ELİF KAYMAZLI
Albert Camus – Veba
Kayıtsızlığa başkaldırıdır yaşamak
Can Yayınları tarafından yayımlanan ve Fransızca aslından Nedret Tanyolaç Öztokat tarafından dilimize kazandırılan bu eser, Albert Camus’nün düşünce dünyasını roman aracılığıyla ortaya koyduğu en temel yapıtlarından biridir. Veba, insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini, dünyaya ve kendine yabancılaşmasını, kötülük karşısındaki sessizliğini ve bütün bunlara rağmen yaşamı seçerek başkaldırmasını anlatır.

Veba’yı okurken insanın yalnızca biyolojik bir hastalıkla değil, kendi çıplak varoluşuyla karşı karşıya kaldığını düşündüm. Bazı kitaplar dışarıdaki bir kenti resmeder, bazıları ise insanın içindeki şehri anlatır.
Albert Camus’nün Veba romanı, ilk bakışta Cezayir’in Oran şehrini kuşatan bir salgının hikayesi gibi görünse de aslında insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini, yalnızlığını, korkusunu ve bütün bunlara rağmen yaşamı seçme iradesini işler. Şehrin kapıları kapandığında ve insanlar dış dünyadan koparıldığında başlayan yalnızlaşma, aslında modern insanın kendi içine hapsoluşunun, yani bir tür “ortak sürgünlüğün” tablosudur. Camus, bir şehri veba ile kuşatırken aslında insanın içindeki başka bir salgını gösterir bize: kayıtsızlığı ve alışkanlıkların körelticiliğini.
Oran’da insanlar önce olan bitene inanmak istemezler. Çünkü insan, hayatının kurulu düzeninin bozulmasını istemez, her gün aynı rutinleri tekrarlamaya, yarını kaygısızca planlamaya ve hayatın sonsuza dek bu tekdüzelikte akıp gideceğine inanmaya ihtiyaç duyar. Ölümün kapının önünde beklediğini bilmek, insanın kurduğu bütün güvenli dünyayı bir anda anlamsızlaştırır ve onu dehşete teslim eder. Oysa veba geldiğinde herkes aynı çıplak gerçekle yüzleşir. İnsan, geleceğe dair ne kadar kusursuz plan yaparsa yapsın, doğanın ve ölümün karşısında aciz bir varlıktır.
Camus’nun ‘Sisifos Söyleni’nde sorduğu o meşhur yaşam ve intihar arasındaki soru, Veba’da başka bir biçimde karşımıza çıkar. Orada insan, evrenin sessizliği ve yaşamın saçmalığı (absürt) karşısında ne yapacağını sorgularken, burada ölümün, acının ve toplumsal felaketin ortasında nasıl yaşayacağını ve diğer insanlarla nasıl bağ kuracağını sorgular.
Bu durum Camus’nun edebiyatındaki o büyük dönüşümü de fısıldar bize. ‘Yabancı’ romanının kahramanı Meursault, evrenin anlamsızlığına kendi içsel kayıtsızlığıyla karşılık veren, her şeye “fark etmez” diyerek bakan edilgen bir yabancıdır. Oysa ‘Veba’da Camus, Meursault’nun o soğuk ve bireysel kayıtsızlığını aşar ve insanı tek başına saçmanın karşısında duran bir yabancı olmaktan çıkarıp, ortak felakete karşı yan yana gelen bir dayanışmanın parçası yapar. Meursault’nun “hiçbir şeyin önemi yok” hissiyle teslim olduğu saçmaya, Dr. Rieux “insan kalmanın ve birbirimizin acısına dokunmanın önemi var” diyerek karşı çıkar.
Yaşam saçma olabilir. Dünya insanın anlam arayışına cevap vermeyebilir ve ölüm her an yanı başımızda soluk alıp veriyor olabilir. Peki, bütün bunlara rağmen insan neden mücadele etmeye ve yaşamaya devam eder? Belki de Camus’nün cevabı, Dr. Rieux’nün gösterişsiz direnişinde saklıdır.
Kahramanımız Rieux, dünyayı bütünüyle kurtarabileceğine inandığı için ya da kahramanlık unvanları peşinde koştuğu için mücadele etmez. Vebanın tamamen ortadan kalkacağından da emin değildir. Ölümün karşısında kazanılmış nihai bir zaferin imkânsızlığını da herkesten iyi bilir. Buna rağmen her sabah hastaların yanına gider. Çünkü bazı mücadeleler bir ödül kazanmak için değil, yalnızca “insan kalabilmek” ve görevini dürüstçe yapabilmek için verilir.
Rieux’nün tutumu bana doğrudan Sisifos’u hatırlatır. Sisifos, kayanın dağın zirvesinden yeniden aşağı yuvarlanacağını bildiği hâlde onu her gün aynı sabırla yukarı taşır. Rieux de ölümün her zaman geri döneceğini bilmesine rağmen bıkmadan yaşamın tarafında durur. İkisi de nihai sonucu değiştiremeyeceklerinin farkındadır fakat ikisi de vazgeçmez. Camus’nün “başkaldırı” dediği şey tam olarak burada somutlaşır: Sonucun mutlak bir yenilgi olabileceğini bilerek eylemde bulunmak ve saçmaya teslim olmayı reddetmek.
Fakat Oran’daki sınav yalnızca Rieux’nün omzunda değildir, felaket farklı mizaçtaki insanların ahlakını da test eder. Gazeteci Rambert, ilk başta şehre ait olmadığını düşünerek sevgilisinin yanına kaçmayı dener, kişisel mutluluğunu her şeyin üstünde tutar. Ancak başkalarının felaketi sürerken tek başına mutlu olmanın getireceği utancı fark ettiğinde, kaçmaktan vazgeçip salgınla mücadele ekibine katılır. Rambert’in bu dönüşümü, bireysel mutluluk arayışının kolektif sorumlulukla buluştuğu eşsiz bir andır. Öte yandan Peder Paneloux, başlangıçta vebayı Tanrı’nın günahkârlara verdiği haklı bir ceza olarak vaaz ederken, masum bir çocuğun acı çekerek can verişine tanık olduğunda inancın ezberleri bozulur, çünkü masumiyetin katledildiği bir yerde soyut açıklamalar hükümsüz kalır. Jean Tarrou ise meselenin en derin ahlaki boyutunu dile getirir: Hepimizin içinde farkında olmadan veba mikrobu (kötülük, yargılama, başkasının ölümüne rıza gösterme) taşıdığımızı ve asıl mücadelenin “vebalı olmamak” için insanın kendi karanlığıyla sürekli bir hesaplaşma içinde olması gerektiğini hatırlatır.
Veba, insanın yalnızca yalnızken değil, başkalarının acısıyla karşılaştığında nasıl bir varlığa dönüştüğünü gösterir. Felaket bedenleri çürütürken ruhları da soyar: Kimi inkâr eder, kimi fırsatçılıkla felaketten faydalanır, kimi kendi bencil kurtuluşunun peşine düşer. Kimi ise başkasının yarasını kendi yarası sayarak dayanışmayı seçer. İnsanın asıl değeri ve hakikati tam da bu ayrım çizgisinde belirir.
Bir başkasının acısını gördüğümüzde ne yapıyoruz?
Camus’nün kurgusunda evrenin sessizliği kadar, felaket karşısında insanın takındığı kayıtsızlık da yıkıcıdır. Kötülük karşısında susmak ve kenara çekilmek, kötülüğün yayılmasına ortak olmaktır. Bu nedenle roman, yalnızca biyolojik bir salgın üzerine ele almaz konuyu…Bu roman, insanın tarih, toplum ve diğer varoluşlar karşısındaki etik sorumluluğu üzerine yazılmış bir manifestodur.
İnsan her şeyi değiştiremez. Her hastalığı iyileştiremez, her acıyı yeryüzünden silemez. Ama insan, bir başka insanın elini tutabilir, onun yalnızlığına ortak olabilir ve karanlıkta yan yana durabilir. Belki yaşamın anlamı, gökyüzünden hazır bir cevabın inmesini beklemekte değil; bizim eylemlerimizle, sevgimizle ve dayanışmamızla birbirimizin hayatına anlam katabilmemizde saklıdır.
Camus’u okurken zihnimde yankılanan o temel soruya geri dönüyorum: İnsan, yenileceğini ve öleceğini bildiği hâlde neden yaşamı ve mücadeleyi seçer?
Cevap, insanın kendi varoluşuna duyduğu saygıda gizlidir. Yaşamak yalnızca nefes alıp vermek değildir. Yaşamak, dünyanın bütün anlamsızlığına, haksızlığına ve soğuk kayıtsızlığına rağmen vicdanı ayakta tutabilmektir. Korkuya rağmen adım atabilmek, kaybedeceğini bilse bile başkasının acısına sırtını dönmemektir.
Bu yüzden Veba, sadece geçmişte kalmış bir salgının anlatısı değildir. İnsanın hangi çağda olursa olsun ölüm, baskı ve kötülük karşısında yaşamı ve erdemi seçme mücadelesidir.
Romanın sonunda salgın biter, sokaklar sevinç çığlıklarıyla dolar fakat Dr. Rieux bu neşenin geçici olduğunu bilir. Camus’un uyardığı gibi, veba basili hiçbir zaman bütünüyle ölmez; mobilyalarda, çamaşırlarda ve insanın bencil arzularında uykuya dalar ve günün birinde insanlara felaket getirmek için farelerini yeniden uyanıp ölmeye gönderebilir. Asıl mesele, kötülüğün ya da kayıtsızlığın geri dönüp dönmeyeceği değildir. Asıl mesele şudur: Onlar kapımızı çaldığında biz kim olarak duracağız?
Gerçek başkaldırı şudur ki; ölümü ve saçmayı yok saymak değil, onların kaçınılmazlığını bilerek insanın onurundan ve şefkatinden vazgeçmemesidir.
Çünkü var olmak, kayıtsızlığa karşı direnmektir. Ve insanın bu dünyadaki en soylu başkaldırısı ise her şeyin anlamsız göründüğü bir anda bile başka bir insanın acısını önemsemek, onun elini tutmak ve ne olursa olsun o eli bırakmamaktır.
Nihayetinde her insan, kendi içine kapanmış bir Oran şehridir ve o şehrin kapılarını yalnızca bir başkasına uzatılan eller açabilir. Camus’un bize bıraktığı en sarsıcı miras da tam burada saklıdır: Dünya ne kadar anlamsız, felaketler ne kadar kaçınılmaz olursa olsun, insanın insana verebileceği en büyük cevap teslimiyet değil, eyleme geçmiş bir sevgidir. Veba pusuda bekleyedursun; bizler kayıtsızlığın gölgesine sığınmayı değil, karanlığın ortasında birbirimizin feneri olmayı seçebilmeliyiz. Çünkü insan, ancak başka bir insanın acısına tanıklık edip onun yanında durabildiği ölçüde bu saçma evrene anlam katabilir ve ancak o zaman, gerçekten var olduğunu söyleyebilir.
Sonuç olarak var olmak, kayanın yeniden düşeceğini bilsen bile, bir başka insanın elini bırakmadan o dağa tırmanmaya devam etmektir.
ELİF KAYMAZLI
