BENİ MİZAHÇI YAPAN MİZAHÇI: MUZAFFER İZGÜ

AHMET ZEKİ YEŞİL

BENİ MİZAHÇI YAPAN MİZAHÇI: MUZAFFER İZGÜ

Doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti

Yıl 1979, aylardan kasım. İzmirli şair Hüseyin Yurttaş, beni Muzaffer İzgü’ye gönderdi. “Sen şiir yazma, mizah yap. Seni Muzaffer Ağabey’e göndereyim, yazdıklarına baksın,” dedi. O zamanlar cep telefonu yok, Muzaffer İzgü’nün adresini verdi. Ardından, arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı aylık edebiyat dergisi Dönemeç’te yayımlanmak üzere bir de öykü istedi. Aynı hafta içerisinde Hüseyin Yurttaş’a, daktilo ile yazılmış üç sayfalık bir öykü teslim ettim. Hüseyin Yurttaş, öykünün ilk sayfasına “Ocak” yazıp parafını attı. Yani öyküm, 1980 yılının Ocak ayında yayımlanacaktı.

Muzaffer İzgü o sıralar, “Dayak Birincisi” öyküsüyle ödül almış, dikkat çeken bir yazar… İzmir’in Hatay semtinde oturuyor. Heyecanlıyım! Muzaffer İzgü’nün adresini aramaya koyuluyorum. Geçmiş zaman, iki veya üç katlı bir bina kalmış aklımda. Alt katında küçük bir dükkan, içinde bir masa ve iki sandalye, masanın üzerinde daktilo. Gelen geçen, “Abi, sana komik bir şey anlatacağım,” diyerek laflıyor. Anladığım kadarıyla Muzaffer İzgü burayı, hem çalışma ofisi hem de irtibat yeri olarak kullanıyor. Sıcak ve sevecen bir tavırla karşılıyor beni. “Hüseyin Yurttaş gönderdi,” diyerek başlıyorum söze. Mizaha ilgi duyduğumu ve mizah öyküleri yazdığımı da ekliyorum. Kısa süren sohbetimizde çok okumamı öğütlüyor. “İçinde yazma duygusu varsa zaten kimse engel olamaz,” diyor. Dosyayı bırakmamı istiyor. 

Uzun aralıklarla, Muzaffer İzgü’nün yanına iki kez uğradım. Dosyama bakamamış. Bu arada Dönemeç’in Ocak-1980 sayısı, okuruyla buluşuyor ama dergide yokum. Bu nedenle öykümü geri aldım. Yılın ortalarıydı sanırım, Muzaffer İzgü’nün yeni bir kitabı çıkmıştı. Olur ya, bir şey sorarsa ve yanıt veremezsem mahçup olurum diyerek kitabı alıp, bir solukta okudum. Kafaya koymuşum, bu gidişimde dosyamı isteyeceğim. Çünkü Muzaffer İzgü’nün dosyama ayıracak zamanı olmadığını anladım. Evet, dosyamı yine okuyamamış. Fena halde kırılsam da yazma hevesim azalmadı. Sonraki tarihlerde, edebiyat dergilerinde görünmeye başladım. İzmir’in edebiyat dergilerinden “Dönem”in Nisan-1984 tarihli sayısında, Muzaffer İzgü ile birlikte yer alınca çok mutlu oldum.

Okul hayatımdan sonra hayat telaşı başladı. Bu nedenle İzmir’den ayrıldım. Doğal olarak Muzaffer İzgü’yü uzunca bir süre göremedim. Dosyamı okuyup okumadığını da hep merak etmişimdir. Hüseyin Yurttaş’a verdiğim öyküyü ise, anısı olduğundan halen saklamaktayım.

Muzaffer İzgü, kitaplarını imzalamak üzere 2011 yılında Ankara’da bir etkinliğe katılmıştı. O tarihlerde Ankara’da yaşıyorum. Hem kendisini görmek hem de imzalı bir kitabını almak için bu iyi bir fırsattı. Ancak her zaman olduğu gibi önünde uzun bir kuyruk vardı. Elimde “Ayvayı Yedik” başlıklı kitap, okur kuyruğunda bekliyorum. Sıram gelince beni gördü, “Uzak durma gel,” deyip sarıldı. Tanıyanlar bilirler, okurlarına sıcak ve samimi davranır. O zamanlar henüz sosyal medya yok, tabii fotoğraf çekme olayı da yok. Sırada bekleyenler var, zaman sınırlı. Kitaba, “Sevgili Ahmet Zeki Yeşil, yüzün hep gülsün. 6.9.2011”  yazıp imzaladı.

İlk kitabım 2013 yılında yayımlandı. Diğer kitaplarımın da ardı ardına gelmesiyle, kitap fuarlarına yoğun bir şekilde katılmaya başladım. Bu nedenle, Muzaffer İzgü ile zaman zaman karşılaştım. Aklımdan geçtiği halde, “Gerçekten dosyamı okumadınız mı?” diye soramadım. Soramayınca da doğal olarak biraz uzak durdum. Onunla en canlı, en belirgin anım, 2 Aralık 2016 tarihteki son görüşmemdir. İmza günü için Mersin Kitap Fuarı’na gitmiştim. Fuar alanına genellikle sabah erken giderim. Yine öyle yapmıştım. Mühür Kitaplığı Yayınevi’nin standında kitaplarımı düzenliyordum. Kapılar henüz açılmamış, içeride görevlilerden başka kimse yoktu. Bir ara başımı kaldırıp baktım, Muzaffer İzgü bulunduğum standın önünde.

“Can sıkıntısından fuarı dolaşıyor,” dedim içimden.

Sonra anımsadım, aslında onunki can sıkıntısından öte bir durum. Gazeteler, eşini kaybettiğini yazmıştı. Fırlarcasına standın dışına çıkıp, yanına gittim.

“Hocam merhaba,” dedim.

“Başınız sağ olsun” demeye fırsat bırakmadı bana, sözümü kesti. Hiç beklemediğim, öylesine vurucu bir cümle kurdu ki…

“Ahmetcim, 296 gün oldu…” dedi.

O an allak bullak oldum, konuşamadım. Anlaşılan, eşini kaybettikten sonra günleri saymıştı. Eşine olan sevgisini bundan daha iyi anlatacak bir cümle olamazdı. Belki bir yerde okumuş, belki birilerinden dinlemiştim. Muzaffer İzgü, eşini çok seven, eşine aşık biriymiş. Eşi, onun için yaşam kaynağıymış. Sanki, 11 Şubat 2016 günü eşi Günsel İzgü ile ölmüştü.

Baş sağlığı dileklerimi ilettim. Acısını dindirmeyeceğini bile bile, teselli cümleleri kurdum. Muzaffer İzgü konuşmasına devam etti:

“Yazmayı bıraktım!”

Bu cümle, hayata küstüğünün göstergesiydi. Belli ki eşini kaybetmesi kendisine ağır gelmişti. Aldığı kararın doğru olmadığını, bu toplumun, özellikle de çocukların ona ihtiyacı olduğunu söyledim. Beni duymuyor gibiydi. Hüzünlü havayı dağıtmak için ona bir kitabımı verdim.

“Uçakta okuyacağım” deyip uzaklaştı.

Aradan sekiz ay kadar bir zaman geçti. 1 Ağustos 2017 tarihinde hastaneye yatmış. 26 Ağustos günü, 84 yaşında yaşamını yitirdiğini öğrendik. Tedavisi devam ederken, öldükten sonra kendisi için, “Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti” denilmesini istemiş. O, eserleri ve yaşamıyla örnek olmuş bir isimdi. Doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti…