AKVARYUM

DUYGU HARMANCI KARAGÜLLE

AKVARYUM

İlk duyduğum şey bir ses değildi. Suyun içinde çoğalan bir titreşimdi. Yaklaşınca dünya büyüyor, uzaklaşınca yeniden küçülüyordu. Zamanı bilmiyordum; yalnızca tekrarları tanıyordum. Aynı ritim, aynı sıcaklık, aynı ağır salınım…

Kendime ait bir adım yoktu. Yüzüm olduğunu da bilmiyordum. Bedenimin nerede başlayıp nerede bittiğini seçemiyordum. Çevremdeki karanlıkla birbirimize karışmıştık. İnsan, henüz kimse değilken ne olur?

Dışarıda bir kadın yaşıyordu. Onu hiç görmedim ama sesini tanıyordum. Konuştuğunda karanlık hafifliyor, sustuğunda her şey derinleşiyordu. Bazen gülerdi. Gülüşü suya düşen ışık gibiydi. Son zamanlarda daha az gülüyordu.

Evde bir de akvaryum vardı.

Bunu camın ince titreşiminden, filtrenin uğultusundan, suya düşen yemlerin çıkardığı belli belirsiz seslerden anlıyordum. İçinde tek bir balık yüzüyordu. Yukarı çıkıyor, sonra aşağı iniyordu. Aynı köşede dönüyor, bazen cama çarpıp yön değiştiriyordu.

Onun yalnızlığı benimkine benziyordu.

Bir gün adamın sesi geldi.

“Balık yine cama vuruyor,” dedi.

Kadın cevap vermedi. Adam bir süre güldü.

“Ne bekliyor sence?”

“Dışarı çıkmayı.”

“Çıkarsa ölür.”

“Belki bilmiyordur.”

“Bilmemesi sonucu değiştirmez.”

Bu cümle uzun süre içimde kaldı. Bilmemek sonucu değiştirmez. Öyleyse bilmek neyi değiştirirdi? Camın ötesinde ne vardı? Hava? Belki… Peki ya, bir sınırı görememek, onu ortadan kaldırır mıydı?

Ben de kendi sınırlarımı göremiyordum. Onlara dokunuyor, sonra geri dönüyordum. Bazen çevremde ağır ağır dönüyor, bazen suyla birlikte sallanıyordum. Balıkla aramızdaki farkı bulamıyordum. Belki fark yalnızca camın biçimiydi.

Günler geçtikçe evin içindeki sesler değişti. Kapılar daha sert kapanıyor, sandalyeler daha hızlı çekiliyor, kelimeler birbirine çarpıyordu. Sonra bir gün kapı gürültüyle kapandı. İçimdeki suda bir gel-git oldu. Kadının kalbi hızlandı. Adam gitti. Kadın uzun süre kıpırdamadı. O gece kadın akvaryumun başına oturdu.

“Senin için kolay,” dedi balığa. “Ne tarafa gidersen git, sonunda aynı yere varıyorsun.”

Parmağıyla camda daireler çizdi.

“Hiç karar vermiyorsun.”

Balık suyun içinde döndü.

“Belki de veriyorsun, kimse anlamıyor.”

Sonra kadın ağladı.

Gözyaşları bana değmedi ama bulunduğum su bulandı. Her hıçkırıkta dünya sarsıldı. Ona dokunmak istedim. Neyle dokunulduğunu bilmiyordum. Bir şey söylemek istedim. Hangi dille konuşulduğunu bilmiyordum.

Ertesi gün dışarı çıktık. Şehir büyük ve gürültülüydü. Kornalar, ayak sesleri, kapılar, birbirine çarpan insanlar…

Şehrin de bir akvaryum olduğunu düşündüm. Herkes kendi görünmez camının içinde yüzüyor, aynı yolları dönüyor, çarpınca yön değiştiriyordu. Kimse diğerinin suyunun azaldığını fark etmiyordu.

Bir odada durduk.

Başka bir kadın konuştu.

“Kanama oldu mu?”

“Kısa bir süre.”

“Ağrı?”

“Bazen.”

“Kendinizi yormayın. Şiddetli ağrı ya da kanama olursa hemen gelin.”

Kadının kalbi bir kuş gibi çırpındı.

“Bir risk var mı?” diye sordu.

“Şu anda kesin konuşamayız.”

 Kesin!

İnsanlar bu kelimeyi belirsizlikten korktuklarında kullanıyordu.

Eve dönünce kadın akvaryuma yaklaştı.

“Buradasın,” dedi balığa.

Sonra elini bulunduğum yere koydu.

“Sen de buradasın.”

İlk kez bana seslendiğini düşündüm.

O andan sonra beklemek başka bir şeye dönüştü. Artık yalnızca zamanın geçmesini değil, kalmayı bekliyordum.

Geceler ağırlaştı. Adam gelmedi. Telefon çaldı, açılmadı. Mesajlar geldi, cevap verilmedi. Kadın yatakta uzun süre hareketsiz duruyor, sonra kalkıp akvaryumun başına gidiyordu.

“Kalabilecek miyiz?” diye sordu bir gece.

Balığa mı, kendine mi, bana mı söylediğini anlayamadım.

Balık yukarı çıktı. Sonra yeniden aşağı indi. Ben bunu cevap saydım. Bir gece kadın birden doğruldu. Kalbi çok hızlıydı. Nefesi düzensizdi. Eli yeniden üzerimdeydi.

“Hayır,” dedi.

Banyoya gitti. Su sesi duyuldu. Sonra sessizlik. Telefonu aldı. Adamı aradı. Cevap gelmedi. Bir daha aradı. Yine gelmedi. Ben aşağı doğru çekildiğimi hissettim. Önce hafifçe. Sonra daha güçlü.  Su artık beni taşımıyordu. Kadın duvara yaslandı.

“Geçecek,” dedi.

Ama sesi inanmıyordu. Akvaryumdaki balık hızla yüzmeye başladı. Cama vurdu. Döndü. Yeniden vurdu. Belki o da bir şeylerin azaldığını anlamıştı. Ben de görünmeyen duvarlarıma tutunmaya çalıştım. Ellerim var mıydı, bilmiyordum. Bedenim var mıydı, bilmiyordum. Yalnızca düşüyordum.

Düş…

Böyle bir şey miydi gerçekten?

Kadın yere çöktü. Akvaryumun camı karşısında parlıyordu. Balık suyun içinde çırpınmadan yüzmeye devam etti. Onun dünyası hâlâ yerindeydi. Benim suyumsa çekiliyordu. Son kez kadının kalbini duydum. Çok hızlıydı. Sonra uzaktan gelen bir siren sesi karanlığa karıştı. O anda, akvaryumdaki balığın neden cama vurduğunu anladım. İçeride kalmaya çalışmıyordu. Dışarıda başka bir su olduğuna inanıyordu. Bense artık dışarı çıkıyordum. Henüz bir adım olmadan, bir yüz görmeden, bana seçilecek adı duymadan. Kadının doktorlara “bebek” diye anlatacağı, adamın uzun süre adını koyamayacağı şey bendim.

Düşen bendim.