MUZAFFER KALE
BAŞLA BENİ ANLAMAYA
İkindiye bakıyordum…
görünüşe göre bazı önemli şeyler yolunda gidiyordu,
ama hiç belli olmazdı
neyin ne olacağı.
Çocuklar neşeyle bağırarak geçtiler devamı varmış gibi
yoktu, bazı şeylerin başladığı yer
belli olmadığı gibi bittiği yer de belli değildi
gürültülü dünyada,
biri kulağıma fısıldadı: ‘‘Gerçekten mi?’’
oturuşumu değiştirdim masada,
çekidüzen verdim kendime,
dik durunca biraz kendime geldim,
kıpırdamadan bir süre bekledim
sorunun olması gereken devamını,
‘‘gerçekten mi’’ den sonra
ne gelebilirdi,
gelmedi devamı… orkestra tatlı bir aşk şarkısı çalıyordu
sesini biraz açtım,
bu şarkı benim durumuma uygun değildi, ama yine de
iyi geliyordu kulağa; çünkü doğrudan doğruya
yaşayan bir aşkın içinde değildim, ne de olsa
biraz eskide kalmıştı
bulutların üstüne çıkaran o heyecan…
şimdi işsizdim,
çeşitli diplomalarım vardı elimde
ve sürekli iş arıyordum,
ikindi ışıkları beni gör diyordu,
gözlerimi sonuna kadar açtım baktım,
geçmiş bayram yerlerini gördüm nisanlı mayıslı,
aşıklar meclisinde,
saz atışmalarında,
havada uçuşan
redifleri gördüm,
bir dağdan
bir dağa geçerken açılan
dar geçitleri…
gelen,
geliyordu geldiğinden, giden
gidiyordu gittiğine.
Bıraktığın yerden başla beni anlamaya,
diyor şaşmaz özen, ekranda, bir türlü bitmek bilmeyen
savaşın dehşetini gösteren bir tablo: parçalanmış bedenler,
günün derisi soyulmuş,
yanmış yıkılmış evler, kaskatı kalmış hayvanlar,
baş ve işaret parmağımızla dokunup
resmi büyütünce ortaya çıkan cehennem…
…aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum,
boş bulunmuşum
insan bazen boş bulunuyor,
bir düşünceden öteki
düşünceye geçerken.
‘‘Gerçekten mi…’’ dedim omzumdan geriye doğru seslenerek,
bekledim,
ses gelmedi…
sesin gelmeyeceğini biliyor gibiydim,
bilmiyor gibiydim.
Aklımdan uzunlamasına bir yıldız kaydı.
Ağustos işte, dedim, geldiğini belli ediyor, ekşi
gök taşı yağmurları başlamış.
Muzaffer Kale
