sözü yaratan bir alandı. 19. yüzyıl Avrupa romanını bazı açılardan aşılamaz kılan da bu. Bugün pek çok işlevini sosyal bilimlere devretmiş olsa da insanlık hallerini anlamlandırma eğilimi daim. Öte yandan bunu mümkün kılan dil de yazarın meselesi. Sadece anlamamızı sağladığı için değil, düşünceyi şekillendirme gücüne sahip olduğu, içinde kendi anlamını barındırdığı için. Yazmak her zaman müdahale etmektir. Her metin ve her şiir bu gayretle yola çıkmasa da, nihayetinde zamanın diline, düşüncesine ve devrin insanlık hallerine öyle ya da böyle temas eder.  Şiir ise ayaklanmadır, hatta ayaklıdır, yürür.

Orhan Aytuğ Tolu: Dağpaklayan’da “Bir ağaçtan başka bir şey değilim ben”, Seyelan’da “Mutsuz bir ağaçtı sordum nedenini. / Bu iklimden değilmiş, öyle dedi.” diyorsunuz. Bu dizelerde ağaç ve iklim hem gerçek hem de sembolik düzeyde uzak-yakın çağrışımlara açık mıdır? Yeşil ve yaş sözcüğünün ilişkisine dair ifadeleriniz Dağpaklayan’da mevcut.

Hande Koçak C. : Her türlü çağrışıma açıktır. Genel olarak dünyaya baktığım konumu değiştirmeyi seviyorum. O konumun bakış açısını ne derece duyumsayabilirim bilemiyorum, ama bitkinin, hayvanın, taşın vb. konumların her biri geçerli konumlar benim için. Ağaç, yeşil, yaş, iklim… Niyetlenmedim ama hepsi aynı düşünce hattından çıkmış gibi. Ve ben bu güzel tesadüfleri ancak sizin gibi, biri işaret ettiğinde fark ediyorum.

Orhan Aytuğ Tolu: Yer ve gök arasındaki zamana dair düşüncelerinizden yola çıktığımızda sizin ifade ettiğiniz “hiperkapitalizm” koşullarında insana ait bir zaman var mıdır yoksa en doğal hakkımız olan zaman, egemen sınıflarca kontrol altında mıdır? Zamanın sizin ve metinleriniz için önemi nedir?

Hande Koçak C. : Zamanımıza sahip değiliz, sistemden zamanımızı çalmaya çalışıyoruz. Ele geçirdiğimizi savunmak için de neredeyse stratejik davranmamız gerekiyor. Herkesin her an herkese ve sisteme erişilebilir olduğu bir dünyada, zaman en büyük sınavımız.  Dağpaklayan’da etrafında dönüp durduğum, salgın döneminin yaşattığı şok da bununla ilişkili.

Orhan Aytuğ Tolu: Dağpaklayan’da “Bitki yaşamımın ipuçlarını verdim. İnsan yaşamıma gelince, yaşamöyküm herkes gibi biraz da devrin, dünyanın malı.” diyorsunuz. Varoluş-öz ilişkisi bağlamında sizce yaşamın anlamı insanın tekil varlığına içkin midir? Başka bir ifadeyle, insan yaşadığı şartların sonucu olarak bütünün bir parçası mıdır, anlam burada mı gizlidir?

Hande Koçak C. : Yaşamöyküm varoluşum ve devrin malı. Bunu esasen hayvanlardan farkımıza vurgu yapmak için yazmıştım. Öze gelince, potansiyel bir öze, bu öze ulaşmanın da kesintisiz bir keşif süreci olduğuna inanıyorum. İnsan her zaman birden çok şeydir. 

Orhan Aytuğ Tolu: Yaklaşık son yüz yıldır edebî türler ve tür kavramı evrim geçiriyor ve bunu merkeze alan tartışmalar yürütülüyor. Bu tartışmaların dışında yaklaştığımızda Dağpaklayan’da salgın döneminde Batılı turist gemisiyle Doğulu hacı kafilesinin salgına dair gerçekliğini yoğun bir mizahla kurguluyorsunuz. Sonra tekrar yaşamın acı gerçekleriyle -sınıfsal olanla- okuyucuyu yüzleştiriyorsunuz. Mizah hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Mizahi öykü yazmayı denediniz mi ya da sürdürmekte olduğunuz böyle bir müstakil çalışmanız var mı?

Hande Koçak C. : Zamana ve zamaneye dair yazmanın bir imkânı olarak eski şikâyetnamelerimizden ilhamla, “Bir Yakınma” alt başlığıyla Dağpaklayan’ı da bir hiciv olarak tasarladım. Biçimsel açıdan elbette bir şikâyetnamelerden ayrılıyor. Hicivde başvurulabilecek en güçlü araçlardan biri mizah. Mizah kimi zaman okuru meseleye yabancılaştırarak, kimi zaman yarattığı güvenli alanda farkındalık kazandırır. Kimi zaman trajik olanın ezici yükünü alır. Salgın dönemi tüm absürtlükleriyle o metinde benim için mizahı kaçınılmaz kıldı. Üst üste binmiş onca sorunu, trajik hadiseyi yazarken hissettiğim karanlık ve kötümserlikten de sayesinde sıyrılabildim. Mizah yazmaya gelince, bir süredir yaşadığım, hiciv ve mizah kültürünün çok kıymetli sayıldığı Avusturya’ya dair gözlemlerimden hareketle yazmayı planladığım bir şeyler var.  

Orhan Aytuğ Tolu: “Uyanmadan Önce Gezegen” kitabınız Yapı Kredi Yayınları tarafından “anlatı” kategorisi içerisinde yayımlandı. Kitabınız sizce anlatı gibi geniş bir başlığa dahil edilebilir mi? Kitabınız özelinde edebî tür konusundaki düşünceleriniz nelerdir?

Hande Koçak C. : Uyanmadan Önce Gezegen’deki metinler yirmili yaşlarımda, on yıllık bir sürede yazdığım ve daha önce çeşitli süreli yayınlarda yayımlanmış metinlerin toplamıdır. Elbette kitabın belli bir tür etiketiyle basılması gerekiyordu ve bu kararı da kitabın editörü Güven Turan verdi. Deneme, öykü, kısa anlatılar, sürrealist metinler, deneysel metinler içeriyor. Bana kalsa seçki derdim.

Orhan Aytuğ Tolu: Uyanmadan Önce Gezegen’de Nietzsche’ye atıfta bulunuyorsunuz, aslında diğer kitaplarınızda da mevcut. Çevre, insan ve gezegen için duyduğunuz kaygı dikkate alındığında nihilizme kapıyı tam araladığınız söylenemez. Nihilizm konusundaki yaklaşımınız nedir?

Hande Koçak C : Okumak yazmaktan önce gelir benim için. Okuduklarımla değişiyor, dönüşüyorum. Yazarken de okuduklarımın yazdığıma karışmasından ürkmeden yazıyorum. Nietzsche o kitapta ismi geçen onlarca isimden (Cioran, Seneca, Pessoa, Conrad, Artaud, Cârneci vd.) biri, hatta en az yer işgal edeni, diğer kitap için de aynı tespiti yapabiliriz kolayca. Dağpaklayan’da gevşemiş, çatlamış öğretileri, alışkanlıkları her an üzerimize düşüp bizi dümdüz edecek kayalara benzetiyor, kendimce bir bir bu kayaları yokluyor ve güvenle yere indirmeye, dağı paklamaya çalışıyorum. Nietzsche’nin aktif nihilizmine hizmet ediyor esasen. Bir put yıkma girişimi. Öte yandan doğanın kutsiyetini de hissedilebilir kılmak, soyumuzun tükenmemesi için yepyeni bir duyarlılık inşa edebilmek, doğayla ilişkimizi özneler arası bir ilişkiyle dönüştürebilmek gereğini vurguluyorum. Burada ayrılıyoruz. Çünkü ben dikkati yeni bir varoluşçuluk tartışmasının varlığına çekiyorum. Nihilist değilim. Nihilizmin açtığı boşluğu aşmaya çalışıyorum. Nietzsche’de beni asıl büyüleyen şey ise yazınındaki yıkıcı coşku. Asla eskimiyor!

Orhan Aytuğ Tolu:Dağpaklayan” kitabınızın alt başlığı her ne kadar Bir Yakınma diye geçse de gerek sizin ürettiğiniz yeni kavramlarla gerek çözüm önerilerinizle toplumsal sorunlara müdahale ediyorsunuz. Aynı zamanda “yalnızlaşma” anomalisini de vurguluyorsunuz. Doğanın, insanın, tüm canlı türlerinin ve yeryüzünün kurtuluşu size göre kolektif mücadeleden mi geçiyor, kolektivizmin günümüzde geldiği aşama ne düzeydedir?

Hande Koçak C. : Kolektivizmin günümüzde geldiği aşamaya dair fikir bildiremem ama sistematik bir yalnızlaşmayla boğuştuğumuz açık bence. Yeryüzünün kurtuluşu ise duyarlılıkta. Yalnızlaşmayı aşmakta, doğayı aşınmaz bir kaynak gibi görmemekte, nesneleştirmemekte. Karşılıklılık ilkesini doğayla ilişkimizde düstur edinmekte. Bir maden açtığınızda, ürettiğiniz ürünün bedel hesabına insan emeği, kullanılan teçhizat, kurulan altyapı, kullanılan sermayeyi katıyoruz. Yok olan ekosistemin, kesilen ağacın, yuvasından edilmiş hayvanların, doğal varlığına müdahale edilmiş dağın hakkını göz etmiyor, yani o maddeyi sağlayan asıl kaynağa hiçbir hak tanımıyoruz. O bedelin hesabına bir nehrin, bir dağın, bir gölün, bir denizin, ekosistemlerin hakkını ve zararını katmıyorsanız, çalıyorsunuz demektir. Hukuki açıdan yeniden tanımlanması gereken bir ilişki bu. Öte yandan sürekli felaketler yaşadığımız bir dünyada, “mücbir sebepler” sürekli hayatımızdayken, hukuk sistemlerimizin hiçbir şey olmamış gibi işliyor olması da şaşırtıcı geliyor bana. Kolektivizme gelince, dünyanın bazı yerlerinde doğa unsurlarına, bir nehre, bir dağa hukuki kişilik kazandıran düzenlemeler yapıldığını görmeye başladık. Bu hareketin güç ve hız kazanmasında, yeni hukuki statülerin oluşmasında kolektif çabaların önemi büyük. Ve elbette, bu yeni düzene uyumlanmamızı ve özgürlüklerimizi yeniden tanımlamamızı sağlayacak politikaları talep etmek açısından da.

Orhan Aytuğ Tolu: Çevirmenlik pratiklerinizden hareketle yapay zekânın dil alanındaki gelişimini dikkate aldığınızda çeviride insan faktörünün önemi sizce hangi risklerle karşı karşıya?

Hande Koçak C. : Bir kere “yapay zekâ” isminin yanıltıcı olduğunu söylemek lazım. Bunun insan “zekâ”sıyla aynı zekâ olmadığını, yani bilinç, sezgi, farkındalık, seçici bir hafıza gibi unsurlar barındırmadığını anlamak önemli. Edebiyat dışı çevirilerde, veri/bilgi depolama, işleme, örüntüler kurma, hafızada tutma vs. gibi becerileri elbette işleri kolaylaştırabilir. Ama üslup, terminolojik tercihler ve en önemlisi bağlam söz konusu olduğunda aynı şeyi söylemek zor. Sanıyorum uzun vadede, edebiyat dışı çevirilerde yapay zekâ destekli çeviriler kaçınılmaz olarak artacak, editörlerin önemi ve iş yoğunluğu artacak. Edebiyat çevirilerine gelince, insan faktörünün önemini yitireceğini şimdilik düşünmüyorum, şiir çevirilerinde ise öyle bir gün hiç gelmeyecek gibi. Her çeviriyle, her devirde baştan kurulan eserler için standart bir çıktı beklemek anlamlı gelmiyor bana.

Orhan Aytuğ Tolu: Salgın döneminin edebiyatına dair ne düşünüyorsunuz? Gerek başka dillerde gerek Türkçede bu döneme dair edebî üretimler ne düzeyde gelişti?

Hande Koçak C : Genel izlenimim doğayı merkeze alan, eko-kurmacaların, doğa yazını dediğimiz eserlerin, distopya romanlarının sayıca arttığı yönünde.

Orhan Aytuğ Tolu: Sözcüklerin etimolojisi ve anlamsal ilişkilerine hâkim bir yazarsınız. Dağpaklayan’da iletişimsizlikten, Seyelan’da gürültü bağlamında birey-toplum uyumsuzluğundan bahsediyorsunuz. Teknolojinin hızla ilerlediği ve bir bütün olarak dijital dönüşümün yaşandığı günümüzde yeni kuşaklar açısından ana dil-iletişim sorunu yaşanıyor mu? Kolektif bilinç ve kültürel antropoloji açısından Türkçeye yabancılaşmaya söz konusu mu? Sizce Türkçe konuşan insanlar gerçekten ana diline hâkim mi?

Hande Koçak C : Türkçeye yabancılaşma var mı bilmiyorum ama gündelik Türkçede bir yoksullaşma var. Bundan kastım dilin çok daha basit, kalıplaşmış ifadelere indirgenmesi, özetle kolaycılık. Ayrıca varlığından haberdar olunmadığı için, gündelik dilin çevriminden çıktığı için yok sayılan sözcükler, ifadeler yerine, biraz da İngilizceden esinle, tuhaf kullanımların benimsenmesi de yaygınlaştı. İnsanımız ana diline hâkim mi bilemem, ama insanımızın ana diline hasret olduğu aşikâr.

Orhan Aytuğ Tolu: Birbirine yakın zaman aralıklarında çıkan Seyelan ve Dağpaklayan modernizm ve kapitalizm kıskacına alınmış insanlar olarak duygularımızı dile getirdi. Yeni bir dosya çalışmanız var mı? Bize zaman ayırıp sorularımıza sabırla yanıt verdiğiniz için teşekkür ederim.

Hande Koçak C : Suya dair yazıyorum şu sıralar. Bakalım neye dönüşecek, göreceğiz. Ben teşekkür ederim.