AKIN KİLİS İLE SÖYLEŞİ

AKIN KİLİS İLE SÖYLEŞİ

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde başlayan eğitim yolculuğunu Avusturya’nın önemli müzik merkezlerinden Graz’da sürdüren Kilis, kısa sayılabilecek bir süre içerisinde uluslararası alanda dikkat çeken başarılara imza attı. Dünya çapında düzenlenen kompozisyon yarışmalarında kazandığı ödüller, Avrupa’nın farklı ülkelerinde seslendirilen eserleri ve çağdaş müzik çevreleriyle kurduğu yoğun ilişki, onu yalnızca Türkiye’de değil uluslararası platformda da izlenen bir besteci hâline getirdi.
Akın’la bir yılı aşkın süredir görüşüyor, müzik, sanat ve edebiyat üzerine uzun sohbetler yapıyoruz. Son dönemde ise benim kaleme aldığım “Anubis’ten Kaçış” adlı metin üzerinden geliştirdiği opera projesini yakından takip etme fırsatı buldum. Bu nedenle bu söyleşi benim için yalnızca bir sanatçı söyleşisi değil, aynı zamanda üretim sürecine tanıklık ettiğim bir dostla yapılan samimi bir sohbet niteliği taşıyor.

Turgut Alp Eroğlu: Sevgili Akın, seni uzun zamandır takip ediyorum. Önce en başa gidelim. Adana’dan, İstanbul’dan, Graz’a uzanan bu yolculuğa bugün baktığında neler hissediyorsun? Seni bugünkü Akın Kilis yapan dönüm noktaları nelerdi?    

Akın Kilis: Tek bir dönüm noktasından bahsedemem ya da tek bir kişiden. Ama beni bugünkü Akın Kilis yapan dönüm noktalarının başında, zorluklara rağmen istediğim şeyi yapma konusunda bana meslek dayatmak yerine beni sevdiğim tarafa yönlendiren ailem gelir.

Hocalarımın ve arkadaşlarımın da çok payı var. Okul bir yana, okuldan öğrenemeyeceğim bazı şeyleri öğrendiğim Istanbul Composers Collective ve beni bazı yarışmalar için gaza destekleyen arkadaşlarım Mithatcan Öcal ile Emir Can Pehlivan var mesela. Eğer kişilerden bahsedeceksek bu liste uzar da uzar.

Kalanını özetlersem; kazandığım yarışmalar, aldığım siparişler, katıldığım festivaller, Almanya/Hamburg’daki ve hâlâ devam etmekte olan Avusturya/Graz’daki akademik serüvenim derim. Graz sonrası yurt dışında birçok festivale, konsere ve yarışma konserlerime daha kolay katılma fırsatım doğdu ve hâliyle sanat çevresinin daha çok içinde yer almaya başladım.

Hayat, gerçekçiliğin de bilincinde olarak, her şeye rağmen inancınızı, inadınızı ve sebatınızı kaybetmediğiniz zaman —emeksiz, salt bir inanç olmamak kaydıyla— zorluklara göğüs germenizi sağlayacak yolları da karşınıza çıkarıyor ya da bizzat siz açıyorsunuz o yolu. Sizin bu içi dolu azminizi gören diğer insanlar da bundan etkileniyor; size saygı duydukları için en azından manevi açıdan elini taşın altına koyuyorlar. Ya da size saygı duymaya başlıyorlar. Kimileri bir süre gülse de eninde sonunda onların da sizi düşündüğüne ve sizin için kaygılandığına tanık olduğunuz oluyor mesela.

Turgut Alp Eroğlu: Müzik hayatına nasıl girdi? Seni besteciliğe çeken şey neydi? İlk kez “Ben besteci olmak istiyorum” dediğin anı hatırlıyor musun?  

Akın Kilis:
Güzel sanatlar lisesinde okuyan ağabeyimin beni hocalarına göstermesi ve değerli hocam İ. Soner Erdem’den piyano dersi almamla başladı.

Daha sonra sekiz yaşındayken “Neden kendi notalarımı çalmıyorum?” dedim. İlk tohum orada atıldı diyebilirim.

Daha sonra Ç.Ü. Devlet Konservatuvarı’nda sevgili hocam G. Can Çoker ile piyano çalıştım ve onun da besteci tarafımla ilgilenmesiyle yeşerdi bu bestecilik tohumu.

Turgut Alp Eroğlu: Şu an çalışmalarını Graz’da sürdürüyor ve yaşamını orada devam ettiriyorsun. Hem Türkiye’yi hem Avrupa’yı yakından gözlemleme şansın oldu. Bugün Türkiye’nin kültür ve sanat ortamını nasıl görüyorsun? Ayrıca Türkiye’deki konservatuvar eğitimi ile Avusturya’daki eğitim arasında seni en çok şaşırtan farklar neler oldu? 

Akın Kilis: İnsanların özellikle merak ettiği bir klasik müzik konseri programında ilk eser çağdaş bir eser olarak seçilirse, dinleyiciler bekledikleri repertuvara geçmeden önce yeni bir eserle de tanışmış oluyorlar. Aslında bu uygulama yavaş yavaş yaygınlaşırsa, çağdaş müzik üreten Türk bestecilerin sesi de daha fazla duyulmaya başlanır diye düşünüyorum. Sanırım şu anda da buna benzer bir süreç yaşanıyor. Türkiye’nin kültür sanat ortamı her geçen gün daha da yeşermeye devam ediyor.  

Ama elbette Avrupa’da bu daha fazla ve yıllardır devam eden birçok festival mevcut. Bir besteci hak ettiğini Türkiye’ye göre kat be kat daha fazla alabiliyor genellikle. 

Türkiye’de -en azından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde, diğer okullar hakkında bir bilgim yok- bir bestecinin armoni ve kontrpuan için aldığı eğitimler Avrupa’daki bazı adı büyük okullardan daha iyi diyebilirim. Bunun sebebini ise, “artık bunlara ihtiyacımız yok” diye düşünen eğitimcilere bağlıyorum. Ne yazık…   

Avusturya’nın/Avrupa’nın ileride olduğu konu ise müziğinizi duymanız. Bestecilik üzerine okuduğum üniversite eğitimimde eserlerimin toplam çalınma sayısı bir elin parmak sayısını geçer ya da geçmez. Ama mesela şu an ben bu sayıya altı ayda ulaşabiliyorum. Diğer olanaklara örnek verecek olursam; kütüphane, festivallere akademi desteğiyle ücretsiz veya kolay erişim, ve tabii ki de güzel konserlere, kendi Avrupa konserlerinize ve meslek ile alakalı tüm  ortamlara kolay erişim…

Turgut Alp Eroğlu: Avrupa’da yeni müziğe verilen destek ile Türkiye’deki destek mekanizmalarını karşılaştırdığında neler söylemek istersin?

Akın Kilis:
Avrupa’da, aldığım herhangi bir siparişi bir proje olarak Avusturya bakanlığına veya oradaki belli kurumlara sunduğumda, bana sanat üretimine vesile olduğum için ek bir destek fonu sağlanıyor ve aldığım bu ek destek, bazen Avrupa’da çalışan bir profesörün maaşını geçebiliyor. Türkiye’de destek mekanizmalarının nasıl çalıştığından, hatta aktif bir şekilde çalışıp çalışmadığından emin değilim. Elbette Türkiye’de umut ettiğim şekilde kültür ve sanat etkinlikleri gelişmeye, orkestralar ve yeni eserlerin icrası artmaya devam ettikçe bu detaylarda — artık ne durumdaysa — bir iyileştirme olacağına inanıyorum.        

Olmazsa da ben desteğin miktarından bağımsız bir şekilde, her şeye rağmen ülkemde eserim çalındığında ayrı bir mutlu oluyorum, bu yazıyı okuyanlara duyurulur diyelim, bu benim için bir onurdur.

Yaklaşan aylarda iki ayrı devlet senfoni orkestramız ile konserlerim olacak. Darısı diğer orkestralarımıza.

Turgut Alp Eroğlu: Son yıllarda peş peşe gelen uluslararası ödüllerle adından sıkça söz ettiriyorsun. Dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen yarışmalarda elde ettiğin başarılar senin için ne ifade ediyor? Bu süreç sana neler kattı?   

Akın Kilis:
Öncelikle teşekkür ederim. Yarışma demek; performans, para ödülü ve itibar artışının bir arada olduğu bir kombinasyon demek. Bir bestecinin, özellikle sipariş almaya başlamadan önceki dönemde, kendini tanıttığı ve bunun maddi ve manevi karşılığını aldığı bir süreç demek. Ama öte yandan, reçete misali hazırlanmış kurallar silsilesi için beste yapmak, belli durumlarda jüriye oynamak zorunda kalmak ve bazen de bir piyango edasıyla şans faktörünün işlemesi gibi tarafları da var. Düşük bir başarı oranı olmasına kanmayın; yeterince inat ederseniz —ve yeterince hak ediyorsanız— aldığınız ufak bir başarının kıvılcımı size inanılmaz bir heyecan veriyor diyebilirim.

Sipariş alan bir besteci, yarışmalara bir nebze daha az ihtiyaç duyabiliyor. Şahsen bana yarışmalar, aslında sipariş alır konuma gelene kadarki süreçte yardım etti. Öte yandan, tüm bestecilerin rüyalarını süsleyen bazı büyük yarışmalara profesör de katılır, öğrenci de.

Yarışma başarılarım ve bununla birlikte eserlerimin icra süreçleri, provalara tanık olarak aldığım kalıcı kararlar ve acil durum değişiklikleri, icracıların müziğime yaklaşma şekli, prova süreçlerinde parçamın ortaya çıkışına tanık olmam ve sağlıklı bir icracı-besteci ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gözlemlemem açısından bana çok şey kattı.   

     
Turgut Alp Eroğlu: Türkiye, Amerika, İtalya, Avusturya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda ve Litvanya’dan birçok topluluk eserlerini icra etti. Öte yandan dünya geleninde çeşitli kurum ve topluluktan eser siparişleri aldın. Bu süreçleri biraz anlatır mısın? Sipariş üzerine üretmek sana nasıl bir özgürlük sağlıyor ya da sorumluluk yüklüyor? Ayrıca “Konçerto Pera”, “Phonemic Reflections”, “Maktul”, “Brancusi”,  ya da diğer eserlerin arasında sende özel bir izi olan var mı?

Akın Kilis: Bu, yavaş bir şekilde inşa edilen bir süreç. Elbette zaman geçtikçe bir nebze kolaylaştı; çünkü tanıştığım müzisyenlerin ve toplulukların sayısı artmaya başladı. Birileri beni tavsiye etmeye başladı. Gerek mail yoluyla gerekse sosyal medya üzerinden talepler geldiği de oldu. Bir arkadaşımın davetiyle katıldığım Ernst von Siemens Seremonisi’nde veya bir konser sonrası sohbette bile eser yazma teklifi aldığım oldu diyebilirim.

Nadiren bizzat kendi girişimlerim de bunda rol oynadı. Elbette sipariş almak için çağdaş klasik müziğin merkezlerine yakın olmak zorunda değilsiniz ama bu yakınlığın gözle görülür bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Günümüzde besteci sayısında büyük bir artış var ve toplulukların, orkestraların ve solo icracıların; tanıdıkları, başkaları tarafından kendilerine tavsiye edilen veya göz önünde olan bestecilere eser siparişi verme ihtimalleri daha yüksek diyebilirim.

Sipariş aldığınızda da elbette belli kısıtlamalar içerisinde oluyorsunuz ama görece daha özgürsünüz. Giacinto Scelsi gibi kendi müzisyenleriniz olmadığı müddetçe aşağı yukarı önceden belirlenmiş enstrüman kadroları için beste yapıyorsunuz. Elbette özel enstrüman değişiklikleri yapabiliyorsunuz. Öte yandan, belirlenmiş bir konsept ya da konu çerçevesinde eserler üretmeniz istenebiliyor. Elbette siz de konuyu seçebiliyorsunuz.

Mesela Konçerto Pera, J. S. Bach’ın 250. doğum yılı kapsamında Brandenburg Konçertoları’nın yeniden yorumlanması üzerine bana Klasik Keyifler tarafından 2021 yılında sipariş edilmiştir; çembalo ve topluluk için bestelenmiştir.

“Phonemic Reflections” adlı eserim, Avusturyalı vokal topluluğu Cantando Admont tarafından 2025 yılında bana sipariş edilmiştir. Bu eser, dünyaca ünlü Rumen heykeltıraş Constantin
Brâncuși’nin “Tanrı gibi yarat, kral gibi yönet, köle gibi çalış.” sözünün dört farklı dile çevrilmesiyle kurgulanan eser, dört bölümden oluşur. Her bölüm yalnızca bir dile ayrılmış olup, bu bölümlerde sırasıyla Japonca, İngilizce, İtalyanca ve Türkçe kullanılmıştır.
Amaç ise bu dillerin kendi müzikalitesini ortaya çıkarmaktır. Bu eserim için topluluk tarafından bana herhangi bir konu önerilmemiştir mesela.

“Maktul” adlı eserimi de Şubat 2023 depremi için, daha doğrusu verdiğimiz kayıpların ardından bestelemiştim. O esnada Graz’daki ilk yılımdı. Hayatıma devam etmeye çalışırken bir yandan aklım Türkiye’deydi. Uzaktan da olsa elimden geleni yapmaya çalışıyordum ve bu bana yeterli gelmiyordu. Ortada kalmışlığın çaresizliği, kayıplara olan isyanım ve öfkem beni bu eseri yazmaya yönlendirdi.

“Brancusi” adlı eserimde de yine Rumen heykeltıraş Constantin Brâncuși’nin mimari anlayışının kendi penceremden bir yansıması üzerine bir eser yazdım. Özellikle “Endless Column” adlı heykelinin genişleyen ve daralan yapısını, enstrümanların azalıp artmasıyla paralel bir şekilde düşünerek bir ses izi oluşturdum. Her eserimin bende ayrı bir yeri vardır; ancak bu eserimi bestelerken, “Phonemic Reflections” adlı vokal topluluğu eserimde olduğu gibi, Constantin Brâncuși’nin “Tanrı gibi yarat, kral gibi yönet, köle gibi çalış.” sözü benim eseri yazmaya başlayış sebebim oldu. Çünkü bu sözün genel olarak bestecilik sürecimle çok fazla paralellik kurduğunu ve bana büyük ilham verdiğini düşünüyorum, o yüzden bundan yola çıkarak birden fazla eser yazdım ve bu iki müziğimin yeri bende ayrıdır.       

Turgut Alp Eroğlu: Bilkent Senfoni Orkestrası’nın seslendirdiği “Avaz” adlı eserin Gürer Aykal tarafından yönetildi ve kariyerindeki önemli duraklardan biri oldu. Aradan geçen zamana rağmen bugün “Avaz”a baktığında neler görüyorsun?         

Akın Kilis:
İhsan Doğramacı Bilkent Kompozisyon Yarışması kapsamında icra edilen eserim “Avaz” ile aldığım ödül sonucunda, 25 yaşında ilk kez bir orkestra eserim seslendirilmiş oldu. Bu benim için unutulmaz bir andı. Bir açılışın ardından gelen iki büyük algoritmik yapının bir köprüyle birleştirilmesinden oluşan bu eserin özelliği, sürekli devinim hâlinde olması ve tekrar eden yapısına gizlenmiş işlemelerdir. Avaz’ın yeniden seslendirilişine tanıklık etmeyi çok isterim.



Turgut Alp Eroğlu: Bir eser ortaya çıkmaya nasıl başlıyor? Seni harekete geçiren şey çoğunlukla bir ses mi, bir düşünce mi, bir görüntü mü, yoksa bambaşka bir şey mi?     

Akın Kilis:
Aklınıza gelen her türlü fikir sonrası, kendinize özel bir seçim yaparak; bazen o fikirlere rağmen, bazen ise o fikirler sayesinde oturup üretmeye çalışmak, bazen ise saçmalamaya cüret etmek. Çünkü bu girişimler bazen aptalca, bazen çocukça, bazen şaka gibi, alaycı ya da ironik olabiliyor. Daha sonra zaten, eğer doğru zamandaysanız, su akıyor ve yolunu buluyor.

Tabii ki eğer uzun bir süredir eser yazmadıysanız, bestecilik refleksleriniz bir miktar körelmiş olabilir; yani bir anlamda hamlamış olabilirsiniz. Bu durumda çabalarınız kişiden kişiye değişerek biraz daha geç meyve verebilir. Yeter ki o anlarda içinizdeki korkağı dinlemeyin ve kendinizi müzik yazmaktan kaçmaya ikna edecek erteleme paternlerinden kaçının. Daha doğrusu, içinizdeki korkağı dinleyin ve tam tersini yapın. Belki de o gün sadece birkaç saat kafa patlatmanız gerekiyordu ve bir sonraki ya da bir sonraki seferde o istediğiniz şeye ulaşacaksınız ya da yaklaşacaksınız.

Ben, aklıma gelen fikirleri gerek yazıyla veya anahtar kelimelerle gerek ses kaydı açıp mırıldanarak ve mırıldandığım melodiyi ya da efekti “Bunu şu enstrüman çalarken diğeri de şunu yapacak.” diyerek etiketleyip ses kayıtları alıyorum. Ben hariç hiç kimsenin —henüz— dinlemediği bu kayıtları dinlerken mağaramdaymış gibi hissediyorum. Ya da çoğu zaman bir şeyleri not edebilmek için nota defterim veya bilgisayarım yanımda oluyor.

Beni harekete geçiren şey yukarıda sayılanlardan herhangi biri veya birkaçı aynı anda olabilir. Ya da bir deneyim ya da o deneyimin bende uyandırdığı duygular olabilir. Evet, belki bazılarınız ne yazık ki şaşıracak ama duyguların ve sezgisel reflekslerle yapılan hamlelerin gücü hafife alınmamalı. Onu işçilikle veya çeşitli algoritma paternleriyle işlemek, büyütmek, küçültmek, sistematize edip etmemek, sade bırakmak; bu oranları azaltmak veya artırmak size kalmış. 
           
Turgut Alp Eroğlu: Müziğini hiç tanımayan birine Akın Kilis müziğini nasıl anlatırsın?    

Akın Kilis: Bazen ciddi, stabil, inatçı ve beklenene ulaşmaya çalışan (örneğin Brâncuși veya Avaz); bazen ise şakacı, yaramaz, duygu tabanlı, göndermeler yapan ve beklentileri kıran bir müziğim var (örneğin Konçerto Pera veya Parodies of a Ballade). Yer yer bu iki yaklaşımı tek bir eserde oldukça karışık hâllerde de görebilirsiniz (örneğin Maktul, veya Kendime Çıkan Bir Yokuş). Sevdiğim caz akorlarından, progresif-deneysel metal ve djent türlerinin ritmik kalıplarından esinlenirim. Aslında birçok farklı müzik türü benim için bir besin kaynağı olabilir. Klasik müziğin yanı sıra metal, rock, caz, hip hop ve yöresel müziklerden de beslendiğim söylenebilir.

Turgut Alp Eroğlu: Klasik müzik geleneği ile çağdaş müzik arasında nasıl bir ilişki görüyorsun? Sence yeni müzik geçmişle kavga mı ediyor, yoksa onunla konuşmaya devam mı ediyor? 

Akın Kilis:
Yeni müzik için, söyleneni farklı şekillerde söylemeye çalışıyor demek mümkün. Farklı bir odak noktası belirleyip oraya yakınlaşarak çeşitli filtrelemelere başvuruyor da diyebiliriz; adeta yalnızca mor ötesi ışınları ya da onlarla birlikte başka dalga boylarını gösteren bir gözlük gibi. Bazen de sürekli söylenegelen şeyler yerine, söylenmeyeni söylemeye çalışır.

Mesela Helmut Lachenmann, kendi müziğini bir tuvalin arkasına bakmaya benzetir. Alışageldiğimiz melodi ve armoniler yerine, sesin fiziksel olarak nasıl üretildiğini; sürtünmesini, tuvalin arkasındaki iskeletini, ahşabın kendisini anlatır gibidir. Elbette bu benzetmeyi “musique concrète instrumentale” anlayışını özetlemek için yapar. Ben de bu örneği yalnızca başta sözünü ettiğim bakış açısına benzediği için veriyorum; Lachenmann’ın müziğiyle benim müziğim arasında doğrudan bir bağlantı kurmaya çalışmıyorum.

Öte yandan öyle bir filtreleme ve odaklanma yaparsınız ki, ortaya çıkan müzik hâlâ geleneksel duyulabilir. Bu yüzden yeni müzik geçmişle kavga etmiyor; bence edemez de. Kim geçmişle kavga etmeye cüret eder ki? Ona çok şey borçluyuz. Elbette geçmişin sunduğu kurallar zamanla esnetilebilir, eğilip bükülebilir; ancak bunlar müzik tarihinin gerçekleridir. “Bu zaten çağdaş müzik, artık hiçbir kural beni ilgilendirmiyor.” anlayışı bana yakın gelmiyor.          

Ben bunu, geçmiş ile geleceğin zamandan bağımsız biçimde birbiriyle ilişki kurduğu bir işbirliği olarak görüyorum. Aynı işbirliği besteci ile icracı arasında da vardır. Kimi zaman icracı, enstrümanın sınırı sandığı ama aslında hiç denemediği şeyleri besteciyle birlikte keşfeder. Sonuçta ikisinin de birbirinden öğrendiği, birlikte yeni olasılıklar geliştirdiği bir dünya ortaya çıkar.


Turgut Alp Eroğlu: Genç bestecilere neler önerirsin?       

Akın Kilis:
Unutmayın ki herkesi mutlu edemezsiniz. Yazdığınız müzik kimilerine göre fazla deneysel ve çağdaş, kimilerine göre ise fazla geleneksel ya da konvansiyonel gelebilir. Benim de böyle bir eserim olmuştu; Türkiye’den ve Avrupa’dan oldukça farklı yorumlar almıştı. Ne yaparsanız yapın, önce gerçekten yapmak istediğiniz müziği yapın. En azında, sonunda kendiniz mutlu olursunuz.

Çağdaş müzik yapmak gönlünüzden geçmiyor mu? O zaman yapmayın. Yeter ki yapmaya niyetlendiğiniz şey ile gerçekten içinizden geçen şey birbiriyle uyuşsun. Aksi hâlde amaçladığınız şey ile ortaya çıkan şey farklı oluyor ve bununla ilgili eleştiri aldığınızda da nedenini anlamakta zorlanıyorsunuz. Elbette her eleştiri de isabetli olmak zorunda değil.

Ayrıca müzik çok büyük bir kaynak. Elbette enerjinizin çoğunu spesifik bir yere yönlendirin, ama kendinizi tek bir müzik türüyle ilgilenmek zorundaymış gibi sınırlandırmayın. Entelektüel birikim edinmek ve diğer müzik türlerinden, hatta diğer sanat dallarından beslenmek de çok önemli. Ama program notlarınızın felsefi derinliği müziğinizi gizleyemez. Günün sonunda müzik yapıyoruz; bazı şeyleri gereğinden fazla kutsallaştırmak tehlikeli olabilir.

İyi icracı arkadaşlarınız olsun. Unutmayın ki bizim işimiz işbirliği. İnternetten videolar izleyerek ya da kitaplar karıştırarak öğrenebileceğiniz teknikleri arkadaşlarınıza denettirin; çekinmeyin. Ayrıca sorularınız olduğunda, ben de dâhil olmak üzere, besteci meslektaşlarınızla iletişime geçin. Biz müzisyenlerin, hatta genel olarak insanların, birbirlerine ihtiyacı olduğunu unutmayın. Mesele sadece ihtiyaç meselesi de değil; sonuçta psikososyal varlıklarız. Bir de bestelediğimiz müzik, yaşadığımız hayatın bir yansıması oluyor. O yüzden bence kendinize sadece müzik değil, yaşayacak bir hayat da bırakmaya çalışın. Ama ne yazık ki besteciliğin hayatınızı ele geçirme gibi yaramaz bir huyu var, çok enerji yakıyor, adeta arka planda çalışan ve asla kapatmamanız gereken — ve kapatamayacağınız — bir uygulama gibi.     

Turgut Alp Eroğlu: Gelelim benim için de çok özel bir konuya… Büyük bir heyecanla takip ettiğim, metnini yazdığım “Anubis’ten Kaçış/Escape From Anubis” operası için Graz’da düzenlenen uluslararası “Geleceğin Operaları (Opern der Zukunft)” projesine başvurdun ve eser kabul edildi. Öncelikle Çığ Dergisi okurları için sormak isterim: Anubis’ten Kaçış sende nasıl bir karşılık buldu? Bu metin seni neden etkiledi? Opera ve beste süreci şu an hangi aşamada ve bizi nasıl bir eser bekliyor?

Akın Kilis: Hepimiz bu hikâyenin başkarakteri Kayra’dan bir parça taşıyoruz. Hikâyeyi ilk okuduğumda ben bu paralelliği hissettim ve bu müziğe dört elle sarıldım. Hepimiz, zihnimizde kendi ördüğümüz hapishanelerden belli bir ölçüde mustaribiz ve buradan kurtulmayı istemek bizim elimizde.

Birkaç mitolojinin harmanlanmasıyla meydana gelen bu hikâye; yeraltının hükümdarı, kalpleri hassas terazisinde tartan, kötü bir karakter olmayan ve aslında bir yargıç olan Mısır mitolojisinden Anubis’in, Kayra’nın ruhunu bedeninden söküp alarak yeraltına götürmesiyle başlar. Kayra bu duruma isyan eder, çünkü normal şartlarda Anubis bunu Kayra öldükten sonra yapmalıdır. Ama Anubis, Kayra’nın ruhunu henüz ölmeden önce yeraltına götürmeyi tercih eder. Bunun sebebi ise Kayra’nın, bir ölüden farkı olmayan, umutsuzluk içinde yüzen bir karakter hâline gelmiş olmasıdır.

Yeraltındaki kafesin içinde bulunan Kayra’nın ruhu, kafesten kurtulabilmek için Roma mitolojisinden Şans Tanrıçası Fortuna’dan yardım diler ve Fortuna bu yardım dileğini cevapsız bırakmaz. Bunun için gereken tek şart, Kayra’nın kafesteki ruhunun, yeryüzündeki bedeninin rüyasına girip onu, yani kendisini, hayatın her şeye rağmen yaşamaya değer olduğuna ikna etmesidir. Daha sonrasında Kayra’nın ruhu bedeniyle konuşur ve onu ikna eder. Ardından Kayra, Fortuna’nın yardımıyla Sufi kültüründen esinlenilmiş bir karakter olan Kâhin Fatima’ya yönlendirilir. Kâhinin de yardımıyla güçlenen özgürleşme umudu, kafesin erimesini sağlar ve ruh yeraltından kaçar. Anubis bile Kayra’nın azmine hayran kalır. Elbette bazı detayları bilerek atlıyorum; çünkü hikâyenin tamamını okumanızı ve günü geldiğinde eserim aracılığıyla dinlemenizi tavsiye ediyorum.

Birçok sembolizm içeren bu hikâye zamansızdır; herkese hitap eder ve çok farklı şekillerde yorumlanabilir. Dört ayrı karakterin her biri, aslında Kayra’nın alter egoları, içinde yankılanan farklı kişiliklerin sesleri olarak da yorumlanabilir.

Öte yandan, Carl Gustav Jung’un arketipleri perspektifinden bakıldığında Kayra, kendini keşfetmeye yönelik içsel ve psikolojik bir yolculuğa çıkan genç bir figür olan “Kahraman (Hero)” arketipini temsil eder.

Anubis, kahramanı bastırılmış yönleri ve korkularıyla yüzleşmeye zorlayan dışsal baskıyı temsil eder. Dramatik açıdan ise hem kahramanın dönüşümünü engelleyen hem de onu bu dönüşüme iten karanlık ve zorlayıcı güçtür. Bu açıdan “Gölge (Shadow)” arketipini temsil eder.

Fortuna, bir sınayıcı ve katalizördür. Şansı ve meydan okumayı aynı anda sunarak duygusal açığa çıkışlara ve eserdeki dönüm noktalarına olanak tanır. “Dişilik (Anima)” arketipiyle ilişkilendirilir.

Kâhin Fatima ise “Bilge Yaşlı Kadın (Wise Old Woman)” arketipini temsil eder: öğüt veren, yorumlayan ve sembolik yönelim sağlayan rehber bir figürdür.

Peki, bu hikâye bende nasıl bir karşılık buldu ve beni neden etkiledi dersem, ilk sorunun son paragrafına bir hatırlatma yapmak isterim. Hayatımın birçok döneminde belirli zorluklar, bazen ise “imkânsızlıklar” yaşadım. Umut tacirliğini hiç sevmem, çünkü imkânsız diye bir şey vardır. Herkesi bunu kabul etmeye davet ediyorum. Karşılığını verecek derecede çalışmadan, içi boş bir inanç hiçbir işe yaramaz. Ayrıca dünya eşit bir yer değil; bu yüzden gerekirse siz daha çok ve daha doğru çalışacaksınız.

Ama bazen sormamız gereken esas soru şudur: Peki gerçekten imkânsız mı? Kendime başka sorular da soruyorum: Gerçekten, başkasının hayatı hakkında hüküm vermeden, bütün yolları denedim mi? İhtimallerin düşük olması, denememeye değer mi? (Gülünç bir mucize beklemediğim bir senaryoda.) Toplumsal kanaat adı altında, onun bunun tecrübesine dayanan; fikirlerin ve ihtimallerin yerini kör kanaatlerin aldığı umutsuzluklara inanıp ön kabullere tutunarak hareket edecek kadar değersiz bir hayatım mı var? Ben bunu mu hak ediyorum? Çok doyumsuz anlaşılmasın; öte yandan “Bu kadar fazlasına gerçekten ihtiyacım var mı?” sorusunu da kendime soruyorum. Buna benzer soruları Kayra da kendine soruyor hikâyede. Ben de kendimi onun yerine koydum. Çünkü inanıyorum ki hepimiz aslında Kayra’yız. Herkesin zihninde, belli bir ölçüde, kendi ördüğü bir hapishanesi var.        

Ben, sizin Anubis’ten Kaçış adlı romanınızın şiire dönüştürülmüş hâlini libretto, yani opera metni olarak kullanmış biri olarak, bu içten yazılmış metnin her bir zerresini içimde hissettim ve elime kalemi alıp bu operaya başladım. Yer altının arkaikliği içerisinde, Anubis’in yargı gününü bekleyen tutsaklarının çığlıklarıyla başlayan bir uvertür, tansiyonu giderek yükselterek bizi birinci sahneye ulaştırır. Kayra’nın görünmediği, ancak bir anlatıcı olarak bizlere neler olup bittiğini anlattığı bu ilk sahne, dinleyiciyi yeniden daha yüksek bir gerilime taşır. İkinci sahneye vardığımızda ise Kayra ilk kez kendini izleyiciye gösterir; çünkü hikâyenin anlatı kısmı sona erer ve artık Anubis ile Kayra’nın hiddet dolu diyaloğu başlar.

İkinci sahnenin sonunda Kayra’nın boşluğa düştüğü, müziğin sakinleştiği ve Fortuna’nın ona yardım vaat ettiği bölüme; üçüncü sahnede Kayra’nın ruhunun bedeniyle karşılaşmasını işleyen, döngüsel, sıkışmışlık duygusunun müziğe yansıdığı ve beden dili ağırlıklı bir yapıya; dördüncü sahnede ise Tanrılar Toplantısı’nın ardından tüm karakterlerin yer altındaki karşılaşmasına ve karakter renklerinin birbiriyle kurduğu girift ilişkiye ağırlıklı olarak enstrümantal olarak değineceğim. Ardından da tüm operanın ana hatlarının, adeta bir film şeridi gibi, gözlerimizin önünden geçtiği bir finale ulaşacağız. Eser genelinde müzik her zaman operacılarla aynı fikirde olmayacak, çünkü o da görünmez bir karakterdir.

Aralık ortasında tamamlamayı planladığım, tek perdelik ve dört sahneden oluşan operanın şu an tam orta kısmındayım; üçüncü sahnenin girişine yaklaştım. Burası, Kayra’nın Fortuna’dan kurtuluş dilediği, bağırarak kendini kaybettiği ve iç seslerinin yarattığı bir girdapta sonsuzluğa batarcasına kaybolduğu nokta. Dört ayrı karakteri canlandıran solistleri bu sahnede — ve başka yerlerde de — vokal topluluğu olarak kullanıyorum. Sesler, sanki sonsuzluğa gidiyormuşçasına, art arda girişler yapıyor. Bu aslında akustik bir illüzyon olan Shepard Tone’un vokal bir canlandırması.

Bu süreçte, metnin uluslararası ölçekte daha rahat anlaşılabilmesi ve icracıların Türkçe bilmemesi sebebiyle İngilizceye çevrilmesi gerektiğini düşündüm. Bu çeviriyi harika bir şekilde yapan Şahan Yatarkalkmaz’a; böyle güzel bir metni kaleme aldığınız ve bana ulaşıp birlikte bu yolculuğu başlattığınız için de size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.


Turgut Alp Eroğlu: Son olarak Çığ Dergisi okuyucularına neler söylemek istersin?

Akın Kilis: Öncelikle Turgut Bey’e — süreç içerisinde “bey”lerin yerini “ağabey”ler, “siz”lerin yerini “sen”ler aldı ama şu ana dek yazıda bunu pek de çaktırmamaya çalıştım; burada ise kendimi bilerek açık ediyorum — bana dergide yer ayırdığı için, daha da önemlisi dostluğu için; okuyan herkese de zaman ayırıp bu söyleşiyi okudukları için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Türk bestecilerinin, sizler gibi insanların merakına ihtiyacı var.       

Böyle kapsamlı ve özenle hazırlanmış bir dergide yer almanın mutluluğuyla bu satırları birer birer kaleme alırken büyük keyif aldım. Umarım sizler de okurken aynı keyfi almışsınızdır.

Turgut Alp Eroğlu: Bu içten sohbet için ben teşekkür ederim Sevgili Akın Kilis.