ÖZGÜR ATLAS
BİR DÂHİNİN ÇÖKÜŞÜ: CARL GUSTAV JUNG’A GÖRE NIETZSCHE’NİN PSİKOLOJİK ÇÖKÜŞÜ
Psikiyatrist-analist Carl G. Jung; 1934-1939 yılları arasında zamanın dışında rüya âleminde yaşayan, deliliğin sınırlarında kendi fırtınalarıyla boğuşan insanlardan biri olan Nietzsche üzerine derin ve analitik, içeriği zengin bir seminer verir. Jung’un Nietzsche’ye dair en temel tespitlerinden biri, bu bedbaht filozofun yarattığı Zerdüşt figürünün, Jung’un ‘Bilge Yaşlı Adam’ arketipi* olarak tanımladığı yapının güçlü bir tezahürü olduğudur. Nietzsche’nin adeta kendi yarattığı karakter tarafından ele geçirilmiş biri olduğunu, onun sesiyle konuşmaya başlamış izlenimi verdiğini belirtir. Yani Nietzsche, Zerdüşt’tür ve onunla o kadar aşırı özdeşleşmiştir ki bunun sonucunda Nietzsche’nin iç dünyasında ‘psişik enflasyon’ oluşmuştur. Aslında olup biten çok nettir. Yaşamın kendisinde bıraktığı o muazzam boşluğu anlamlandırmak veya doldurmak için kendi zihninin dehlizlerindeki gölge tarafların dilini Zerdüşt olarak var etmiştir; içindeki anlamsızlığı, çaresizliği ve boşluğu Zerdüşt’ün diliyle anlatmaya çalışınca bu sefer de içinde büyük bir huzursuzluk oluşmuştur.

Nietzsche derin ve taşınması zor ‘huzursuzluğun’ pençesinde, Zerdüşt denilen o bilge adamın istilasına öyle uğramıştır ki, bilge adam arketipinin olumlu-aydınlık ve gölge taraflarını içinde taşıdığı için kendisini tamamen unutarak, silerek, yok sayarak ya da güçlü bir savunmayla sözün alanında, o tanrısal figürün içinde eridiğini belirtmiştir. Nietzsche de “Bir iki oldu ve Zerdüşt beni geçti” dese de aslında o devasa gölgenin altında ezilmiştir. Nietzsche artık yeryüzünün o ağır, karmakarışık gerçekliğinden kopmuş, ‘yerçekimi ruhunu’ bir kenara itmiştir. Kendisini o kadar hafif hissetmektedir ki, artık yürümeyi değil, uçmayı ve bulutların üzerinde dans etmeyi öğrenmiştir. Lakin bu bir mutluluk değil, bir felaket çağrısıdır. Zira ayağı yerden kesilenin, bedeniyle ve o ‘aşağılık’ dediği toprakla bağı kopanın akıbeti, ip cambazı misali o uçurumun karanlığına yuvarlanmaktır. “Canavarlarla savaşan, kendisinin de canavara dönüşmemesine dikkat etmeli. Ve eğer uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar,” diyerek belki de kendine bir sınır koymak istemiştir bilgece.
Jung der ki; Nietzsche’nin bu aşırı hem bilgece ve hem de abartılı görünen dili, aslında içteki o büyük yetersizlik duygusunun ve ‘şişmenin’ bir dışavurumudur. İnsanlara ulaşamadıkça, onlardan kaçtıkça, onlar tarafından anlaşılmadıkça veya onların dünyasıyla kendi dünyası arasındaki ayrımın bedellerini taşıyamaz oldukça sesini yükseltir, sözcüklerini bir balyoz gibi kullanır; çünkü artık sıradan bir insan değil, bir ‘üstinsan’ hayaletine dönüşür. Dönüşmek zorundadır, çünkü o psişik enflasyon, ruhunun ölçüsüzce kabarması, tıpkı bir simya potasında taşan bir madde gibi, o muazzam zekâsını yakıp kavuracaktır. Nietzsche, kendisini o tinsel rüzgârın kırbacı sanırken, aslında o rüzgârın önüne katılmış bir kuru yapraktan farksızdır. Jung’un tabiriyle, o ‘bilge yaşlı adam’ arketipi bu çaresiz, hiç ve uçurumun kenarında tutunmaya çabalayan dâhiyi yutmuş; sonunda ruhu bedeninden evvel ölmüş ve o görkemli mazi, karanlık bir sükûta gömülmüştür. Bu şişme dediğimiz psişik enflasyon; insanın en büyük çaresizliğini yaşadığı doğum sonrası ilk birkaç ayın güçsüzlüğünü veya ruhsal yaşantısının o sarsıntılı gelişim sürecini ruhunun en derin katmanlarında hisseder, bu öyle bir ‘şişme’dir ki aynı zamanda, insanı tanrılaştırırken aslında onu insan olmaktan çıkarır ve tutunabileceği, sıkı sıkı sarılabileceği ve güçlü bir şekilde hayatın içinde sözle var olabileceği kendi yarattığı o muazzam zamansızlığa teslim olur hale getirir. O yüzdendir ki bazı insanların akıl hastanelerinde, “Ben Sezar’ım, veya ben şuyum buyum” kimlikleriyle yeniden doğduklarını görürsünüz. Aslında Nietzsche tam da içinde yaşadığı derin ruhsallığın etkisiyle ‘Tanrı öldü’ demekten başka bir şeyi hissedemez hale gelmiştir ve kendisi için yaşamı ancak bu kabulleniş üzerinden katlanabilir ve yaşanabilir hale getirmiştir.

Jung’a göre Nietzsche, “Bir, iki oldu ve Zerdüşt beni geçti,” diyerek içindeki bölünmeyi fark etmiş olsa da psikolojik bir ayırt etme yeteneğine; yani ‘o ben değil, ben o değilim farklılaşmasına’ sahip olmadığı için kendisini bilge adam arketipinden ayıramamıştır. Jung, Nietzsche’nin yaşadığı patolojik megalomaninin temel sebebinin, insanın taşıyamayacağı kadar ağır olan bu tanrısal arketiple özdeşleşmesi olduğunu açıklar. Bu arketiple özdeşleşmesi nedeniyledir ki Jung, Nietzsche’yi aynı zamanda modern bir kâhin olarak da görür. Çünkü dönemin siyasal, toplumsal ve psikolojik gerçekliği içinde Hristiyanlığın konumundaki değişimlerle ortaya çıkan boşluğu ve o boşluğu doldurmak için ortaya çıkan her türlü politik, felsefi, sosyolojik ve psikolojik kitlesel hareketi örneğin Nasyonal Sosyalizm gibi kitlesel ideolojik hareketler de dâhil olmak üzere, her türlü insanın yanılsamalarını ve yabancılaşmasını besleyecek ‘yeni putları’ önceden sezmiştir. O yüzden Jung Zerdüşt’ü, bu tehlikeli geleceği önceden haber veren ancak aynı zamanda o tehlikenin bizzat kurbanı olan bir yapıt olarak görür. Kısaca Jung, Nietzsche’nin felsefesini sadece bir düşünce sistemi değil, kendi bilinçdışının istemsiz bir itirafı ve Avrupa’nın o dönemdeki psikolojik durumunun bir aynası olarak görür. Yani Jung şunu diyor; bazı insanlar çağının ruhunu, ihtiyaçlarını ve varoluş sancılarını kendi ruhlarında hissederler. Nietzsche, Avrupa’nın gelecekteki toplu deliliklerini (savaşlar, ideolojik putlar) kendi ruhunda önceden sezgileriyle anlamıştır. Jung, bazı deliliklerin arkasında ‘normal bir bilincin ulaşamayacağı bir üstün durum’ veya ‘Nirvana hali’ olabileceğini Nietzsche’nin de tam da böyle bir insan olduğunu kabul eder. Nietzsche, o kadar dışarıya açıktır ki, iç dünya ve dış yaşam birbirinin kopyasına dönüşür. Onun içinden geçen devingen, çalkantılı olup bitene baktığınızda çağın neler yaşadığını ve dertlerinin ne olduğunu anlarsınız. Peki, buradan yola çıkarak Nietzsche’nin iç dünyasına yönelik neler yakalayabiliriz?
Birincisi Jung, Nietzsche’nin kendi gölgesini kabul edemediğini, ‘ayaktakımı’ veya ‘pazaryerindeki sinekler’ olarak nitelediği kitlelere duyduğu nefretin, aslında kendi içindeki sıradan ve aşağılık insana karşı duyduğu tiksintinin bir yansıması olduğunu belirtir. Jung’a göre Nietzsche, ‘En Çirkin Adam’ figüründe somutlaşan gölgesini reddettiği için toprakla ve gerçeklikle bağını kaybetmiş, adeta ‘bulutların üzerinde dans eden’ bir hayalete dönüşmüştür. Burada dans eden bedeni yücelten felsefesini, aslında bedeni tamamen ihmal eden aşırı ‘sezgisel’ tipini dengeleme çabası olarak açıklar. Nietzsche zihinsel olarak tinsel yüksekliklerde uçarken, söze en yüce değer verirken bedeni kronik hastalıklar ve krizlerle ona ‘burada ve şimdi’ olduğunu hatırlatmaya çalışmıştır. Yani bedeni ona “Sen benim gerçekliğimi kabul etmeden ve beni anlamadan sözün alanına geçemezsin,” demiş olsa da Nietzsche’nin zihninin; bedeni bir yakıt gibi tükettiğini ve sonunda psişenini patlattığını ifade eder.
Jung analizlerine göre Nietzsche’nin ruhsal sürecini klinik anlamda patolojik bir kişiliğe” yakınlığı üzerinden, kronik nevrotik yapının zamanla akut bir psikoza (deliliğe) dönüşmüş olabileceğini düşündüren belirtiler bulunduğunu ifade eder. Nietzsche’nin 1889’daki nihai zihinsel çöküşünün çok öncesinde, yazdığı eserlerde bu hastalığın izlerinin ve hazırlığının mevcut olduğunu savunur. Jung, Nietzsche’nin durumunu o yüzden hem tıbbi bir vaka aynı zamanda vizyoner bir kurban olarak tanımlar. Nietzsche’yi sıradan bir akıl hastası olarak değil, yaratıcılık ateşinin bedelini hayatıyla ve aklıyla ödeyen trajik bir figür olarak görür. Goethe ve Joyce ile birlikte şaşırtıcı bir öngörü yeteneğine sahip olan vizyoner sanatçılar arasında sayar. Ona göre, yaratıcılık ateşi denen bu kutsal yetenek, Nietzsche gibi yalnız ve hastalıklı dâhiler için oldukça ağır bir bedel anlamına gelmiştir.
Özetle Jung’a göre Nietzsche, keşfettiği derin psikolojik gerçeklerin altında ezilen, arketipsel bir istilanın kurbanı olmuş bir dâhidir. Onun deliliği, insan kapasitesini aşan tinsel bir yoğunluğun bedeni yakıp tüketmesinin bir sonucudur. Nietzsche, kolektif bilinçdışının derinliklerinden gelen vahşi bir bilgeliğin sözünü iç dünyasından gelen vahiy gibi sözlerin taşıyıcısı olmuş, ancak bu insanüstü gücü kendi kişisel egosuyla karıştırdığı için bu sürecin kurbanı haline gelmiştir.
Nietzsche’nin trajedisi, hakikati görememesi değil, onu taşıyabilecek ve tutabilecek bir psikolojik kabı geliştirememiş, keşfettiği derin psikolojik gerçekler ile kendi egosu arasındaki sınırı çizememiş olmasıdır. Zerdüşt sadece onun yazdığı karakter olmaktan çıkmış yaşadığı bir kadere dönüşmüştür. Nietzsche, o muazzam arketipsel okyanusta boğulan sarhoş bir kaptandır, o yüzden kendi yarattığı dalgaların altında kalıp ebedi bir sükûtla etkileyici ve vurucu alıntılarla günümüzde hala hatırlanmaktadır.
