DELİLİĞİN EŞİĞİ

ESAT ŞENYUVA

DELİLİĞİN EŞİĞİ

Gün kâbus, gün alaycı, gün hataların kuyusu, tutuşan bir cehennem, saatsiz imbik yürekte. Kıvranan engerekler görüyorum gözlerde, ölüm kokan pudralı yüzler ve rujların orospuluğu, tüysüz serseriler zamanın içindeki dansta, kendinden geçerek katılırlar panayırına günün, trompet çalıyor oynak fahişelerin etekleri. Bakışlardaki boşluğu yakalıyorum, gezintiye çıkmış sıkıntıları, kırılan dilberleri çekiyor mıknatısım. Akşamlarıma meşale topluyorum yeni bulut yolculuklarına, kibritle renk değiştiren yüzlerden, som acılar buluyorum kendime ezilmiş yüreklerin dibinde. Kederden süzülmüş gözyaşları bekliyor benden geceler, ölülerin kadehlerine zemzem. Akan ve durulmuş sulardan, düşen maskeleri misafir ediyorum evime. Yalvarıyor bana kalabalığın dışına çıkardığım her sima, üç boyutlu sinema perdesine serilerek, dökülüyor kancık duyguların müntesibi.

Akıntıya karşı yürüdüm bütün gece ve kulpu kırıktı taşıdığım bakracın. Geçmişin suları üzerime ağır ağır yürürken, gözlerimi aldı beyaz yalımları, bütün gece ışığı silmeye çalıştım. Sonunda boşa çıktı tüm çabalarım. Yüzümde yenilmişliğin önlenmez o gülümsemesi ile çıktım sabaha. Kamyonların sıladan içime taşıdığı o ödünç boşluğu denizlere gönderip durdum gözlerimden.

Sesimden bir köprü yaptım ben, geçmiş ve gelecek arasında hüzün kervanlarının geçtiği. Nehirler akıyor şimdi sesimin altından, suların üzerinde kutsal bir ışık aksi görülsün isterim. Kendini bilen bir yitişin sulara nasıl dağıldığını… Evine gitmeye çalışan bir yaralının, kendi eşiğine yığılıp kalan umudu gibi, dağılsın güneşin ağzından düşen gümüş parıltısı, dağılsın sesimin altına biriken karanlığın akıntısı.

Ölü bir annenin sesi duyuluyor suların kıvrımlarında, dinleyin! Zamanın çocukça ilâhisi, kırmızı bir kamçıyla dövdüğü sesimi duyun! Duyun zihnimin karanlığından dökülen çağın uyuşuk seslerini. Belki nehirlerin hırıltısıdır, boğazımda düğümlenen bu korkunç düşlerin şarkısı. Yalancı bir güneş sızıyor odama tüllerimin ardındaki bulutların arasından, kalbimin derininde bir orman tenhalığı, bir kıyının ıssızlığı, enginlere açılmak için son ıslığın çalmasını bekliyor sanki.

Galibi olmayan bir döngünün içindeyiz ve kestirme yollarını kapatmış ruhun tenhalarına gizlenmiş umut kırıntıları. Gittikçe sararıyor benzim ve boşluğuma serpilen küllerin altındaki kalın buz tabakası üzerinde yürüyorum. Ayak izlerimde köpükler birikiyor kendimi hafifletmek için attığım düş kalıntılarından.

Tuzdan taşlar koyalım kalbimize/ nefes almak istediğimiz için/ göğsümüze bir görev daha verelim/ taşıdığı cesetlerin kokusunu bastırsın diye/ yücelsin içimde büyüttüğüm solucan/ deniz derinliğindeki avuncumun ölçüsü/ yukarıdan görülsün ruhun günah çekicisi kalbim.

Bulanık bakışlarla daldığımız geçmiş, taşınmaz sözler doğuruyor içimizden, kolay anlaşılmayan ince bir katman bırakıyor yüzümüze, boşluğuna oturduğumuz kemerde, izleri görünmüyor canımızdan çekilen iğne ve iplerin. Bu akışkan hayatı bir antrenin ortasında kas ve lif yığını olarak bırakıp, karanlık, yabancı bir geceye terk etmek geliyor içimden. Umutsuzluğun aynası içinde sevişsin kanlı bir şehvetle ıssızlığım.

Gündüzleri yüzsüz ağızlardan çıkanları arıtıyor kulaklarım, akşamların kirli avizelerinden alnıma dökülen ışıkla yıkanıyorum. Gecelerin soğuk mağaralarında şehvetli suların aktığı rüyalar görüyorum. Karanlığı yırtan yarasa kanatlarıyla, terimi silmeye gelir zevke bezenmiş bir yosma. Bir kuleye tırmanır dudaklarım boynunda, bulutların üzerinde taze kan kokusu, yıldızların ışıltısında cismimizi yakan har, uçan daire torpidosunda kimliğimiz. Sabahların kırdığı zevk aynasından düştüğüm döngü, hazla sarıldığım yaşamın şölenidir belki.

Gün kâbus, gün alaycı, gün hataların kuyusu, tutuşan bir cehennem, saatsiz imbik yürekte. Kıvranan engerekler görüyorum gözlerde, ölüm kokan pudralı yüzler ve rujların orospuluğu, tüysüz serseriler zamanın içindeki dansta, kendinden geçerek katılırlar panayırına günün, trompet çalıyor oynak fahişelerin etekleri. Bakışlardaki boşluğu yakalıyorum, gezintiye çıkmış sıkıntıları, kırılan dilberleri çekiyor mıknatısım. Akşamlarıma meşale topluyorum yeni bulut yolculuklarına, kibritle renk değiştiren yüzlerden, som acılar buluyorum kendime ezilmiş yüreklerin dibinde. Kederden süzülmüş gözyaşları bekliyor benden geceler, ölülerin kadehlerine zemzem. Akan ve durulmuş sulardan, düşen maskeleri misafir ediyorum evime. Yalvarıyor bana kalabalığın dışına çıkardığım her sima, üç boyutlu sinema perdesine serilerek, dökülüyor kancık duyguların müntesibi.

Korularda yaralı bir geyik, oluk oluk kan akmış gözlerinden, hangi ağacı budasam babam geliyor aklıma. Kentin mermerlerinde rüzgârın süpürdüğü yaprak, nisan yağmurları altında iskeleti kemirilmiş bakış düşüyor peşine mülteci bir evin penceresinden. Ben acımı kurutulmuş meyveler gibi cebimde gezdiririm, rahatlığı batıyor bana koltukların. Mavi bir boşluk, gıcırdayan bir tabure arar gözlerim, derinliği olmayan sular aksın isterim, bahar diz çöksün önümde. Yaslı bir yaz günü kırlangıçlar kanat çırpsın geçmişime, nice yar geçtim de kar tutmadı içimde köz bağlamış o Meryem’den kalan hatıraların üstünü. Kendi olma hırkasını giymiş bu esmer, yere düşen her iniltinin mesulü olarak dikiliyor önüne karanlığın. Neyliyim Yunus’tan gayrısını şimdi? Sabrını kuşanmış Eyyüp gibi kendi ufkumun kıblesine doğru gitmekten başka, kutsal bir değer tanımıyorum artık. Her yenilgiden bir his ekliyorum ruhuma, her galibiyetten bir duygu koparıyorum içimden. Çelikten bir çubuk saplanıyor bakışlarıma, yüzümde balkıyan eski bir öpüşün hatrına, güneşte ışıyan kederimin parlak direğinde. Uzun zamandır planlarını yaptığım düşlerim, günlerimi rehinlikten kurtarmamı bekliyor cömert davranan düşlerim benden. Kendi hayal kırıklarıma, düşlerimin hayal kırıklarını eklemek istemediğim içindir çırpınışlarım. Ortak noktada buluşacağımız günün gelmesinden korkuyorum belki. Ben kimsenin beni sevmesini istemiyorum, çünkü karşılığında büyük bir vefa yükü altına girmiş hissediyorum. Ruhumun yeni bir vefa kazığına bağlayamam artık dizginlerini.