BÜŞRA AVCI
ODA ODA BEN
“Günaydın,” dedim kendime. Bekledim. Yanıt gelmedi. Önemsemedim. Zorlayacak değildim ya? Yine de aklımdan çıkmadı. Ben, beni nasıl yanıtsız bırakırdım? Pencerenin yakınlarındaki bir kuş sesimi duymuş olmalı. Kısa bir süre cıvıldadıktan sonra uzaklaştı. Yatağa sırtüstü uzanıp gözlerimi tavana diktim. Tavan, hafif pütürlü ve beyazdı. Tavanın tam ortasında çıplak bir ampul vardı. Küçük de olsa bir avize almalıyım, diye düşündüm. Bu odaya bir avize alırsam diğerleri darılır mıydı? Vazgeçtim. Hemencecik vazgeçtim. Yatak odasına avize aldığımı duyan salon, daha gösterişlisini isterdi. Mutfak, tüm gürültüsüyle kafamı şişirip bir türlü rahat vermezdi. Bu kadar aydınlık yeter, deyip bir kez daha “Günaydın,” dedim kendime. Karşılığı gülümsemeydi. İyi hissettirdi. Önce yatağın içinde doğruldum sonra ayaklarımı yere koydum. Koridor beni bekliyordu. Hissettirmeden oradan geçmeli ve banyoya gitmeliydim.
Duvarlar, yürürken beni destekledi. Tablolar, sırayla selam verdi. İlk tabloda, masmavi denizin üstünde uçan martılar ve uzakta mutlu mesut evler vardı. Bu tablolardan hangisi beni içine alırdı? Bir sonraki tabloda ise hiç tanımadığım yüzlerden oluşan ve mutlu görünen bir aile… Bu aile, bana sahip çıkar mıydı? Mutlulukları pozlara sıkıştırıldıysa istemezdim. Kısa süren mutlulukların hesabıyla uğraşacak gücüm kalmamıştı. Mutluluk, öyle olmalıydı ki mutlu olduğumu bile fark etmemeliydim. Ne zaman iç sıkıntısı kapımı çalsa “Ben aslında mutluymuşum,” diyebilmeliydim. Olur muydu? Son tablodaki parmaklıkları anımsatan çizgiler beni durdurdu. Sahi, parmaklıkların hangi tarafında olmak isterdim?
Banyo, tüm soğukluğuyla beni bekliyordu. Kapı kulpuna elimi uzattığımda tıkırtıya benzer bir ses işittim. “Yok,” dedim, “karşı komşudan gelmiştir,” fakat az sonra ses yükseldi. Ayaklarımı sürüyerek kapıya yöneldim. Dürbünden bakınca kimseyi göremedim. Arkamı döndüğümde ses daha netti. Kimdi gelen? Kapıyı açtığımda bakışları yaşından büyük bir çocukla karşılaştım. Söyleyeceği her şeyi unutmuş gibi bakıyordu. Ona söyleyecek hiçbir sözüm yoktu, sustuk. Saçları dağınık ama temizdi. Soluk almıyor gibiydi. “Ne oldu?” demeye kalmadan arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Ayak sesinin olmamasına şaşırmıştım.
Kapıyı kapatıp koridorda ilerledim. Banyonun beyaz fayansları gözlerimi kamaştırdı, ürperdim. Sessizliği bozmak için hemen suyu açtım. Elimi suyun altına uzatıp bir süre bekledim. Su aktıkça soğudu; ellerim serinledi, gözlerim açıldı. Daha iyiydim. Aynaya bakacak cesareti bulunca başımı kaldırdım. “Ne bu saçlar?” dedim kendime. Ayna, dikkatimi dağıtmak için olmalı, üstündeki kireç lekelerini gösterdi. Alelacele temizledim. Şimdi daha iyiydi. Şimdi daha iyiydim. Ellerimi bu kez güzelce yıkadım. Yetmedi, yüzümü de yıkadım. Elimde kalan ıslaklığı boynuma sürünce ürperdim ama iyi geldi. O sıra zil çaldı. Gönülsüzce kapıya yöneldim. Kapıyı aralayınca cılız bir oğlanla karşılaştım: “Abla, topu atsana, senin balkona kaçtı.” Cevap vermeden kapıyı kapattım.
Duş kabinine girip suyu açtım. Su ısınınca başlığı gövdeme yaklaştırdım. Kıyafetler ıslandıkça vücuduma yapışıyor, banyonun içi buharla doluyordu. Deliriyor muydum? Kıyafetlerim üstümdeyken suyun altında girdim diye delirmiş sayılır mıydım? Delirmenin şartları neydi? Sıcak su boynumdan aşağı süzülürken delirmenin ilk şartının delirdiğinin farkında olmamak olduğunu düşündüm. Nasıl yani? Gerçek bir deliysem kendime deli diyemeyecek miydim? Bana kim deli diyecekti? Delirdiğimi söylemeleri için başkalarına ihtiyacım vardı demek ki. Başkaları… Bu fikri hiç beğenmedim.
Kurulanmak için soyunmam gerekti. Islak kıyafetleri üzerimden çıkarmakta biraz zorlandım. Kıyafetlerimi çıkardıkça kafamın içinde çarpışan düşünceler de silinmeye başladı. Boş bir kavanozdan farksızdım. Şeffaftım, kırılabilirdim ama en nihayetinde biçimsiz bir kavanozdum işte! Kapağım tam kapanmadığı için su sızdırıyordum. Havluyla gözlerimi kuruladım. Su damlacıkları bacaklarımdan aşağı süzülüyor, zemin gittikçe kayganlaşıyordu. Tutunmalı mıydım?
Banyodan çıktığımda koridor daha bir aydınlıktı. Üstümde, kollarından minik iplikler sarkan bornozum vardı. Mutfağa doğru adım attım. Dolaplardan birinin kapağı açık kalmıştı. İçinde saklama kapları vardı. Raf, darmadağındı. Kapları tezgâhın üstüne indirdim. Bazılarının kapağı eksik bazılarının kıyısı kenarı çatlamıştı. Bir gün kullanırım umuduyla alıp en köşeye koyduklarım da hemen yanlarındaydı. Kapları tek tek elime alıp rafa yerleştirmeye başladım. Kapaklarını açıp içine cümleler fısıldadım. En çok yer kaplayana “Sessiz ol,” deyip kapağını sıkıca kapattım. Birebir aynı olanların hepsine aynı sözü fısıldadım: “Yalnız değilsin.” Kapaksız olanlara ise tek tek göz kırptım. Yerlerine koymaya çalıştığımda bana şıngırdayarak karşılık verdiler. İçlerinden biri hiç susmadı: “Beni bırakma!” Başka da bir şey dediği yoktu. Ona doğru uzanıp “Sen de çocuktun,” dedim. Harfler mutfağın içine dağıldı. Soğuk mermer karnıma değince bornozumun bağcığının gevşediğini anladım. Yeni bir düğüm atmalı mıydım?
Gülümsedim. Ne zaman gülümsesem duraksardım. Duraksadım. Dolaptan uzaklaşınca büyüklü küçüklü kavanozlar gözüme ilişti. Onları da raftan indirmeli miydim? Bana en yakın olana uzandım. Kavrayabilmek için parmak uçlarımda yükselmem gerekti. Boyumun yetişmesine sevindim. Sevincim uzun sürmedi. Sevinçler uzun sürer miydi? Kapağında kuş desenleri olan kavanoz, elimden kayıp kendini yere attı. Kuşlar tezgâha konmuş, camlar her tarafa saçılmıştı. Ben, oracıkta kalakalmıştım.
Salona adım attığımda kısa süreliğine ferahladım. Bornozumun önü iyice açılmıştı. Beceriksizce bir düğüm attım. Bu salonda kimler ağırlanmıştı? Bu salonda kimleri ağırlamalıydım? Köşedeki koltuğun diğerlerinden daha yeni göründüğünü fark ettim. Yıllarca kimse oturmamış; koltuk, bir başına kalmıştı. Oysa diğerleri birbirine komşu… Aralarındaki sehpalarla onca sohbete ortak olmuşlardı. Sahi, bu evde hangi acılar yaşanmıştı?
Tekli koltuğa kıvrılıp uyurmuş gibi yaptığım günleri hatırladım. En küçük fısıltılar bana ulaşana kadar çığlık olurdu. Kulaklarımı kapatırsam belki duymam diye düşünürdüm. Kulaklarımı kapattıkça duyduklarım daha derinime işlerdi. Bu seslerde hiç kuş cıvıltısı olmazdı, bir çocuğun kıkırdaması ya da kadınların şen kahkahaları da. Sesler yükseldikçe ufalırdım. Derken bir gümbürtü kopardı. Eşyalar devrilir, bardaklar kırılır; ev, pazar sonrası dağılan sokaklara benzerdi. Hayal kurmayı denerdim. Tantanayı fon müziği yapar, elimde renkli toplar çevirirdim. Herkes hayranlıkla beni izlerdi. Az sonra toplardan birini yere düşürürdüm ve seyircilerim burun kıvırıp giderdi. Avcumda kırmızı bir top kalırdı. Bir elimden ötekine atardım. O da düşmesin diye yavaş hareket ederdim. Önce kendimin seyircisi olur sonra kendi ellerimden tutardım. Ellerim… Ellerim kan içindeydi. Ne zamandır kanıyordum? Bornozum da kırmızıyla renklenmişti. Şu halimle bu salonda kendimden başka kimi ağırlayabilirdim?
Kendime bir bardak çay yapmak için mutfağa gitmeliydim. Kanayan elim mi beni durduracaktı? Mutfakta daha evvel ne çok kanamıştım. Bir keresinde bayılmıştım da yüzüme sağlam bir tokat atmışlardı. Bayılmak, tokat atmak için bir bahane olmasındı? Vurarak mı yaşatılırdı insan? Ben kaç hayat yaşamıştım ya da kaç kez ölmüştüm? Peki ya şimdi? Kuşlar sesini kesmişti. Sokaktan gelen sesler birbirine geçmişti. Arabaların gürültüsü, çocuk seslerini bastırıyordu. Balkon kapısı ona yaklaşmamı söylüyordu. Çayı boş verip ona kulak verdim.
Tül, burnumu kaşındırınca hapşıracak gibi oldum. Başımı öteki yana çevirip perdeyi çektim. Balkon kapısını açıp öylece dikildim. Sadece gözbebeklerim hareketliydi. Dışarı doğru bir adım daha atınca kanayan tek yerimin elim olmadığını fark ettim. Ayaklarım da kırmızıya boyanmıştı. Balkon zeminini kanımla boyamıştım. Ev de böyle kırmızıya boyanmış mıydı?
Balkonun korkuluklarına tutunup aşağı baktım. Birkaç çocuk evin önündeki arabaya yaslanmış sohbet ediyordu. İçlerinden biri yerinde duramıyor, iki adım atıp geri dönüyordu. Ağzı sussa eli kolu konuşuyordu. Az önce kapıyı çalan ve hiçbir şey söylemeden uzaklaşan çocuk da kaldırımdaydı. Neden sokaktaki hiçbir çocuk onunla oynamıyordu? Neden kocaman gözlerini balkona dikmiş, gözünü kırpmadan bana bakıyordu?
“Abla!” diyen sese doğru başımı çevirdim, “Topu atsana, senin balkona kaçtı.” Topu elime alıp gülümsedim. “Atsana!” dedi bir diğeri. “Atlasa,” diye kulağıma çalındı. Atlasam? Atlasam ne olur sahi? Kafa üstü atlarsam ölürüm belki. Kırıklarla kurtarırsam sefil olurum. Kapının önünde top oynayan çocuklar mı bakacak bana? Bu kadar alçaktan atlayamam. “Daha yüksek bir yer bulmalıyım,” diye düşünürken topu elime aldım. Balkona bornozla çıktığımı fark eden çocukların hepsi gözünü bana dikmiş, kulağıma anlamsız gelen sesler çıkarıyorlardı. İçeri geçmeye karar verdim.
Arkamı döndüğümde tam karşımda duruyordu. Saçı başı darmadağın, kıyafetlerinin rengi soluk… Üstelik boyu da biraz uzamış. “Sema,” dedim, “sen misin?” Elini uzattı. Küçücük elleri avcumun içinde büyüdükçe büyüdü. Onu salonda ağırlamak istedim. Hangi koltuğa oturmalıydık? Hiçbiri rahat değildi. Vazgeçtik. El ele tutuşup kapıya yöneldik. Binanın içindeki merdivenleri takip ettik. Tüm basamakları birlikte saydık, unuttukça birbirimize hatırlattık. Boyu uzuyor, yüzü değişiyor, saçları lastik bir tokanın insafına kalıyordu. En üst katta, çatıya uzanan merdiven vardı. Önce merdivene sonra birbirimize baktık. Gözleriyle yukarıyı işaret ediyordu. Topu gövdemle kolumun arasına sıkıştırıp basamakları tırmandım. Tavan arası; karanlık, tozlu ve havasızdı. Işığın olduğu tarafa doğru ilerledim. Durup nefes aldım. Yapabilir miydim?
Çatıya açılan boşluktan eğilerek geçtim. Gökyüzü fazla aydınlıktı, gözlerim kamaştı. Topu usulca bıraktım. Aşağı doğru yuvarlandı. Bornozumun düğümünü gevşetip oturdum. “Nasılsın?” dedim kendime. Cevap gelmedi. Ellerim, hâlâ kanıyordu. Az ileriye bir kuş kondu, çok durmadı, havalandı. Başımı öne eğdim. Ayaklarım, kurumaya yüz tutmuş kanla kaplıydı. Kuşlar, içimden geçeni anlamış mıydı?
