UMUT VARLI İLE SÖYLEŞİ

Annem ve Tel Örgüler Üzerine Umut Varlı ile Söyleşi

Söyleşi: Melike Uzun

Umut Varlı’nın öykü kitabı “Annem ve Tel Örgüler” Nisan ayında Alakarga’dan yayımlandı. Annem ve Tel Örgüler bir ilk kitap.  Nesnelerin imâlarla dile geldiği, diyalogların uzun konuşmaları özetlediği kısa ve yoğun öyküler yazmış Umut Varlı. Öyküleriyle ilgili sorularımı yanıtladı.

Melike Uzun: İlk öykünden başlayalım “Rayların Kenarındaki Ev”. Bir tür, bastırılmış şiddetin açığa çıkışını sezdim bu öyküde. Nedensiz şiddet. Öyle mi? Şiddet insanın doğasında mı var sence?

Umut Varlı: Şiddetin bütünüyle nedensiz olduğuna inanmıyorum. Nedenlerini her zaman göremiyor, kimi zaman da görmek istemiyoruz. İnsan, yaşamı boyunca maruz kaldığı baskıları, aşağılanmaları, korkuları ve yoksunlukları belleğinin derinliklerinde biriktiriyor. Freud’un bastırma kavramı burada benim için önemli. Bastırılan şey ortadan kalkmıyor; biçim değiştirerek, kimi zaman bir davranışta, kimi zaman bir düşte, kimi zaman da beklenmedik bir öfke patlamasında kendisini gösteriyor.

“Rayların Kenarındaki Ev”de karakterin yaşadığı şiddeti yalnızca bireysel bir öfkenin sonucu olarak düşünmedim. Aile içinde başlayan, toplumsal normlarla pekişen ve gündelik ilişkilerde yeniden üretilen bir baskı söz konusu. Tamircinin eve girmesi, karakterin kişisel alanının ihlal edilmesinden daha fazlasını ifade ediyor. Geçmişten bugüne taşınan otorite ilişkileri, bu karşılaşmada yeniden beliriyor.

Lacan’ın öznenin ötekinin bakışı ve dili içinde kuruluşuna ilişkin düşünceleri de burada anlamlı geliyor bana. Karakter, yalnızca kendi arzularıyla değil, başkalarının kendisinden bekledikleriyle de biçimleniyor. Annesinin, babaannesinin ve tamircinin sözleri arasında sıkışmış bir insanın, giderek kendi varlığına yabancılaşmasını görüyoruz.

Şiddetin insan doğasında bulunup bulunmadığından çok, hangi koşullarda ortaya çıktığıyla ilgileniyorum. Çünkü şiddeti yalnızca bireyin doğasına bağladığımızda, onu üreten toplumsal ilişkileri gözden kaçırabiliyoruz. Edebiyatın bir direniş alanı olduğunu düşündüğüm noktalardan biri de bu. Olağanlaştırılmış baskıyı, gündelik yaşamın içine gizlenmiş şiddeti görünür kılmak, benim için edebiyatın önemli olanaklarından biri.

Melike Uzun: İkinci öykün “Yeşil Kalan”da ironi var. Bu ironinin kaynağı edebiyat mı hayat mı?

Umut Varlı: Hayatın kendisi yeterince ironik. Edebiyat, bu ironiyi yaratmaktan çok, onun üzerini örten alışkanlıkları kaldırıyor sanırım. İnsanların savundukları değerlerle yaşama biçimleri, söyledikleriyle yaptıkları arasında çoğu zaman derin çelişkiler bulunuyor. Özellikle ahlak söz konusu olduğunda bu çelişkiler daha da belirginleşiyor.

“Yeşil Kalan”da iki farklı yaşam deneyimini karşı karşıya getirdim. Bir yanda geçmişine, alışkanlıklarına ve anılarına tutunarak kendisine güvenli bir dünya kurmaya çalışan anlatıcı; diğer yanda yaşamın dayattığı koşullarla mücadele eden Fehime var. Fehime’nin ahlak anlayışı, toplumun kendisine sunduğu hazır doğrularla örtüşmüyor. Kendi yaşamının öznesi olmaya çalışıyor. Ancak bu tutum, onu içinde bulunduğu eşitsiz ilişkilerden bütünüyle kurtarmıyor.

Beni ilgilendiren, insanı iyi ya da kötü olarak sınıflandırmaktan çok, davranışlarının ardındaki koşulları anlayabilmek. Toplumsal gerçekliği bireyin ruhsal dünyasından bağımsız düşünemiyorum. Bir insanın arzularını, korkularını, seçimlerini içinde bulunduğu sınıfsal ilişkilerden ayırmak mümkün mü?

İroni, kimi zaman bu soruları doğrudan sormadan da düşündürebiliyor. Özellikle karakterin kendisiyle ilgili bildiğini sandığı şeylerle okurun gördükleri arasında oluşan mesafeyi seviyorum. Edebiyatın gücü biraz da burada; kesin hükümler vermeden, yerleşik doğruları tartışmaya açabilmesinde.

Melike Uzun: “Boş Kavanozlar”da duyguyla nesne arasında güçlü bir bağ kurmuşsun. Metafor öykünün olmazsa olmazı mı?

Umut Varlı: Metaforun öykü için vazgeçilmez olduğunu düşünmüyorum. Ancak nesnelerin, insanın iç dünyasını görünür kılmakta çok güçlü olanaklar sunduğuna inanıyorum. Kimi zaman bir eşya, sayfalarca iç çözümlemenin anlatabileceğinden daha fazlasını söyleyebilir.

“Boş Kavanozlar”da kavanozlar, başlangıçta gündelik yaşamın sıradan parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak öykü ilerledikçe aile ilişkilerinin, çocukluk deneyimlerinin ve bastırılmış duyguların taşıyıcısına dönüşüyorlar. Ayfer’in geçmişiyle hesaplaşmasında nesnelerin özel bir yeri var. Eski bir fotoğraf, biblo, halı ya da kavanoz, belleğin farklı katmanlarını açığa çıkarıyor.

Nesnelerin insanın belleğinde kendilerine özgü bir yaşam sürdüğünü düşünüyorum. Bir eşyanın bizim için taşıdığı anlam, onun maddi varlığından çok, yaşantılarımızla kurduğu ilişkiden doğuyor. Bu nedenle nesneleri önceden belirlenmiş simgeler olarak kullanmaktan kaçınıyorum. Anlatının içinde, karakterlerin deneyimleriyle birlikte anlam kazanmalarını önemsiyorum.

Öte yandan nesnelerin de toplumsal bir geçmişi var. Bir evin içinde yıllarca saklanan eşya, yalnızca kişisel bir anının değil, aile içindeki iktidar ilişkilerinin, yoksunlukların ve kimi zaman kuşaklar boyunca aktarılan suskunlukların da tanığı olabiliyor. “Boş Kavanozlar”da beni ilgilendiren, bu sessiz tanıklığın bir noktadan sonra nasıl dayanılmaz hâle gelebildiğiydi.

Melike Uzun: Pek çok öykünde “çocuk” var. Bazen baş köşede oturuyor, bazen de belli belirsiz el sallayıveriyor. Çocuk, senin için ve öykülerin için ne anlama geliyor?

Umut Varlı: Çocukluğu insanın geride bıraktığı, tamamlanmış bir dönem olarak görmüyorum. Yetişkinliğin içinde yaşamayı sürdüren, kimi zaman davranışlarımızı, korkularımızı ve arzularımızı belirleyen bir geçmişten söz ediyoruz. Freud’un çocukluk yaşantılarının ruhsal yaşam üzerindeki etkisine ilişkin düşünceleri bu nedenle benim için önemli.

Ancak çocukluğu yalnızca ruhsal bir mesele olarak ele almak istemiyorum. Bir çocuğun içinde doğduğu aile, ait olduğu toplumsal sınıf, karşılaştığı otorite biçimleri, hatta yaşadığı evin koşulları bile onun dünyasını belirliyor. Çocukluk, insanın toplumsal ilişkilerle ilk karşılaştığı, kendisine biçilen rolleri ilk kez öğrendiği dönem aynı zamanda.

“Aynadaki Öteki”de çocukluk, travmatik bir deneyimin doğrudan yaşandığı bir alan olarak belirirken “Rayların Kenarındaki Ev”de yetişkin bir insanın belleğinde yeniden kuruluyor. Kitaba adını veren öyküde ise geçmişle bugün arasındaki sınırlar, çocukluk anıları aracılığıyla belirsizleşiyor.

Çocukların dünyasında beni en çok ilgilendiren şeylerden biri, henüz bütünüyle içselleştirmedikleri toplumsal kurallarla kurdukları ilişki. Yetişkinlerin olağan karşıladığı bir davranış, çocuk için büyük bir korkuya ya da şaşkınlığa dönüşebiliyor. Bazen de yetişkinlerin kabullendiği bir haksızlığa çocuk direnebiliyor.

Sanırım çocukluğa dönüp durmamın nedenlerinden biri de bu. İnsan, büyüdükçe yalnızca yeni şeyler öğrenmiyor; bazı şeylere itiraz etmeyi de unutuyor. Edebiyatın, o unutulmuş itirazları yeniden duyulur kılabileceğine inanıyorum.

Melike Uzun: Atmosfer kurmayı önemsediğini görüyorum. Atmosfer, uzam edebiyatın ana bileşeni olabilir mi, karakter gibi, olay örgüsü gibi… Ne dersin?

Umut Varlı: Kesinlikle olabilir. Hatta bazı öykülerde mekânın, karakterin ruhsal dünyasından ayrı düşünülemeyeceğine inanıyorum. Bir insanın yaşadığı ev, yürüdüğü sokak, penceresinden gördüğü manzara, onun hem iç dünyasına hem de toplumsal konumuna ilişkin pek çok şey söyleyebilir. Mekânı yalnızca olayların gerçekleştiği bir dekor olarak görmüyorum.

Atmosfer kurarken resim ve sinemadan çok beslendiğimi söylemeliyim. Özellikle Edward Hopper’ın resimlerindeki yalnızlık duygusu, Caravaggio’nun ışıkla karanlık arasında kurduğu gerilim, Goya’nın insanın karanlık yanlarını görünür kılan dünyası benim için önemli. Bir resimde ışığın nereye düştüğü, gölgede neyin bırakıldığı, figürün bulunduğu mekânla nasıl bir ilişki kurduğu üzerine düşünmeyi seviyorum.

Sinemada ise Michael Haneke, Zeki Demirkubuz ve Tayfun Pirselimoğlu’nun filmlerinden çok şey öğrendim. Haneke’nin görünürde sıradan olanın içindeki tekinsizliği açığa çıkarma biçimi, Demirkubuz’un karakterleriyle mekânları arasında kurduğu ilişki, Pirselimoğlu’nun dingin görünen görüntülerine yerleştirdiği huzursuzluk, edebî atmosfer üzerine düşünürken zihnimde beliriyor.

“Annem ve Tel Örgüler”deki eski yapı, çevresine çekilen tel örgüler, “Yeşil Kalan”daki ağaçsız cadde ya da “Boş Kavanozlar”daki güneşin bir bölümünü aydınlattığı oda, karakterlerin ruhsal durumlarıyla birlikte anlam kazanıyor. Mekânın yalnızca tasvir edilmesini değil, anlatının bir parçasına dönüşmesini önemsiyorum.

Bir de mekânın toplumsal belleği var. Kentlerin dönüşümü, eski yapıların yıkılması, insanların yaşadıkları yerlerden koparılması yalnızca fiziksel değişimler değil. Bütün bunların insanın belleğinde bıraktığı izler var. Edebiyatı bir direniş biçimi olarak görmemin nedenlerinden biri de kaybolmaya yüz tutan bu yaşamların, mekânların ve hatıraların izini sürebilmek.

Atmosferin, karakter ve olay örgüsü kadar belirleyici olabileceğini düşünüyorum. Ancak bunu yoğun betimlemelerle değil, anlatının bütün öğelerinin birbirini tamamlamasıyla sağlamaya çalışıyorum. Okurun yalnızca anlatılanları bilmesini değil, o dünyanın havasını da duyumsamasını istiyorum.

Melike Uzun: Kitabın son iki öyküsünde yakınlık kurulan sessiz canlılar söylenemeyenin dili oluyor sanki. Ne dersin?

Umut Varlı: İnsanın konuşarak kurduğu ilişkilerin her zaman birbirini anlamaya yetmediğini düşünüyorum. Hatta kimi zaman dil, anlamanın değil, gizlemenin aracına dönüşebiliyor. İnsan kendisine ilişkin gerçekleri sözcüklerle örterken, başka bir canlının sessizliğinde kendi varoluşuyla karşılaşabiliyor.

“Kaplumbağalar Nerede Yaşar”da insanın doğa üzerinde kurduğu tahakkümü sorgulamak istedim. İnsanın kendisini diğer canlılardan üstün görmesi, onların yaşamlarını kendi gereksinimleri doğrultusunda düzenleme hakkını da kendisinde bulmasına neden oluyor. Üstelik bunu çoğu zaman bilimsel, ahlaki ya da toplumsal gerekçelerle meşrulaştırıyor. Oysa bir canlının konuşamaması, onun iradesinin ya da yaşam hakkının olmadığı anlamına gelmiyor.

Burada insanın yalnızca doğayla değil, kendisinden güçsüz gördüğü herkesle kurduğu ilişkiyi de düşünmek gerekiyor. Tahakkümün biçimleri değişse de dayandığı anlayış çoğu zaman aynı kalıyor.

“Süs Havuzunda Balıklar”da ise daha bireysel bir sıkışmışlık söz konusu. Balıkların sınırlı bir alanda dönüp durmaları, anlatıcının yaşam koşullarıyla örtüşüyor. İki öykünün ortak noktasında özgürlük ve tutsaklık arasındaki gerilim bulunuyor.

Sessiz canlıları insanın duygularını temsil eden birer araca indirgemek istemem. Onların kendi varlıklarını da önemsiyorum. Belki de edebiyatın direniş olanaklarından biri, yalnızca sesi çok çıkanların değil, sesi duyulmayanların da varlığını görünür kılabilmesidir.

Melike Uzun: “Süs Havuzunda Balıklar”ın balıkları hakkında da konuşmak isterim. Bu aynı yerde dönüp duran güzel, şirin, seyirlik canlılar; anlatıcının var oluşuna mı, flörtöz, halden anlar garsona mı yakın duruyor?

Umut Varlı: Sanırım ikisine de yakın duruyorlar, ancak farklı biçimlerde. Balıkların sürekli aynı yerde dönüp durmaları, anlatıcının içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik sıkışmışlıkla örtüşüyor. İşsiz kalmış, ailesinin beklentileri altında ezilen, kendisine başka bir yaşam kurmaya çalışan biri var karşımızda. Balıkların hareket alanı nasıl önceden belirlenmişse anlatıcının seçenekleri de büyük ölçüde içinde bulunduğu koşullarla sınırlandırılmış.

Garson ise bu sıkışmışlığın içinde beliren başka bir yaşam olasılığını temsil ediyor. Onunla kurulan yakınlık, anlatıcı için alıştığı dünyanın dışına çıkabilme umudu taşıyor. Ancak garsonun da kendi yaşamına ilişkin sınırlılıkları var. Bu nedenle onu bütünüyle özgür bir karakter olarak düşünmüyorum.

Öykünün sonunda balığın havuzdan sıçrayarak dışarı düşmesini bu açıdan önemsiyorum. Bir sınırı aşmak, her zaman özgürlüğe ulaşmak anlamına gelmeyebilir. Hatta kimi zaman insanın kendisini daha büyük bir bilinmezliğin ortasında bulmasına neden olabilir.

Beni ilgilendiren biraz da özgürlükle özgürleşme arasındaki ayrım. İnsan, kendisini kuşatan koşullardan uzaklaştığında gerçekten özgürleşiyor mu, yoksa başka bir tutsaklığın içine mi giriyor? Lacan’ın arzuya ilişkin düşünceleri de burada aklıma geliyor. İnsan, sahip olmadığını düşündüğü şeyin peşinden giderken, arzusunu belirleyen ilişkilerin ne ölçüde farkında?

Bu sorulara kesin yanıtlar vermektense okurun farklı olasılıklar üzerine düşünmesini tercih ediyorum. Çünkü edebiyatın görevinin yaşamı açıklamak kadar, onun açıklanamaz yanlarını da korumak olduğuna inanıyorum.

Melike Uzun: Son olarak sana yüz yüze sorduğum güncel soruyu burada da sormak isterim. Edebiyatta yapay zekânın kullanımıyla ilgili ne düşünüyorsun? Yazarken yapay zekâdan destek alıyor musun?

Umut Varlı: Yapay zekânın edebiyat açısından yeni olanaklar sunduğu kadar, önemli tartışmaları da beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Özellikle yazarlığın yalnızca dilsel bir üretim değil, aynı zamanda yaşantı, bellek ve estetik tercih meselesi olduğu unutulmamalı. Bir metnin dil bakımından kusursuz olması, onun edebî bir derinlik taşıdığı anlamına gelmiyor.

Benim için edebiyatın temelinde insanın dünyayla kurduğu özgün ilişki bulunuyor. Çocukluğundan taşıdığı bir korku, yıllardır unutamadığı bir görüntü, tanık olduğu bir haksızlık ya da açıklayamadığı bir arzu, yazarın dünyasını biçimlendirebiliyor. Yapay zekânın bu deneyimlerin yerini alabileceğini düşünmüyorum.

Edebiyatı aynı zamanda bir direniş alanı olarak görüyorum. İnsanın giderek veriye, tüketiciye ve üretim aracına indirgendiği bir dünyada, bireysel deneyimin özgünlüğünü savunmak da bu direnişin bir parçası. Bu nedenle teknolojik gelişmeler karşısında edebiyatın geleceğinden çok, insanın kendi deneyimiyle ve diliyle kurduğu ilişkinin nasıl dönüşeceğini merak ediyorum.