ZAFER KÖSE
Ben Bir Şeker Portakalı Ağacıyım
Merhaba sevgili arkadaş. Nasılsınız?
Vasconcelos’in romanından tanıyorsunuz beni. Okuduğunuzu, sesimi duymanızdan anlıyorum, çünkü sadece o kitabı okurken, yani Zeze’nin hikâyesini okurken gözleri dolanlar beni duyabiliyor.
Hatırlıyorsunuzdur mutlaka. Okula yeni başlayan Zeze, yoksul bir ailenin çocuğudur. Çok da yaramazdır. Mahalledeki bütün büyükler onu baş belası olarak görür.
Doğrusu, Zeze’nin yaramazlığı bana biraz abartılıyor gibi geliyor. Ne olmuş ki, kasabanın en güzel arabası diye sevdiği aracın arkasından koşup ona asılıyorsa? Bunun için çocuk dövülür mü yahu! Portekizli Manuel Valaderes’in arabasıdır o. Neyse ki sonraları onunla dost olurlar. Birbirlerini çok severler. Ama romandaki diğer kişiler, adeta hınç duyarlar Zeze’ye. Kendi ailesindekiler bile, zaman zaman acımasızca davranırlar.
Ah, dostum, bunu düşünmek yüreğimi yakıyor: Zeze o kadar yoksulluk içinde yaşıyor olmasa, o yaramazlıkları yine öylesine öfkeyle karşılanır mıydı acaba? Belki sempatik bile bulunabilirdi. Ne vahşi bir dünya bu!
Hele o hayal gücü, nasıl da takdir edilirdi. Okumayı tek başına sökebilen, zeki, öğretmenine her gün çiçek götürüp onu mutlu etmeye çalışan, öyle duygulu bir çocuk.

Zeze’nin o ağır yoksulluk koşullarında yaşamasının benim açımdan güzel bir sonucu olması, beni ayrıca hüzünlendiriyor. Öyle ya, babası işsiz olduğundan dolayı kirayı ödeyemedikleri için başka mahalleye taşınmasalar, benimle tanışamayacaktı. Daha doğrusu, ben bu romanda yer alamayacaktım.
Yeni taşındıkları evin bahçesindeki diğer ağaçları ablası ve abisi sahiplendi hemen. Neymiş, o ağaçlar daha güzelmiş, büyükmüş. Peh! Çok meraklıydım beni beğenmelerine. Oradaki küçük bir şeker portakalı fidanı, yani ben kaldım Zeze’ye. İyi ki…
Nasıl sevindi ama sonra değil mi, ben onunla konuşunca. Kimse inanmıyordu, bir ağaç, bir çocukla konuşmaz sanıyorlardı. Zaten benim şimdi bunları size anlattığıma da inanmayanlar çıkacaktır. Bir süre sonra Zeze, bütün sırlarını, yüreğindeki her şeyi bana anlatmaya başladı. İlk Brezilya’da yayınlanmıştı bizim hikâyemiz. E, yazarımız Vasconcelos’un dilinde tabii, Portekizce. Ama bizimki gibi hikâyelerin dil sorunu yoktur, biliyorsunuz.
Çünkü hikâye, insanlığın ana dilidir. İnsan ana dilini ne zaman öğrendiğini, nasıl öğrendiğini, geliştirdiğini fark edebilir mi? Öyle işte. Müfredatla, ilkokulla, akademiyle falan olmaz. Ama her insan hikâye sever ve bir şekilde bilir anlatmayı. Siz de sevgili arkadaş, mutlaka dinlediğiniz ninnilerden, masallardan, okuduğunuz büyük yazarlardan, hiç farkında olmadan öğrenmişsinizdir, âdeta doğuştan biliyorsunuzdur hikâyeyi. Nasıl dinleneceğini, nasıl anlatılacağını, iyi hikâyenin nasıl olduğunu…
İnsanlığın ortak ana dili olan hikâyeyi bir ağaç olarak benim nereden bildiğim kafanıza takıldıysa, hemen söyleyeyim. Biliyorum, çünkü yolda yürürken karşılaştığınız türde gerçek bir ağaç değilim. Bir hikâyenin içindeki ağacım. Yani aslına bakarsanız, günlük hayatınızda karşılaştığınız ağaçlardan daha fazlasıyım. Bir anlamda, onlardan daha gerçeğim.
Çünkü bir kitap, anlattığından daha fazlasını anlatabilince edebiyat niteliğine ulaşabilir. Bir kahramanın başından geçenler, sadece onun yaşadığı bir serüven olmayı aşarak, başka bölgelerdeki, başka zamanlardaki insanları da ilgilendiren, akıp giden hayata dair gerçeklikleri çağrıştırmalı. İyi ki öyle bir romanın içinde varolmuşum da, sizinle böyle konuşabiliyorum.
Sizin büyük şairiniz Nazım Hikmet’in türküler için söylediği, aslında hikâyeler için de geçerli.
İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
kendilerinden umutlu,
kendilerinden kederli,
daha uzun ömürlü kendilerinden.
Sevdim insanlardan çok türkülerini.
İnsansız yaşayabildim
türküsüz hiçbir zaman.
Hiçbir zaman beni aldatmadı türküler de.
Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin.
Türküler ve hikâyeler her zaman bahtiyar insanları anlatmıyorlar elbette. Yine de, en acı yapıtlar bile, insanda her durumda estetik bir bahtiyarlık yaratıyor.
Aman ha dostum, sakın acı gerçeklere gözlerinizi kapamaya kalkmayın. Hayatın gerçeklerine gözlerinizi bir kaparsanız, bir daha zor açarsınız. Ve güzellikleri de göremez hale gelirsiniz. Zeze’nin yüreğindeki güzellikleri de, ancak onun koşullarının yarattığı çirkinlikleri ve o acıları görecek biçimde dünyaya bakarken algılayabildiniz.
Bugünlerde, Zeze’nin yaşadığı zorlukları en çok, göçmen çocuklarla ilgili haberlerden dolayı anıyorum. Ah, şu kahrolası iktidarlar. Ah, insanın şu para hırsı.
Milyonlarca insanı göçe iten etkenlere karşı da gözlerinizi kapamayın. Vicdanınızı köreltmeyin sevgili arkadaş. Belki bu rahatsız edici durum, sizde öfke yaratıyordur. Hatta aslında mağdur olan bazı göçmenlerle karşılaştıkça, sanki rahatsızlığınızın kök nedeni onlarmış gibi, öfke duyuyorsunuzdur.
Hele o çocuklar, büyüklerin didişmesinden kaynaklanan nedenlerle ortaya çıkan göç olgusunun mağduru çocuklar… Sahiden bir şeyler yapmak gerek dostum. İnsanların göç etmesini gerektirecek koşulları değiştirmek için bir şeyler yapmalı. Yurdundan uzaklaşmış kişilerin, güvenli ve onurlu bir şekilde ülkesine dönmesini sağlamak için de öyle. Ve ille de gerektiğinde, göçün sistemli, kontrollü biçimde uygulanması sağlanmalı.
Sesim biraz bozuk gelmeye başladı galiba size. E, haklısınız, daha fazla dinlemek istemiyorsunuz. Zaten insanların çoğu, bu nedenle beni duymuyor. Siz Zeze’nin hikâyesindeki gerçeklere gözünüzü kapamadığınız için, beni duyuyorsunuz. Mecburen.
Ama madem, öyle durumlarda bile gözünüzü açık tutmayı tercih ediyorsunuz, diğer insanların görmediği güzellikleri de göreceksiniz. Güneşin doğuşundan, bir şiirin sesinden, türkülerin havasından eşsiz güzellikleri algılayacaksınız. Gözünü kapayanların bilmediği duyguları yaşayacaksınız. Ben öyle günlerde de sesleneceğim size. O büyük şairinizin dediği gibi, henüz yaşamadığımız en güzel günlerde…
Görüşmek üzere sevgili arkadaş.

