TOZAN ALKAN
ŞEREF BİLSEL ŞİİRİNİ OKUMAK
Şeref Bilsel iyi ki topladı şiirlerini bir araya ve toplu bir şölen sundu hepimize. Yoksa nereden bulup okurduk “Dar zaman Rivayetleri”ni, “Magma’da Kış Mevsimi”ni, “Mecnun Dalı”nı ve “Dünyanın Külü”nü. Kitapçılarda mı! Yitik Ülke Yayınları, Şeref Bilsel’in tüm kitaplarını bir araya getirerek iyi bir iş yapmış.

“Dar Zaman Rivayetleri” Şeref Bilsel’in gençliğini tanımam için bir imkân oldu. Onun şiirini oluşturan zemini, coğrafyayı, tarihi bilmem için bir imkân. Zaman zaman “Selika”yı onun ağzından dinlesem de “Dar Zaman Riyaretleri”ndeki çoğu şiiri ilk kez okuyorum.
“Bu aralıkta hışırdayıp durur dünya
çocuklara bakamayan dünya
gider aya bakar, ay adını
dünyanın bu çaresiz bakışından almıştır.”
“Şimdi şehre iniyorum
sana ayna almaya
aslında ayna bahane
bir rezil akşamüstü
hangi kadında rastladıysam gözlerine
bakmayı unuttuğumdandır
çıplak dizlerindeki hüznün rengine”
Henüz Poyraz ve Kuzey rüzgârları esmemiştir Bilsel’in hayatında. “Tabutlarla geçmektedir şenliklerden” “Dil insana oğullardan önce verilmiştir.” Ama oğullardan sonra verilen şu dile ne demeli:
“oğlum yürüdü geçen gün
ağaçlar mendiller, sandallar yürüdü
bir’den yaşını aldığı gün
evlerin içi balkonlara dağların ortası madenlere
suların dışı değirmenlere yürüdü.”
Biz yine ilk kitaba dönelim. Şeref Bilsel’in ilk şiirlerinde kasaba yalnızlığı var. Kasaba yalnızlığı derken, kabuğunu sıyırıp atmak isteyen insanın yalnızlığı, kabına sığamayan insanın yalnızlığı. İsteyen “büyük şehirlerin özlemi” diye de okuyabilir ama bir yakınmadan çok bir saptama var dizelerinde:
“Şarkışla’da sabahın beşi
naylon poşetlere sinmiş ezan sesi
valizinde bir yol türküsü, kırık hava
lacivert kadifeler yırtarak yürüyorsun
gecenin alkışlarını parlatıyor
telefon direklerinde közlenen yalnızlık
sen erken gitmiş kardeşlerin yerine büyüyorsun”
Şeref Bilsel bu dizelerle büyümeye başlarken şiirimizde, bir yandan bir isyanı barındırıyor içinde:
“şimdi ince soluklarda dinlenir kelam
kayıp hatıra, yorgun ses kalır
yüzünün geçtiği aynalarda
bekliyorum bir kalem gönder
elinin sıcağından geçmiş olsun
varsın kurşun tükenmez olsun
gör bakalım ne beladır duruşum
sözün asmasından indirir insanı
hüznün döşeğine upuzun”
Magmada Kış Mevsimi 1996-2003 yıllarında yazılmış şiirlerden oluşuyor. Bayburtlu Celali”nin dizeleriyle açılıyor kitap. “Elim elmas tutsa alıp satan yok“ diyen Celali’nin sesinde Şeref Bilsel’in haklı sitemini duyuyoruz. Taşrada çıkan “kayıp bir ilk kitap “ var karşımızda. İlk kitaptaki duyarlık bu kitapta katlanıyor. Özellikle “ölüm” temasını çarpıcı bir biçimde işliyor.
“Ölüyü evden çıkarıyorlar
ölüyü dünyadan.. .ağladıkça
ölüyü gözden çıkarıyorlar
küllüğe basılmış bir sigara gibi boynu bükük komşular
kapıda bir çift ayakkabı
siyah mı? hayır simsiyah
su almasın diye kenarları dikişli
-nasıl büyür insan su almadan
gemiler büyür mü yere doğru-“
“Kendi boşluğundan kaçanlar / boğulmaya gider bir başkasına” diyor Şeref Bilsel bir başka şiirde. Bilsel’in şiirlerinde böyle “motto”lar, özdeyişler, “kendinden deyişler” neredeyse atasözü niyetine işleniyor kalplerimize: “üşümek yanmış bir evin adamında ne arar”, “zehir tene varınca ölür”, “göz göz gelince bütün evliler bekâr”, “gözün verdiği sadakadır gözyaşı.”

Bilsel’in sesini okura ulaştırmayı başardığı bir kitap diyebiliriz Magma’da Kış Mevsimi için. Taşranın hüznü burada da yakasını bırakmamış şairin. O hüzün, büyük kentlerin merhametsizliğine karşı yakılmış bir ağıt gibi duruyor yakasında:
Bir gülün kenarına devrilen akşam
senin yurdun değil artık
dergiler kitaplar şiir dosyaları
üzerine titrediğin zavallı sehpa
seni kurtarmaya yetmiyor
saçların bir küfürdür şimdi
yüksek katlarda savrulan
Büyük kentler zordur, eve sığınır insan, dört duvara. Kendine, sevdiğine, sevdiklerine… “Öpmekle öldürmek yan yana“ durur Bilsel’in dediği gibi.
Mecnûn Dalı‘nda daha kentli bir sesle konuşur görürüz Şeref Bilsel’i. Öte yandan Tanrı ile doğu karşı karşıya gelir bazı şiirlerinde:
“Attar okudum dün gece / Tanrı uyumuş kalmış üzerimde”
Şeref Bilsel şiiri, Doğu’nun hüznünü umutla harmanlamış, gelenekten geleceğe yol açmıştır kendine. Şairin kırılgan sesi hayatın hoyratlığına karşı atılmış bir çığlıktır. Acı, bir arada tutar, dağılmasını önler bu çığlığın. “Ölüm eski bir zamandır” artık, yoksulluk ise hep yazgı:
Biz yoksulluğu doğuya gelin verdik ve
bir daha hiç kesilmedi saçları.
ve elbette Rize ve Karadeniz ve kemençe ve tulum da gelip bulur bizi.
“Oy karadeniz gel otur karşıma
al elimden boşalan şeyleri
kemençe ve tulum sesi
çiğnendikçe sesi büyüyen yaylalar
silahlar ki dedemle gömdüğüm
portakal ağacının dibine
tahlil raporları,
paslanmış cesaret, gel otur karşıma”
Mecnûn Dalı’ndan türküler söylüyor bize. “bir tüfek kime yarar aşk için çatılmazsa” der. “gözlerin apaçık bir yaradandır senin” der ve “gidecek yerimiz yok kalbimizden başka“ demeyi ihmal etmez.
Dünyanın Külü’ne gelecek olursak; gülüne mi demeliyiz acaba? Çünkü artık içimizi ısıtan, umut veren şiirlerle karşı karşıyayızdır. “Yüz” biriktirmiş bir şairle yüzleşiyoruzdur. Hayat biriktirmiş, şiirini biriktirmiş bir şairle. O yüz neler neler beklemiştir bugüne kadar: “eşiklerde parçalanan nar sesini, gidenlerin ardından kopan boşluğu, birden havalanan kuşların kanat şakırtısını, ak örtüde uyuyan mevsimleri.” Çünkü yüz, biriktirir bir ömrü, şiire adanmış bir ömrü.
İki de oğul “biriktirmiştir” Şeref Bilsel:
“Bu oğullar büyük bir fırtınadan çıkıp geldi / telaşla bakıyorlar dünyaya.” Bu dizeler bana kardeşim Şeref’in insana bakışını hatırlatıyor hep. Onun telaşla bakışını hayata. Şeref Bilsel sözcüğün tam anlamıyla “bakıyor” hayata. Hepimize. Biraz telaşla ama en çok hüzünle. Yoksa kim arar kapıdaki bir terliğin çiftini.
“Biz buraya yersiz olalım diye geldik” dediğine bakmayın siz. Artık yerlisidir, yerleşiğidir, sahibidir kendi evreninin:
“ve insan sahib olur oğul gelince.”
Bazı dizelerde yer alan kimi sözcükler bütün anlamlarını koruyarak söze katılır.
Aşağıdaki dizede geçen “günlük” gibi:
“Bir günlük gibi tutuyor bebeğini”
Bir yazı türü olarak “günlük”; zamanı işaret eden “gün(lük)” ve “günlük ağacı”. Bu dize her üç anlam da kendi sesini duyuruyor.
Şiirlerin önemli bir kısmında “yağmur” çıkar önümüze. Şairin doğduğu yer (Rize) ülkenin en çok yağış alan ilidir çünkü. Ve çocukluğuna, ilk gençliğine yakın bir arkadaşın sesi gibi sinmiştir şiirlerine. Magmada Kış Mevsimi‘nin “Yağmur Kabartmaları” bölümünü okuyanlar bunu yakından hisseder.
“yağmurdan öğrendim soru sormayı“ der.
Şiir bilgisinden yola çıktığını hissetmeyiz ama bazı dizeler bizi bu bilgiye yönlendirir, ima eder. Özellikle Doğu ve Ortadoğu onun şiirinde gizli bir özne gibi yer tutar. Ezilmişlik, yoksulluk, baskı, şiddet ve yalnızlık içinde resmedilir bu coğrafya. Aynı zamanda sadece güneşin değil, “söz”ün de bu topraklardan doğduğu vurgulanır. Ve şair Doğu’ya bir Batılı gibi, Batı’ya ise bir Doğulu gibi bakabilmenin zenginliğini şiirlerine taşır. Şiir üzerine yazılarında günümüz şiirini geçmişle birlikte düşünür, geçmişe taşınmaz ama geçmişi yanında taşır. Bazı şiirleri kendi bestesini de taşır, söylerken kendi ritmine kavuşur gibidir.
“derse geç kalan çocuk / nasıl üzülmüş böyle / her yanı söz istiyor/ söz istiyor her yanı”
Bazı şiirlerde ise hem halk şiirinin unsurları hem de divan şiirinin özellikleri el ele vermiştir ve fakat okuduğumuz ne halk şiiri ne de divan şiiridir. Söz gelimi “sırtını yıkayamayanlar için banyo müziği” adlı şiir.
“Nasıl yoksuldun, nasıl annesiz/ yanağına baksın diye/ ayna tuttuk sana biz”
Şeref Bilsel’de vefa duygusu şiire de yaslanmış, sevdiklerini (Kazım Koyuncu, Serdar Koçak, Şükrü Sever, Cemal Melemşe, Hasan Hüseyin Hekim, Doğan Ergül) şiirinde anmayı neredeyse vazife bilmiştir. Bu şairlerden biri de ben olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Bana ithaf ettiği şiiri döne döne okumuşumdur. (Bir acem halısında suya inen karaca)
Şeref Bilsel’in Türk şiirini yakından takip ettiğini biliyoruz. Şiirinde divan ve halk şiirinin etkileri rahatlıkla görülebiliyoruz. Batı’da yazılan şiiri de özümseyip o imkânlardan da yararlandığını söyleyebiliriz. İmgeyi yalınlıkla örtüştürmüş, “kapalı” şiiri toplumsal unsurlara yedirebilmiş bir şair Şeref Bilsel. Genç şairleri yakından takip etmesi de şiirini hep genç tutmayı sağlıyor. Şair kendi çağdaşlarıyla bir önceki kuşak arasında düzyazılarıyla köprüler kurar, hem geçmişte olanları hem de bugünü karşılaştırır ve buradan anlamlı sonuçlar çıkarır.
Şeref Bilsel’in sözcükleri, neredeyse cümleleri konuşma hızında tersten okuyabildiğine tanık oldum çok kez. Şiirlerinde de tersinleme’lere bolca rastlarız onun. “eve eş ya alınacak ya alınacak/ alınacak da ev bizi içeri alacak mı?” , “dünya denen ırmağa akanı”, “gözlerimize bakmaya kim gelecek”, “ev ölünün ardından çıkıp giderken”, vb. Bazen gözümüze gözümüze sokmak ister bu tersinlemeleri: “ne yani edip yere düşünce pide mi?” “akşam olsun ‘ve’ deyince ev anlayalım“. Düzyazılarında da rastlarız bu söz oyunlarına. Sosyal medyada birine yazdığı şu ince sitem gelir hep aklıma: “Beni sevmemeni hak edecek ne yaptın?” Bir şiirimi okumuştum ona. “Bu kışı hiç unutamam“ dizesiyle bitiyordu. Şeref Bilsel bu, rahat durur mu hiç? “Bu kış beni hiç unutamaz“ diye değiştir deyivermişti.
Şeref Bilsel’in şiirini tersten de okuyun. Yeter ki hak edin okumayı.

