MURAT ÖZSAN
Tak
Bakıyorum. Göremiyorum. Sanki biri fişi çekmiş.
Sesler var. Yakın. Fazla yakın. Tepemde mi duruyorlar? Konuşmayın. Buna dayanamıyorum.
Başıma her ne geldiyse, karım yüzünden. Hepsi onun suçu. O kavgayı çıkarmasaydı evi terk etmezdim.
Ağzımı açtım mı Sus Yekta, para vermedim mi Cimri Yekta. Değirmenin suyu nerden geliyor haberi yok. Anca gezsin, tozsun. En sinir olduğum da Başım ağrıyor Yekta! Ulan sana verdiğim paraları karılara yedirsem daha güzel hayatım olurdu. Komşunun karısı ne biçim sevişiyordur kim bilir.
Of, başım çatlıyor.
Kıpırdamaya çalışıyorum.
Olmuyor.
Üstüme biri oturmuş gibi.
Kapıyı çarpıp çıkmıştım. Sonra yürü babam yürü. Bir yandan da öfkemi nereye boşaltsam diye düşünüyordum. Yan mı baktın lan? Bana mı? Suratının orta yerine bir kafa. Tak. İki seksen yerde.
Şakaklarım nasıl da zonkluyor.
İyisi mi bir bara gideyim demiştim. İki tek… O sırada bir hatun yanaşır masaya, çok yalnızım, der. İnsanlık öldü mü dersin. Tak.
Böyle dalmış yürürken, hey yakışıklı, demişti biri. Az ötemde, loş ışığın gölgesinde bana gülümseyen bir kadın duruyordu. Hırsımı nereye boşaltacağım belli olmuştu.
Karımla en son geçirdiğimiz vahşi geceyi anlattım mı? Kendi aramızda o işe böyle deriz. İnsan dediğin sonuçta yabanıl bir hayvan değil mi?
Akşamüstü Ceyhun’la bara gitmiştik. Birkaç bira. Boş muhabbet. Sonra kadınlar…
Bir dakika. Bar, o hatunlar, sonra da evde. Olabilir mi? Oha lan. Kafam zonkladıkça anılar yer mi değiştiriyor?
Her neyse, olabilir, demiştim kadına. İki sokak ötede bir otel varmış, oraya gitmiştik. Lobide pis bir koku; ter, rutubet, sıcak birbirine girmiş, iğrenç bir dayanışma kurmuş. Yetmez gibi aydınlıkta bir de ne göreyim; kadının pudralara, boyalara boğulmuş suratının gerisinde bir enkaz yatıyor.
Oysa lüks bir otele girdin mi insanı mis gibi kokular karşılar. Güler yüzlü kızlar… Bence onları özellikle seçiyorlar. İnsan güzelliğine kapılıp biraz daha kalsın, şehre her geldiğinde ayağı yine oraya sürüklesin diye.
Adı neydi bizim komşunun? İsimleri hiç unutmazdım. Saçlarıma da dokundurtmam mesela. Saç deyip geçme. Önemli iştir. Gözüne de afili bir gözlük yerleştirdin mi, tak. Buram buram karizma yayılır etrafa. Karım aynanın karşısında uzun uzun saç taramama bozulur. Sen saatlerce kendine bakarken ben ağzımı açıyor muyum?
Ayrıca Tanrı bana, Yekta kulum seni damızlık olarak yarattım diyorsa bunda benim günahım yok ki…
Ya bir susun be!.. Ne dediğimi şaşırdım yine.
Resepsiyondaki fare suratlı adam, hoş geldin kraliçem, deyince gülmüştüm. Bu gudubete prenses diyecek hali yoktu hani. O an, çek git Yekta, kurtul bu kadından, demiştim içimden. İyi de şeytan kanımdan girmiş kasıklarımdan çıkmış bir kere. Bu saatten sonra ondan iyisini bulacak halim de yok.
Söz açılmışken, böyle tipsiz biriyle daha önce de birlikte olmuştum. Mihrap yerindeydi ama… Şirketin İzmir’deki toplantısındaydık. O göz süzmeler. Araya serpiştirilen; “bu toplantılar da bir bitmedi, İzmir akşamlarını çok methederler, nereye gidilir ki” lafları… Niyetini çakarsın.
Ama öyle lap diye atlanmaz. Önce deniz manzaralı şöyle güzelinden bir yemek. Ay ışığı, hafif müzik, boynuna bir iki öpücük falan. Sonrası kendiliğinden gelir zaten.
Ya, bunu Arif anlatmamış mıydı? Yok. Sermet’ti galiba. Ben, ayıp lan, demiştim hatta. İnsan karşısındakinin zaafından yararlanmaz. Ama sizin gibiler takar mı bunu!..
Evli barklı adamsın güya. Palavracının tekisin, deyip gülmüştü. Erkek adam yalan söylemez, diye bağırmıştım da. Sonra ne olmuştu? Aman, ne olduysa oldu.
Fare suratlı pis pis sırıtarak oda anahtarını uzatmıştı. Lan lavuk, o bakışların anlamını çakmıyor muyum sandın!
Tamam, karı anca kışın ısınmak için koynuna alacağın tipten. Ama kış mevsiminin tadı da bir başka olur. Alırsın sıcak şarabını. Kurulursun gürül gürül yanan şöminenin karşısına.
Geçen kış bizim grupla bir yere gitmiştik. Nereydi lan? Adı dilimin ucunda ama gelmiyor. Sabaha kadar düşün dur şimdi. İfrit olurum buna. Tam ağız tadıyla bir şey anlatacaksın. Tak. Hafıza stop. Ulan azhaymır olmayayım? Annem neyle alay edersen gelir, seni bulur derdi.
Karım beni nasıl bulmuştu peki? Yakışıklı adamsın, paran da var. Daha ne olsun koçum, koşacak tabii peşinden. Ne balayıydı ama. Tutturmuş, bir daha, bir daha, diye. Bu meret makine mi ki durmadan çalışsın. Kadın milleti erkeğin zorluklarını bilmez. Varsa yoks…
A, yeter artık. Kafa bırakmadınız.
İnsanın kafası patlamaz, değil mi? Çok korkarım bundan. Bazen biri fazla konuştu mu patlayacak zannederim. Özellikle de karım… Şu işe bak, neden kavga ettiğimizi unuttum.
Neyse, biz odaya çıkmıştık. Ben duşa giriyorum, demişti Aşkın. Adını nerden biliyorum ben bunun? Otelin kayıt defterinden elbette. Kayıt almak zorundayım. Sonra ceza kesiyorlar, demişti fare suratlı.
İyi de koçum bu adın sahte olduğunu ikimiz de biliyoruz. O zaman gerçek adımı neden söyledim ki… Yuh olsun! Zehra’ya kalsa dünyanın en zeki adamıyım. Keşke insan araba gibi olsaymış. Gidersin sanayiye. Hangi parçan bozuk, tespit ederler, yerine yenisini takarlar. Bitti gitti.
Kadın duştan çıktı, havluyu beline bir indirdi ki memeler ölmüş. Benim kriterim nettir. Bir kadının memesi pörsüdüyse gerisi de harabeye dönmüştür. Bunu bir doktor arkadaşım söylemişti. Gerçi şimdilerde doktorlar da sanayideki ustalar gibi çalışıyor.
Bunları niye anlatıyorum ki… Kafamın içi uğulduyor.
Hah hatırladım, kadınlar için…
Sonuç; hepsinde aynı kaporta. Haliyle modele güven kalmıyor. Arkadaş, her yere silikon koymak da neymiş. Elini bir atıyorsun, meme mi sünger mi belli değil.
Komşununkiler tastamam hakiki. Geçen gece perdeyi tam örtmemişti, oradan biliyorum. Kesin orijinal. Ama böylesini de yaptılarsa pes doğrusu… Bütün hayallerim yıkılır.
Kadının memeleri görünce, sen yatağa geç, duş alıp geliyorum, demiştim. Kafamdan işi nasıl yapmalı diye geçiriyordum. Öpüşürken vay be dedirtmeyen dudaklardan uzak duracaksın. Ağız kokusundan fena tiksinirim. Bazıları vardır. Burnunun dibine girer, çenesi durmadan çalışır. Nefes alamazsın. Öğ, diye haykırmak gelir içinden.
Bizim iş yerinde bir sekreter var, adı Melahat. Yemek yerken hiç susmaz. Lokmalarının yarısı havaya saçılır. Bir gün dayanamadım, sayende iki porsiyon yiyorum, dedim. Bozuldu, terbiyesiz, dedi. Durur muyum, babandır diye yapıştırdım cevabı. Babam ne munis adamdı. Annem nerden bulmuş böylesini hiç aklım almaz. Aşk dediğin şey akıl hastalığı kesin.
Ben de mi akıl hastasıyım? Vazgeçtim, lafımı geri alıyorum. İnsan gerektiğinde tükürdüğünü yalamayı bilmeli.
Bak dağıldı gene.
Duşta kendime o memeleri fazla mıncırmadan işini bitir, demiştim. Sonra çek git.
Kendine sınır koymayı bilecen. Bu huyuma bayılırım.
Sonra ne olmuştu?
Suyu kapatmış, güzelce kurulanmıştım.
Oda karanlıktı. Usulca yorganın altına uzanıp, elimi yana atmıştım; boştu! Sesime de cevap vermemişti.
Ben duştayken gitmiş bu, derken kafamda şimşek çakmıştı. Yoksa? Yanılmamıştım, kadın cüzdanımı yürütmüştü. Haymırlarına sıçtığımın kafasına şaplağı yapıştırmıştım; beni düşürdüğün duruma bak. Akılsız!
Soluğu resepsiyonda almış, farenin yakasına yapışmıştım. Nerde lan bu şıllık? Kolumu itmiş, ben ne bileyim be, demişti. Sen onu kraliçem diye karşıla, sonra bilmiyorum ayaklarına yat. Yer miyim lan bunu? Bak sana efendi efendi soruyorum, demiştim. Efendi ol ciğerimi ye, der bizim Faik. Ben de öyle efendi efendi sormuştum işte.
Uçkurunun peşine takılıp gelmişsin. Bana hesap mı soruyorsun, gibilerinden bir şeyler gevelemişti. Ne dediğini tam seçemiyorum. Sesler uzuyor, kelimeler birbirine değip düşüyor. Elim hâlâ yakasındaydı. Bir şey demiştim… Yok, dememiştim galiba…
Bir ses.
Yakın.
Arkamda bir şey gıcırdadı sanki. Ense kökümde bir sıcaklık. Dönüp bakacaktım. O an… Küüüt!
N’oldu ya?
Kafamın içi mi boşaldı?
Başım… Başım…
“N’aptın Cabbar? O sopayla vurulur mu adamın kafasına? Beyni dağılmış resmen. Şuna bak!”
“Aklını uçurdum. Dayılanmak neymiş gördü.”
“Oğlum tekrar kodese girmeye değer miydi? Azıcık silkeleyip bırakacaktın bu puştu.”
“Doğru diyorsun. Kimse fark etmeden ormanlık bir yere gömelim bunu.”
Öf… Şurada bir şey anlatıyorum. Kapayın çenenizi.
