MAVİSEL YENER İLE ÇOCUK EDEBİYATI ÖYKÜCÜLÜĞÜ ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Ben edebiyatın çocuğu hayattan korumasından çok, hayata bakarken ona eşlik etmesini önemsiyorum. İyi öykü, dünyanın pürüzlerini zımparalamaz; okurun eline o pürüzlere dokunabileceği bir duyarlık verir. Yeni kuşağın en büyük imkânı da belki burada: Çocuklara daha çok şey söylemekte değil, onların görüp bizim gözden kaçırdığımız dünyayı fark edebilmekte. Çünkü edebiyat, herkesin baktığı yere başka bir gözle bakabildiği sürece yenidir.
MAVİSEL YENER
Çocuklar için öykü yazmak ile yetişkinler için öykü yazmak arasındaki asıl fark sizce nerede başlıyor? Dilin sadeliğinde mi, dünyaya bakışta mı, yoksa yazarın okur karşısındaki sorumluluğunda mı? Çocuk okura yazarken edebiyatın sınırları değişiyor mu?
Mavisel Yener: Asıl fark, çocuk okur karşısındaki sorumluluğumuzda başlıyor. Çünkü çocuk için yazarken yalnızca iyi bir hikâye anlatmak yetmiyor; ona nasıl baktığımız, hangi dili seçtiğimiz, neyi nasıl söylediğimiz de büyük önem taşıyor. Çocuklar için yazmak, dili sadeleştirmek değildir; sözü berraklaştırmaktır. Çocuğun merakını yönetmek değil, onu çoğaltmak; ona dünyanın tek bir açıklamasını sunmak değil, başka ihtimallerin de varlığını hissettirmek gerekir.
Çocuk edebiyatında sınırların daraldığını değil, tam tersine genişlediğini düşünüyorum. Çünkü çocuk edebiyatında gerçekle düş aynı masaya oturabilir. Bir taş konuşabilir, bir gölge sır saklayabilir, küçücük bir ayrıntı kocaman bir evrene dönüşebilir. Çocuğa her şey anlatılabilir. Mesele, neyi anlattığımızdan çok, nasıl anlattığımızdır. İyi edebiyatın yaşı yoktur; yalnızca iyi okurları vardır.

Çocuk öykülerinde yetişkin dünyasının çocuğa sürekli bir şey öğretme arzusu zaman zaman edebiyatın önüne geçebiliyor. Sizce bir öykü ne zaman edebî metin olmaktan çıkıp “mesaj taşıyan” bir metne dönüşür? Çocuk edebiyatında sezdirme ile öğretme arasındaki sınırı nasıl kuruyorsunuz?
Mavisel Yener: Bir yazar olarak, çocuğa bir şey öğretmek için değil, onunla birlikte bir şeyi yeniden düşünmek için yazıyorum. Çünkü edebiyatın görevi doğru cevabı vermek değil, insanın içine bir soru bırakmaktır.
Bir öykü, mesajını görünür kılmak için hikâyesini geri çekmeye başladığı anda edebiyattan uzaklaşır. Karakterler düşüncenin taşıyıcısına, olaylar da bir dersin aracına dönüşürse artık karşımızda yaşayan bir metin değil, yönlendiren bir metin vardır. Oysa edebiyatın gücü, söylediğinde değil, okurun içinde uyandırdığındadır.
Çocuk okur da kendisine ne düşünmesi gerektiğinin söylenmesini değil, düşüncesinin metnin içinde özgürce hareket edebilmesini hak eder. Ben sezdirme ile öğretme arasındaki sınırı tam burada kuruyorum. Öğretmek çoğu zaman sonuca varır; sezdirmek ise yolu açık bırakır. Belki de çocuk edebiyatında en büyük sorumluluğumuz budur: Çocuğun zihnini doldurmak değil, zihninde boşluk bırakabilmek. Çünkü bazen iyi bir öykünün bıraktığı en değerli şey bir cevap değil, yıllarca insanın içinde yaşamaya devam eden bir sorudur.
Bugünün çocukları ekran, oyun, video ve sosyal medya gibi çok hızlı anlatı biçimlerinin içinde büyüyor. Bu yeni dikkat ve algı biçimi çocuk öyküsünü de değiştiriyor mu? Günümüz öykücüsü çocuğun hızına mı yaklaşmalı, yoksa edebiyat tam tersine ona yavaşlayabileceği bir alan mı açmalı?
Mavisel Yener: Ben bugünün çocuğunun hızını görmezden gelemem; çünkü yazar, çağının dışında yazamaz. Çocuğun dünyasında ekranlar, oyunlar, kısa videolar, sürekli değişen görüntüler var. Bunların hepsi onun algısını, ritmini, hatta merak etme biçimini değiştiriyor. Ama ben edebiyatın bu hızla yarışması gerektiğini düşünmüyorum. Çünkü edebiyatın gücü hızında değil, derinliğindedir.
Öykü elbette çağın ritmini duymalı; daha canlı, daha yoğun, gereksiz ayrıntılardan arınmış olabilir. Ama yalnızca çocuğun dikkatini yakalamaya çalışan bir metin, bir süre sonra ekranın başka bir biçimine dönüşür. Oysa edebiyat, çocuğa durabileceği, düşünebileceği, hayal kurabileceği bir iç alan açabilir.
Çocuklar ve gençler için yazan biri olarak onların hızına yetişmeye çalışmaktan çok, meraklarına yetişmeye çalışıyorum. Çünkü hız değişir, araçlar değişir, ekranlar değişir; ama insanın hikâyeye duyduğu ihtiyaç değişmez. Çocuk hâlâ şaşırmak, korkmak, gülmek, kendini bir kahramanın yerine koymak, bilinmeyen bir kapının ardını merak etmek istiyor.
Belki de bugün edebiyatın en önemli işlevlerinden biri tam olarak budur: Dünyanın sürekli “hadi, daha hızlı” dediği bir çocuğa, bir öykünün içinden usulca “burada biraz kalabilirsin” diyebilmek. Çünkü bazen bir çocuğa verebileceğimiz en büyük armağan, dikkatini çekmek değil; dikkatini bir yerde uzun süre tutabilecek kadar güzel bir dünya kurmaktır.

Çocuk edebiyatında yetişkinlerin çocukluk hatıralarıyla bugünün gerçek çocukluğu arasında ciddi bir mesafe olabiliyor. Bir yazar kendi çocukluğunun nostaljisine kapılmadan bugünün çocuğunun dünyasına nasıl yaklaşabilir? Çocuk sesinin sahiciliğini sağlayan şey sizce nedir?
Mavisel Yener: Çocukluk evrensel olabilir ama her kuşağın çocukluğu aynı değildir. Bizim çocukluğumuzun sokakları, oyunları, korkuları başka; bugünün çocuğunun ekranları, dili, yalnızlıkları, merakları başka. Yazarın görevi kendi çocukluğunu bugünün çocuğuna giydirmek değil, onun dünyasına gerçekten kulak verebilmektir. Nostalji bazen çok güzel bir ışık verir; ama o ışık fazla parlarsa bugünün çocuğunu göremezsiniz.
Çocuk sesinin sahiciliğinin, çocuğun ağzından konuşmaya çalışmakla değil, onun dünyasını ciddiye almakla oluştuğunu düşünüyorum. Çocuk gibi konuşmak başka, çocuğun içinden bakabilmek başka bir şeydir. Sahicilik, yetişkin bilgisini biraz geride bırakabilmekten doğar. Yetişkin dünyayı çoğu zaman adlandırılmış, açıklanmış, sınırları çizilmiş bir yer gibi görür; çocuk ise aynı dünyanın içindeki çatlakları, tuhaflıkları ve ihtimalleri fark eder. Yazarın yapması gereken biraz da kendi kesinliklerinden vazgeçip o bakışın yanına yaklaşmaktır.
Bugünün çocuğuna yaklaşmanın yolu da buradan geçiyor: Onu gözlemlemekten, dinlemekten, neye güldüğünü, neye öfkelendiğini, hangi kelimeleri kullandığını ama daha önemlisi hangi sessizliklerin içinde kaldığını fark etmekten…
Gençlik edebiyatında okur artık çocuk değildir ama yetişkin edebiyatının dünyasına da bütünüyle geçmiş sayılmaz. Özellikle öykü söz konusu olduğunda genç okura yazmanın kendine özgü imkânları ve güçlükleri neler? Çocuk öyküsü ile gençlik öyküsü arasındaki kırılma sizce nerede gerçekleşiyor?
Mavisel Yener: Bence kırılma, yaşta değil, soruların ağırlığında gerçekleşiyor. Çocuk öyküsünde dünya daha çok keşfedilecek bir alandır; gençlik öyküsünde ise okur, o dünyanın içinde kendi yerini sorgulamaya başlar. Kimlik, yalnızlık, aidiyet, aşk, gelecek kaygısı gibi meseleler daha görünür olur.
Gençlik edebiyatının en büyük imkânı bu derinliktir; güçlüğü de aynı yerde başlar. Çünkü genç okur, kendisine tepeden konuşulduğunu hemen hisseder. Ona yol göstermekten çok, onunla birlikte belirsizliğin içinde yürümek gerekir. Çocuk öyküsü ile gençlik öyküsü arasındaki asıl kırılma da burada: Çocuk daha çok “Dünya nasıl bir yer?” diye sorar; genç ise bir noktadan sonra “Ben bu dünyanın içinde kimim?” demeye başlar.
Türk çocuk ve gençlik edebiyatının bugünkü öykü birikimine baktığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz? Güçlü olduğumuz ve eksik kaldığımız taraflar neler? Yeni kuşak çocuk ve gençlik öykücülerinin daha cesurca girmesini istediğiniz temalar, anlatım biçimleri ya da hayat alanları var mı?
Mavisel Yener: Bugünkü çocuk ve gençlik öykücülüğüne baktığımda tek bir manzara değil, farklı iklimleri olan canlı bir coğrafya görüyorum. Güçlü yanımız, anlatacak çok hikâyemizin olması kadar, her çocukluğun başka türlü kurulduğunu daha çok fark etmemiz. Her çocuğun dünyaya açılan penceresi de, koşulları da başka; edebiyat bu çoğulluğu gördükçe zenginleşiyor.
Eksik kaldığımız yer ise bazen yetişkinin çocuk adına fazla erken karar vermesi. Hangi konunun ağır, hangi duygunun fazla karanlık, hangi gerçeğin “uygun” olmadığına daha metin doğmadan karar verebiliyoruz. O zaman edebiyat, kendine çizilmiş güvenli bir çitin içinde dolaşmaya başlıyor. Oysa çocukluk steril bir bahçe değil; hayatın ilk kez, çoğu zaman bütün keskinliğiyle duyulduğu yer.
Yeni kuşak öykücülerden beklediğim cesaret yalnızca yeni temalara girmek değil, anlatmanın kendisini de yeniden düşünmek. Parçalanmış zamanı, farklı anlatıcıları, sessizlikleri, görsel dili, dijital dünyanın kurduğu yeni ilişkileri; mizahla hüznü, gerçekle düşü yan yana getiren anlatıları çoğaltmak… Çünkü bazen edebiyatı yenileyen şey yeni bir konu değil, yeni bir bakıştır.
Ben edebiyatın çocuğu hayattan korumasından çok, hayata bakarken ona eşlik etmesini önemsiyorum. İyi öykü, dünyanın pürüzlerini zımparalamaz; okurun eline o pürüzlere dokunabileceği bir duyarlık verir. Yeni kuşağın en büyük imkânı da belki burada: Çocuklara daha çok şey söylemekte değil, onların görüp bizim gözden kaçırdığımız dünyayı fark edebilmekte. Çünkü edebiyat, herkesin baktığı yere başka bir gözle bakabildiği sürece yenidir.
