HUZUR KAÇIRAN DÜŞÜNCE

MUAZZEZ USLU AVCI

Huzur Kaçıran Düşünce

Felsefe, bize vaat edilen o sahte huzurun üzerini çizer. Çünkü huzur, uyuşturulmuş bir zihnin sığınağıdır; düşünce ise doğası gereği huzursuz eder. O çocuksu “Ama neden?” sorusunu sormaya devam ettiğimiz sürece ne algoritmalar arzularımızı tam olarak yönetebilir ne de ofis koridorları zihnimizi hapsedebilir. Huzuru kaçıralım; çünkü hayat, tam da o rahatsızlığın başladığı yerde filizlenir.

MUAZZEZ USLU AVCI

Felsefeyi hep farklı kılıflarla gördük: Varlığın kapısını aralayan bir anahtar, erdemli yaşamın yol haritası ya da bilginin harcı… Oysa bugün tüm bu büyük tanımlardan sıyrılıp daha yalın bir ihtiyaca yanıt veriyor: Çağın uyuşukluğuna karşı bir silkiniş imkânı.

Günümüzün iki ana çıkmazı var: Her şeyin içini boşaltan nihilizm ve sınır tanımayan iktidar arzusu. Biri insanı kendi varlığına yabancılaştırıyor, diğeri ise onu başkalarının hayatında bir tahakküm aracına dönüştürüyor. İkisi de insanı kendi doğasından koparan birer konfor alanı aslında. Ne kadar çok kaydırdığımız o ekranlar, ne kadar çok beğeni topladığımız o gönderiler, aslında bir hiçlik duygusunu örtmek için yokmuş gibi yaptığımız çabalar değil mi? Peki, ya iş yerinde her sabah sessizce yutmak zorunda kaldığımız o cümleler, o “senin yerini dolduracak on kişi var” tehdidi? İktidarın en sıradan hali, bir ofis koridorunda bile başlıyor. O koridorda yürürken hissettiğimiz o ağırlık, aslında Marx’ın “yabancılaşmış emek” dediği şeyin ta kendisi: Emeğimiz bize ait değil, ürün elimizden kayıp gidiyor, bir başkasının servetine dönüşüyor. Ve biz bunu “iş” diye adlandırarak normalleştiriyoruz.

Felsefe tam burada sahneye çıkar. Nietzsche’nin çekiçle felsefe yapma çağrısını ve Sokrates’in o meşhur “at sineği” benzetmesini hatırlayın: Uyuşuk bir hayvanı ısırarak ayağa kaldıran, canını acıtarak uyandıran bir böcek. Felsefenin yaptığı da tam olarak bu; sarsar, rahatsız eder, sığınılan ezberleri çatlatır. Bir arkadaş sohbetinde “Ya aslında hep böyle miydi?” dediğiniz o anı hatırlayın. Ya da bir metin okurken içinizde kopan o sessiz fırtınayı. İşte o an, sinek sizi ısırdı. Isırığın can yakması önemli değildir, asıl mesele bünyeyi yeniden harekete geçirmesidir. Bu hareket, yalnızca zihinsel değil, aynı zamanda pratiktir. Çünkü Marx’ın o meşhur uyarısında olduğu gibi; filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli şekillerde yorumlamışlardır, oysa asıl mesele onu değiştirmektir.

Bu sarsıntı zihne bir tür direnç kazandırır. Sahte kesinliklerin, kibirle beslenen cehaletin ve ezbere benimsenen dogmaların üzerinde gezindikçe insanı şüphe duymaya zorlar. Böylece zihin, hazır düşünce kalıplarına karşı kendi savunmasını geliştirir. Tıpkı mahalle bakkalıyla süpermarket zinciri arasındaki fark gibi: İlkinde soru sorarsın, insanla muhatap olursun; ikincisinde raftan çekip aldığın barkodlu bir nesneyle baş başasındır. Süpermarkette nesneyle ve arkasındaki emekle ilişkin kesilmiştir. Oysa bugün ihtiyaçlarımızı bile biz belirlemiyoruz. Reklamlar, algoritmalar, trendler bize neyi arzulayacağımızı söylüyor. Marx’ın “meta fetişizmi” dediği şey tam da bu: Nesnelerin ardındaki insan elini, emeği ve toplumsal ilişkiyi göremez hale geliyoruz. Felsefe ise o barkodun arkasındaki perdeyi aralamaya çalışır.

Bu hal, sadece bireysel bir zihin egzersizinden ibaret kalmaz; toplumsal bir karşılık da bulur. Gramsci’nin “karşı-hegemonya” dediği zemin tam olarak burasıdır. Egemen sistemler insanı edilgen bir tüketiciye dönüştürürken, felsefe bu görünmez duvarların neresinden çökertilebileceğini gösterir. Sadece eleştirmekle kalmaz, alternatif bir hayatın ve kültürün provasını yapar. Üniversite koridorlarında duyduğum “Bunlar boş işler, sen mühendis ol” cümleleri, ya da akşam yemeklerinde masada konuşulmayan siyaset… İşte felsefe o konuşulmayanı konuşulur kılar. Gramsci’nin hapishane notlarını yazdığı koşullar belki fiziken uzağımızda, ama zihnimizdeki o dar koridorlar hâlâ aynı. Ve bu koridorlardan çıkmanın yolu, Gramsci’nin “organik aydın” dediği kişilerden geçer: Sadece kitaplarda değil, fabrikalarda, mahallelerde, sokakta üretilen düşünce. Felsefe, kürsüden inip hayatın içine karıştığında gerçek anlamını bulur.

Kalıplaşmış söylemlerin dışına çıkılmadıkça gerçek bir özgürleşmeden söz edilemez. Felsefe kavramlar arasında soyut bir gezinme değil; hayatı anlamlandırma ve dönüştürme eylemidir. Edebiyat duyguyu yakalar, siyaset mekanizmayı inceler, sanat duyulara seslenir; felsefe ise tüm bunların ardındaki meşruiyeti ve hakikati sorgular. Tıpkı bir çocuğun “Ama neden?” sorusunda saklı olan o saf ve yılmaz ısrar gibi. Felsefe de büyümüş halidir o sorunun. Ama büyüyünce o soruyu sormaktan vazgeçmeyenler, işte onlar Marx’ın “praksis” dediği şeyi yaşayanlardır: Düşünen ve eyleyen, sorgulayan ve direnen, anlayan ve değiştiren.

Felsefe, bize vaat edilen o sahte huzurun üzerini çizer. Çünkü huzur, uyuşturulmuş bir zihnin sığınağıdır; düşünce ise doğası gereği huzursuz eder. O çocuksu “Ama neden?” sorusunu sormaya devam ettiğimiz sürece ne algoritmalar arzularımızı tam olarak yönetebilir ne de ofis koridorları zihnimizi hapsedebilir. Huzuru kaçıralım; çünkü hayat, tam da o rahatsızlığın başladığı yerde filizlenir.