ÇİĞDEM SEZER
“DÜNYANIN KÜLÜ” ÜZERİNE DÜŞÜNMEK
“Sürgülü ankastre aspiratörü
ŞEREF BİLSEL
Aşağıda olup bitenlerin sesini ve kokusunu
Yukarıya çekiyor, Allah gibi bir şey ama plastik olur”
(“Taşındık Sokak” adlı şiirden, sf.36)
“Dünyanın Külü” üzerine düşünmek-yazmak isterken, neden bu şiiri seçtiğimi doğrusu tam olarak söyleyemem; en azından, henüz yazının başındayken. Yazarken-okurken yanıtı bulmaya çalışacağım.

Şeref Bilsel’i “Mağmada Kış Mevsimi” ile tanıdım; Yas Tutan Ağaç’la, Karada’yla, Yalınayak’la en çok… Lirik, gelenekten yararlanan, Doğu’ya ait olanı dışlamayan şiirler… Kitabın beni çok çeken yanı da bazı genç şairlerin şiirlerinde gördüğüm ve zaman zaman “eyvah” dediğim o “kusursuz inşa” nın dışında olmasıydı.
Kastımı azıcık açmak gerekirse; bazı genç şair arkadaşların ilk kitaplarını okuduğumda gördüğüm “usta”lık doğrusu beni ürkütüyor. Bu kadar “erken ustalık”la (ama köksüz), bu kadar “kusursuz olma gayreti”yle çıkılan yolculuğun güzergâhının ne olabileceğini düşünüyorum kaygıyla. Hani neredeyse dünyada artık onları şaşırtacak hiçbir şey kalmamış gibi! Dağların doruklarına yağan ve eriyemeyen karı hatırlatıyorlar bana bu “erken usta”lıklarıyla; doğrudan zirveye yağmanın, orada (olduğu yerde) kalmanın talihsizliğini bir de. Şiirin varılacak-durulacak bir yer değil, bir yol, bir yolculuk olduğuna inananlardanım çünkü.
Şeref Bilsel şiirleri bunların dışında bir yerdeydi; doğrudan zirveye yağmaktansa yolun, yolculuğun tozunu toprağını üstlenerek yürümeyi seçenlerden. Bu toz-topraktır ki hatırlatır insan olduğumuzu, kusurlu yanlarımızı… Hayatın kusursuz olamadığı yerde şiirin kusursuzunu aramak! Benim şiirden anladığım -herkesin anladığı kendine- bu değildir. Şairiyle yaşayan şiirleri seviyorum ben; içinde o yaşamın hikâyesini de barındıran şiirleri. Önemli olan, “hikâye”nin aslıyla ne denli örtüştüğü değil bize ait olmayan bir zamanı ne kadar “bizim” kılabildiğidir. Ölümün az ötede bir yerde beklediğini bilirken, az şey midir bu! Şeref Bilsel’in şiirlerini sevme nedenlerimin başında sanırım bu geliyor. Hoş, sevgiye gerekçe aramak beyhudedir, bilirim; ama söz almak, gerekçe aramayı da zorunlu kılıyor. Başta bunun için demiştim, yazarken yanıtı bulmaya çalışacağımı.
“Mağmada Kış Mevsimi”yle dünyama giren Şeref Bilsel şiirini izlemeye-okumaya devam ettim. “Mecnûn Dalı” ve “Dünyanın Külü” geldi sırasıyla. Son kitap, daha adıyla ilgimi çekmişti: Dünyanın Külü…“Dünya”yla benim de derdim vardı çünkü ve uzun zamandır didişip duruyorduk. Denilebilir ki şair kişinin elbet dünyayla bir derdi olmalı! Öyledir öyle olmasına ama bazen bu dert öyle dallanıp budaklanır ki gelip bir kitabınıza ad bile olur: Kitaplarımdan birinin adının “Dünya Tutulması” olduğu düşünülürse…
Dünya sözcüğü, kitabın adı ve aynı adlı şiirin başlığı dışında 17 kez geçiyor şiirlerde:
-dünya denen ırmağa akanı (sf.10)
-dünya toplanıp giderken (sf.15)
-gördüm annemin hazırladığı dünyayı (sf.15)
-hüzünlü bir ağaçtan yontulmuş sandalın /dünyaya doğru salınışını (sf.16)
-ey sevgili dünya/başka ne yapalım açılsın diye için (sf.16)
-dünya bir daha dönmeyecek biliyoruz (sf.17)
-dünya denen lügâttan (sf.18)
-dünyayı yakından görmüş bu kalem (sf.23)
-dünyanın külü ağzımda soğumaya giderken (sf.24)
-dünyanın ardından dökülen anne sesleri (sf.28)
-telaşla bakıyorlar dünyaya (sf.41)
-ve onların hatrınadır dönüşü dünyanın (sf.41)
-geceyi hançer gibi belinde taşıyan kadınların/saçlarından tutup dünyaya indiler (sf.42)
-dünyaya başlıyorsun! (sf.45, 46, 47)
-biz dünya diyoruz
o oyun diyor (sf.49)
-su inmez kerbela biraz üvey dünya (sf.61)
-bunu mu diyecektin sevgili içim/de o vakit, dünya budur (sf. 69)
Dünya sözcüğü bir kez da bir alıntı türküde geçiyor : “dünya gözümde Kerbela’dır”
Bunlar, içinde “dünya” sözcüğünün geçtiği dizeler; ama, sözcük olarak değilse de kavrayış olarak “dünya”yı imleyen dizeler de var ki belki de asıl buralarda aramalı Şeref Bilsel’in “dünyada olma hali”ni: “Biz buraya yersiz olalım diye geldik” (sf.26)…
“Bura” dediğidir dünya; biraz evdir, biraz oğul ve onlara-onlardan açılan pencere, uzayan balkon…
Şiirin, “dünyada olma haline bir itiraz” olduğu bilinir, yeni bir şey söylemez bize bu söz; ama bu itirazı dillendirirken kullandığımız sözcükler ve o sözcüklerin birbirleriyle ilişki biçimi, duygusal- düşünsel olarak durduğumuz (ya da duramadığımız) yeri de imler. Şeref Bilsel’in durduğu-duramadığı-sığamadığı o yerde kulağımıza bazen doğrudan bazen de alttan alta bir ses gelir ki o, binlerce yıldır insanın varoluş mücadelesine tanıklık eden bu toprakların müziğidir.
Bazen evi dünyaya açar şiirleriyle bazen de dünyayı eve:
“Evlerin bir sessiz değirmen olduğu” (sf.17) dur bu; o değirmende öğütülen hayatların-dünyaların şarkısıdır dillendirilen. “Kadınların er niyetine avlularda doğrulduğu” (sf.17) evlerdir bunlar. “Geceyi hançer gibi belinde taşıyan kadınların/ saçlarından tutup dünyaya in”en (sf.42) oğulların büyütüldüğü evlerdir…
Çekirdekten bakmak dünyaya ve dünyadan çekirdeğe sözcüklerle yol açmak. Bu gel-gitlerle “resmedilir” dünya denen “hane”, “ev”…
Yaşadığımız çağa “görsellik çağı” dediğimizde hiç de abatmış sayılmayız: Neredeyse “göstermek”için yaşıyor, sahip oluyoruz. Eğer fotoğrafını çekip bir sosyal paylaşım ağında paylaşmamışsak, yaşadığımız(!) her neyse, yaşamamış gibi oluyoruz. Sözün değersizleştirilip (kuşkusuz bu değersizleştirmenin tek biçimi bu değildir) yaşamın “gösterme” ye dönüştüğü günümüzde, Dünyanın Külü, böyle bir görsellik kaygısı taşımamaktadır elbette; onun derdi sözcüklerle görünür kılmaktır içte-derinde olanı, toz içinde kalanı, değirmende öğütülüp un olanın ilk halini… “Resmetmek”ten kastım budur. “Geceyi hançer gibi belinde taşıyan kadınların/saçlarından tutup dünyaya in”mek der ve biz o kadını, geceyi, hançerin hem korkutan hem koruma(!) vaat eden iki yüzünün sıcaklığını-soğukluğunu duyumsarız. Ve daha nice duygu ve düşünceyi. Öte yandan da bir “resim-tablo” gibi “görür”üz tüm bunları.
Dünyanın Külü’nde söz, us’u dışlamazken, mitosu da barındırır içinde ve bu birliktelik bizi yalın ama bir o kadar da derindekini işaret eden şiire götürür. “İyi misin?” (sf.19) adlı şiir buna en güzel örneklerden biri olsa gerek; hiçbir olağanüstülüğü olmayan, üstelik çok kullanılmış sözcüklerle-kavramlarla kurulu bu şiir, alıp götürür bizi sevgilinin durduğu obaya ve şiire denk düşen o zamanı bizim kılar. Alttan alta varlığını duyumsatan müzik birazcık yükselir ve aşk denen “bela”nın (belki de olanağın) tam da ortasında buluruz kendimizi. Sözün değersizleştirip yaşamanın görselliğe indirgendiği bir çağda okura bu duyguyu aktarabilmek, azımsanamayacak bir kazanımdır şiirimiz adına. Günümüzün yaşam algısını-biçimini yansıttığı düşünülen-öyle olduğu söylenip yazılan şiirler var. Bunların şairleri… Çoğu zaman argoya ve dilin-sözün deformasyonuna yaslanan, bundan başka da çağrışımları ol(a)mayan şiirler bunlar. Onlardan sonra “İyi misin?”i, “Değil”i (32), “Demin”i (sf.63) okumak iyi geliyor doğrusu.
“çekildi yakınlığın işlek hançerleri
ömrüm/ bana benzemeyenlerin sesinde kaldı”
Bunlar, “Taşındık Sokak”ın son dizeleri. Maddi bir taşınmadır görünüşte anlatılan; koliler, denkler yapılmış besbelli. Mukavva kutular alınıp doldurulmuş bir güzel: şu ikisi burada geçen ilk yılın, karşıdakiler üçüncü, beridekiler beşinci…yılın özetini içerir diye de okuyabiliriz bu taşınmaları. Mukavva kutunun içi bunu derken bize, dışı da toplumun yıllarını hikâye eder; sinayi atılımları, Eti Krakerler, Cumhuriyet Sucukları… Anlatılan “orta halli bir hayat”ın taşınmasıdır kuşkusuz. Aksi halde profesyonel bir taşıma şirketi siz elinizi değdirmeden alıp götürür “evi”inizi dünyanın öbür ucuna kadar. İyi ama varsıllar hiç mi değer vermezler yaşanmışlıklara? “Bir teki kayıp mor terlik”ler anlamsız mıdır onlar için? Şiirin işgüzarlığı işte; aklımda onlarca soru… Yeri mi değil mi bilmem ama bir zaman bazı şair arkadaşlar konuşurken gelmişti kulağıma; lirik şiirin eskiliğinden, artık başka bir şiir yazıldığından söz ediyorlardı. Ben böyle büyük lâflar etmekten korkarım. Hatta dinlemek bile korkutur beni. Yeni, modern, çağı yakalayan…vs. Şiirin daha yolun başında saptanmış bu ve benzeri amaçlar-hedeflerle yazılabilecek bir şey olduğuna zerre inanmış olsaydım, tek dize yazamazdım. Neyse ki arada Taşındık Sokak’ı da yazıyor birileri ve hayatımızın hâlâ çürümemiş, çürütülememiş bir yanı kaldığına inancım tazeleniyor. Şiirdeki ikinci taşınmak hali, aidiyet duygusuyla ilgilidir kuşkusuz; dünyada olmakla, bir evde olmakla, bir işte, bir aciliyette, bir gereklilik peşinde… Ya da “balkondan atlayıp on yıl sonra yere düşen uyutulmuş rüzgârlar”da…
İnsan olmanın temel çelişkilerinden biri “vahşi” (ilkel değil) doğasından sıyrılmak zorunda olması. Toplumsal yaşam bizi buna zorunlu kılar. Ne kadar “marjinal” olursanız olun, sonuçta kurallardan büsbütün bağımsız olamazsınız. Hele bizim gibi arada derede kalmış toplumlarda bu bağlar daha da sarıp sarmalar bireyi. İçten gelen özgürlük dalgasına karşın, dışarının kalın, geçit vermez duvarları… Aile, çocuklar, sorumluluklar, geçim derdi… İçi içine sığmayan ama dışarı taşamayan hayatlar! Şeref Bilsel şiiri naif, abartısız, inandırıcı bir dille duyumsatır bize bu hayatları. Taşındık Sokak, bu hayatların bir izdüşümüdür de. . “Evler gibi. Bazılarından zar sesi gelir sadece, bazılarından nar... der, bir söyleşisinde Şeref Bilsel. Öyle diyorum ben de: “Evler gibi.” Ev, yüklediği bütün sorumluluklara, özgürlüğe getirdiği kısıtlamalara karşın, bize, düşünme ve düş kurma olanağı da sağlar. Hep söylendiği gibi, mutsuzlukta yazılmaz aslında şiir; o, mutluluk ya da mutsuzluk dediğimiz anların dışında kalan zamanlarda yazdırır kendini. Her iki durumda da şair birey an’la öylesine doludur ki şiirin gereksindiği derinleşme halinden yoksun kalacaktır ister istemez. Evse, zaman zaman mutluluk ve mutsuzluğun da yaşandığı ve bunun dışındaki zamanlarda bize düşünecek, derinleşecek, sıkılacak “boşluk”lar bırakan yerdir. Bu “boşluk”lardan çıkarır şiiri şair. Bu, şiirin eve bağlı olduğu anlamına gelmez, kuşkusuz. Şeref Bilsel şiirlerinde de görüleceği gibi şairin dışarıyla düşünsel-duygusal bağıdır ev; başta, evden bakmak dünyaya, derken kastım buydu biraz da.
“Taşındık Sokak” , bütün bu yazdıklarımın toplamı diye de okunabilir (mi?).
Bu şiirin baştan beri beni çeken başka bir yanı var; girişte alıntıladım dizelerde saklı bu:
“Sürgülü ankastre aspiratörü
Aşağıda olup bitenlerin sesini ve kokusunu
Yukarıya çekiyor, Allah gibi bir şey …”
Gelenekten yararlanmanın günden uzağa düşmek anlamına gelmediğinin işareti olarak okudum bu dizeleri. Şeref Bilsel, eşyayı, nesneleri kişiselleştiriyor şiirinde ama bu eşyalar daha çok geleneğe, geleneksel yaşam biçimine ait eşyalar oluyor. Buradaysa “sürgülü ankastre aspiratör”, modernizmin simgesi olarak çıkıyor karşımıza. Evde olup biten her şeyi, sesleri ve kokuyu yukarıya çeken, Allah gibi bir şey! Gecekondu pencerelerinden çıkıp birbirine eklenen sesler, kokular, artık Allah gibi bir şeyle, ankastre aspiratörle alıp götürülmektedir uzayın derinliklerine. Modern dünya düzeni, yalnız insanları değil sesleri ve kokuları da ayrıştırmıştır.
Gözümüz aydındır artık: İnsan modern ve yalnız bir “şey”dir!
İyi ki şiir vardır ve birileri yazmayı sürdürdükçe bu, insanın da var olduğu anlamına gelecektir. “Şey”leşmeye karşı en büyük itirazdır şiir.
Bu yazı boyunca hep bir kaygıyı taşıdım içimde: ne söyleyecektim başka kimsenin söyleyemeyeceği? Şeref Bilsel şiirinin poetikası nedir, diye sorsa birileri, yanıtım olabilecek miydi? Ama dedim ya, şiir söz konusu olduğunda bu tür sorular korkutur beni. Bu korkunun bilmemekle mi ilgili olduğunu düşünür, kendime kızar, ardından da, kalple bilmektir şiir, derim. Kalbime sorarım ben de, nedir Şeref Bilsel şiirinin poetikası? Hayata, insana dair onlarca soruyu kışkırtan bir kıpırdanma, dalgalanma duyarım damarlarımda. O vakit bir kez daha inanırım poetikasının hayat olduğuna; dar kapılar, kalabalık ve gürültülü yollar, sıkışık zamanlar, sonsuzluğu tatma ve ait olma ikilemi, gel gitler… Bunlardır, Şeref Bilsel şiirinin bana söyledikleri. İnsanın en temel varoluş sorunsallarından biri; özgürleşme isteği ve ait olma ihtiyacı! Bizi – önce şairi- kuşatan dünyanın kalıplarına sığmamak; bu sığamamayı son derece yalın, derin ve içerden gelen bir müzik eşliğinde sunmak…
Bu yazının ortaya çıktığı günlerde -bir rastlantıyla mı yoksa bilinçaltının çağrısıyla mı bilmiyorum ama- Cesare Pavese’in “Yaşama Uğraşı”,* kitaplığın rafından pat diye önüme düştü. Yazının girişinde söz ettiğim “erken ustalık”ın (Bu “usta”lıkta bir ironi olduğu kuşkusuz) verdiği rahatsızlığı onaylıyor ve şöyle diyordu Pavese: “…gerçek şaşkınlık bellekten doğar, yenilikten değil”. Bellek; unutma, hatırlama, yaşantıyı içselleştirme ve elbette “hatıra”… Şeyleri ilk kez görmenin kendisini ancak sevindirebileceğini, yeni bir anlam verebilmek için onları bir kez daha görmek gerektiğini de ekler Pavese: “Ancak bir geçmişimiz olduğu zaman yaratıcı oluruz.” Demem o ki; dünyada “yeni”yseniz, ona yeni bir anlam (hele şiirle) vermeniz olanaksızdır. Elbet ikinci kez dünyayı görme şansımız yoktur (en azından şimdiki bilgimizle böyle bu) ama dünyayı dünya yapan “şey”leri yeniden görme, bilme olasılığımız vardır hep. Ancak o zaman o “şey”ler bir yaşantının yükünü de üstlenerek eklenirler bilincimize ve elbette şiire. Bu satırları “gençler şiir yazamaz” diye okumak niyetindeyseniz vazgeçin. Demek istediğim, genç bir insanın matematik dehası olması gibi, kusursuz bir şiir ustası olamayacağıdır (“Usta”lık görecelidir elbet, beğeniler de. Ama bize bunu gösteren işaretler de şiirin içindedir, biliriz). Zekâ, şiir için gerekli en önemli unsurlardan biri olsa da durum budur. Zekâya belleğin kıvrımlarındaki ince ayrıntılar, yaşanmışlıklar eklenmedikçe, ortaya çıkan yapı “kusursuz” ama aynı zamanda “ruhsuz” “köksüz” bir örnek olmaktan öte gidemeyecektir.
“Gerçekçiliğin yaşantı zenginliği ile Simgeciliğin duygu derinliğini istiyoruz” der, Pavese. Ve sürdürür: “Her türlü sanat, iki karşıtın arasındaki denge sorunudur.” Şeref Bilsel şiiri, bu dengeyi “sorun” olmaktan çıkarmış, kökleriyle gerçeğe, dallarıyla düş dünyasına sımsıkı bağlı bir şiir.
*Cesare Pavese alıntıları, okura değil, kendime “kanıt” olarak eklenmiştir yazıya.
