ÖMER TURAN
AKIL İLE CİNNET ARASINDAKİ EŞİK: ÇAĞDAŞ DÜNYADA YARATICI TEK BAŞINALIK
Çağımız, insanı durmadan çağırıyor görünür olmaya, erişilebilir kalmaya, üretmeye, kendini ölçülebilir kılmaya. Ekranların bitmeyen uğultusu, haberlerin baş döndüren hızı, toplumsal ağların alkışa açılan pencereleri, başarıyı kutsayan gündelik düzen; aynı buyruğu çoğaltıyor her gün:
Sahnede kal, konuş, yetiş, kanıtla kendini…
Kuşkuyla karşılıyor bu düzen, insanın kendi içine çekilişini. Kalabalıktan geri duran uyumsuz sayılıyor; düşünceyle baş başa kalan, zamanın yarışından kopmuş görülüyor; konuşmak yerine beklemeyi seçen ise çağın ortak sahnesinde eksik sanılıyor. Oysa insanlık tarihinin en kalıcı şiirleri, en sarsıcı anlatıları, en çetin düşünsel atılımları çoğu kez tam bu dar geçitte doğuyor:
Akıl ile cinnet, ölçü ile taşkınlık ve düzen ile başkaldırı arasında…
Bu geçit güvenli yol sunmuyor oysaki. Orada insan, kendine ve çağının buyruğuna aynı anda bakıyor. Toplumun “normal” diye sunduğu düzenin, çoğu zaman ne kadar yorucu ne kadar denetleyici ve ne kadar dışlayıcı olabildiğini seziyor. Sanatçı, şair, yazar, düşünür; çoğu kez bu gerilimin içinden geçerek kuruyor kendi sesini… Dış dünyanın gürültüsünden geri çekilmek, kaçıştan çok etik ve estetik bir savunma alanı açıyor insana. Eksiklik sayılmıyor burada tek başınalık; tersine, kendi derinliğini duyması, sözcüğün ateşini yoklaması ve yaşamla hesaplaşması için insanın önünde açılan çetin bir alan oluyor. Gürültünün örttüğü iç sesi, kalabalığın aşındırdığı duyarlığı ve hızın körelttiği bakışı yeniden kuruyor bu geri çekiliş. Edebiyatın, düşüncenin ve şiirin en diri damarlarından biri de tam burada beliriyor:
İnsanın kendine doğru yürüdüğü o iç geçitte…
Tek başınalık ile yıkıcı kopuş arasındaki ayrım burada önem kazanıyor. İnsanın kendi isteğiyle seçtiği iç alan, düşüncenin mayalandığı, imgenin olgunlaştığı, duyarlığın kendi sesini bulduğu yerdir. Buna karşılık istenmeden sürüklenilen kopuş, insanı içeriden tüketen karanlık basınca dönüşebiliyor. Yaratıcı tek başınalık, ayırmıyor insanı dünyadan bütünüyle; çağırıyor onu, dünyaya daha derinden bakabilecek açıklığa. Şairin odası, ressamın atölyesi, yazarın masası, düşünürün yürüyüş yolu; kaçış mekânları sayılmıyor bunlar, iç düzenin yeniden kurulduğu alanlar olarak çalışıyor.
Azalıyor insan bazen kalabalık içinde; genişliyor, kendiyle baş başa kaldığında…
Delilik düşüncesi, kültür tarihinde korku kadar bilgelikle de yan yana. Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı yapıtı, aklın kendini mutlak hakem sanmasına karşı ince, alaycı, özgürleştirici kapı açıyor. Deliliğin ağzından konuşan yapıt, insanın kendini gereğinden fazla ciddiye almasının ardındaki komediyi gösteriyor. Aklın kibirle kaynaştığı yerde bilgelik körleşiyor; ölçü, yaşamı korumak yerine yaşamı kısan düzene dönüşüyor. İnsan her şeyi denetlemeye kalktığında sevinci yitiriyor; her duyguyu tartmaya kalktığında sezgisel açıklığını daraltıyor; her davranışı kurala bağladığında yaratıcı atılımını tüketiyor.
Cervantes’in Don Kişot’u bu yüzden unutulmazlardan…
O, dış dünyanın kaba gerçekliğine teslim olmuyor. Yel değirmenlerini dev sanıyor; çünkü dünyayı, inandığı yüksek değerler üzerinden okuyor. Komiktir, acıklıdır, soyludur, yenilgiye açık ama onuru ayakta tutan arayışın sahibidir. Dünya bayağılaşırken o şövalyeliğe, erdeme, söze ve onura tutunuyor. Don Kişot’un cinneti, yanılgı anlatısı olarak okunmamalı; insanın içindeki yüksek arayışın trajik parıltısı… Güncel dünyada herkesin aynı ölçüye, aynı başarı diline, aynı görünürlük ekonomisine çağrıldığı yerde Don Kişot, hâlâ soruyor: Gerçek, çoğunluğun üzerinde anlaştığı bir dekor mudur, yoksa insanın uğruna yara aldığı değerler mi?
Dante’nin yolculuğu da akıl ile taşkınlık arası bir sınırda. Vergilius, ölçüyü, bilgeliği, aklı temsil ediyor; fakat insanın bilme isteği çoğu zaman ölçünün ötesine uzanıyor. Ulysses’in bilinmeyene doğru yol alışı, insanın sınır aşma arzusu bir yerde… Bilmek, görmek, ilerlemek isteyen insan, kendi gücüne tapmaya başladığında yıkıma yaklaşıyor. Burada sorun bilgi arayışı sayılmıyor ki! Sorun, bilginin kibirle kaynaşarak insanı körleştirmesi…
Sanat da tam bu nedenle akla karşı çıkmıyor; başka duyarlık kanalları açıyor, aklın insana yetmediği yerde…
Nietzsche’nin Apollon ve Dionysos ayrımı, sanatın bu cinnet halini daha çarpıcı biçimde görüntülüyor. Apollon ölçüyü, biçimi, düzeni; Dionysos ise coşkuyu, taşkınlığı, yaratıcı sarhoşluğu temsil ediyor. Sanat, bu iki gücün çatışmasından ve uyum arayışından doğuyor. Ölçü olmadan yapıt dağılabiliyor; coşku olmadan da cansızlaşıyor. Yaratıcı kişi, çoğu kez bu iki uç arasındadır. Adımı ölçülü, iç basıncı yüksek, bakışı yaralı, dili ateşe yakın oluyor. Büyük yapıtların çoğu, güvenli odalarda üretilen açıklamalardan çok, insanın uçurum kıyısında kurduğu biçimlerden doğuyor çünkü…
Van Gogh’un yaşamı da bu gerilimin en yakıcı örneklerinden…
Onun resimlerinde acı, renklerin içine gömülerek başka yoğunluk kazanıyor. Buğday tarlaları, ayçiçekleri, yıldızlı geceler, yanan gökler, kırılgan yüzler; hepsi iç basıncın renge dönüşmüş kayıtları. Van Gogh’un değeri, yaşadığı acının romantik cazibesinden gelmiyor aslında; dağılma tehlikesi karşısında biçim kurma ısrarından doğuyor. Antonin Artaud, Van Gogh’u klinik bir vaka gibi yorumlayan yaklaşımlara karşı çıkarak onun ölümünü toplumun dışlayıcı ve baskıcı tavrıyla ilişkilendirir. Ona göre Van Gogh’un resimleri, hastalık belirtisi sayılacak taşkınlıklar yerine dünyanın örtülü gerçeğini açığa çıkaran güçlü bir görme eylemidir. Çünkü Artaud da uzun yıllar psikiyatri kurumlarının içinden geçmiş, bedenine ve sesine uygulanan baskıyı yaşamış bir yazardır.
Dostoyevski’nin Yeraltından Notları, modern insanın iç sıkışmasını erken tarihte yakalayan büyük yapıtlar arasında yer alıyor. Yeraltı Adamı, insanın salt akılla yönetilen makineye indirgenmesine karşı çıkıyor. Ona göre insan, kimi zaman kendi zararına olsa da özgür olduğunu kanıtlama peşinde… Bu düşünce çağdaş insanın açmazını açıkça gösteriyor: İnsan düzen ararken o düzenin içinde boğulmak da istemiyor. Özgürlük arıyor; özgürlüğün getirdiği sancıdan kaçamıyor ama… Yeraltı, anlatı boyunca kirli, kapalı, karanlık mekân olmanın ötesine geçiyor; insanın toplumsal akıl tarafından bastırılmış iç itirazının sığınağına evriliyor.
Yaratıcı tek başınalık daha ayrı ağırlık taşıyor, kadın yazarlar açısından.
Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’da açtığı alan, yazmak isteyen kadının maddi güce ve kendine ait çalışma alanına gereksinimini gösteriyor. Bu istek, oda isteğini aşarak düşünme, üretme, konuşma ve kendi sesini kurma hakkına doğru evriliyor. Woolf’un Shakespeare’in hayali kız kardeşi Judith üzerinden kurduğu anlatı, kadın yeteneğinin tarih boyunca nasıl bastırıldığına bir gönderme… Toplum, erkek sanatçının taşkınlığını çoğu zaman derinlik diye adlandırırken, kadının itirazını kolayca aşırılık, huzursuzluk, hastalık diye sınıflandırıyor.
Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unda kadın, seçeneklerle çevrili görünse de her seçeneğin başka kapanmaya açıldığını görüyor. İncir ağacı benzetmesi, çağdaş kadının önündeki olanakların aynı anda cazibe ve boğuntu taşımasını dile getiriyor. Seçmek özgürlük getiriyor sanılırken, seçilen yolun dışında kalan bütün yaşam olasılıkları insanın üstüne çöküyor. Nilgün Marmara, Sylvia Plath ve Virginia Woolf aynı acı çizgisinde buluşuyor: Onlar ölümleri üzerinden tüketilecek adlar sayılmamalı; asıl önemleri, yazdıklarıyla açtıkları düşünsel ve estetik yoldadır. Acıyı süsleyen romantik okuma, bu yazarların emeğini ve dil kurma cesaretini küçültüyor.
Nilgün Marmara’nın şiirinde acı, süslenmiş melankoli olarak durmuyor; dünyaya yerleşemeyen duyarlığın kayıt defterine dönüşüyor…
Kırmızı Kahverengi Defter’deki günlükleri ve şiirleri, yaşamın dayanılmaz yanını estetik dile taşıyor. Onun şiirlerinde ölüm, kolayca efsaneleştirilecek bir sahne değil ki; anlaşılmama, kuşatılma ve iç özgürlük arayışının uç noktadaki anlatımı… Bu yüzden genç ölümleri romantikleştiren dilin karşısında durmak gerekiyor. Şairin acısını efsaneye dönüştürmek kolaydır; güç olan, o acının toplumsal ve kültürel koşullarını görebilmektir.
Türk edebiyatında Beşir Fuat da akıl, bilim, beden ve ölüm tartışmalarının sarsıcı kavşağında duruyor. Yaşamına son veriş biçimi, döneminde materyalizm, pozitivizm, inanç, bilim ve ahlak tartışmalarını ateşli alana çekiyor. Kendi bedenini bilimin konusu kılacak uç noktaya varan bu eylem, kişisel bunalımı aşarak çağın düşünsel çatışmalarını da görünür kılıyor. Beşir Fuat çevresinde yürüyen tartışma, aydın sorumluluğu, yaşamın anlamı ve düşüncenin bedeli üzerine süren uzun hesabın erken duraklarındandır.
Kaan İnce’nin genç yaşta yaşamdan çekilişi, şiirle yaşam arasındaki gerilimi daha ağır kılıyor. Dosyasını teslim ettikten sonra gelen ölüm, edebiyat çevrelerinin çoğu kez geç fark ettiği kırılganlığı da ortaya çıkarıyor. Şiir yazmak, insanı her zaman kurtarmıyor; kimi zaman kurtuluş arzusunun kaydı oluyor. Bu yüzden edebiyat kamusu, acıyı alkışlamak yerine o acının duyulabileceği, taşınabileceği, paylaşılabileceği alanlar kurmakla yükümlüdür.
Şair, kendi içindeki karanlıkla baş başa bırakıldığında, toplum sonradan ağıt yakarak sorumluluktan sıyrılamıyor ne yazık ki!..
Bütün bu örnekler, sanat ile cinnet arasındaki ilişkinin kolay övgülerle geçiştirilemeyecek kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. Deliliği yüceltmek, acıyı kutsamak, ölümü estetik jest saymak sorumsuz okuma üretir. Öte yandan modern aklın kendisine uymayan duyarlıkları kolayca bozukluk etiketiyle susturması da büyük yanılgıdır. Sanatın öğrettiği şey, insanın kırılgan yanını görmezden gelmeden, onu sözcüğe, renge, sese ve biçime taşıyabilme cesaretidir. Yaratıcı tek başınalık, bu cesaretin çalıştığı alandır. Orada insan, toplumun gürültüsünden çekiliyor ve kendi içindeki karanlık ışığı yokluyor.
Bugünün dünyasında asıl soru şudur:
İnsan, sürekli bağlantı içinde yaşarken kendi iç alanını nasıl koruyacak?
Her duygunun hızla paylaşıma, her düşüncenin anında yoruma, her acının gösteriye dönüştüğü çağda sanatçı nasıl derinleşecek? Cevap, eski inziva biçimlerini aynen sürdürmekte aranamaz. Yeni çağın yaratıcı kişisi, teknolojiyle arasına ölçülü aralık koymayı, kalabalık içinde iç oda kurmayı, üretkenlik baskısına karşı verimli yavaşlığı savunmayı öğrenmek zorunda. Çünkü gerçek yapıt, hızın içinden kurtarılmış zaman parçası istiyor.
Akıl ile cinnet arasındaki eşik, insanın en tehlikeli ve en verimli sınırlarından biri olmayı sürdürüyor. Bu sınırda duran sanatçı, uçuruma bakıyor; fakat oradan salt karanlık toplamıyor. Karanlığın içinden dil, imge, müzik, renk ve düşünce topluyor. İnsanlık da çoğu kez kendi gerçeğini, düzenli salonlarda yapılan açıklamalardan çok, bu sınırda söylenen kırık ve parlak sözlerde buluyor. Çünkü sanat, aklın tek başına yetmediği yerde başlıyor; cinnetin yıkımına teslim olmadan, onun açtığı yarıktan başka yaşam olanakları göstermeye çalışıyor.
Bu yüzden yaratıcı tek başınalık, çağdaş dünyanın dışladığı tuhaf eğilim sayılmamalı; insanın kendini koruma, derinleştirme ve dönüştürme yollarından en soylusu olarak okunmalıdır.
