“KIRKİKİNDİLER BİTTİĞİNDE” ROMANI ÜZERİNE ETHEM BARAN İLE SÖYLEŞİ
SÖYLEŞİ: SADIK GÜVENÇ
Ethem Baran, 1962 Yozgat doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı. 1983’te Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli dergilerde öykü, deneme ve eleştiri yazıları yayımlandı. 1991’de ilk öykü kitabı “Sonrası Ayrılık” çıktı. “Kurutulmuş Gül Mevsimi” adlı kitabı 1994’te yayımlandı. “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı” 2005’te çıktı, Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görüldü. “Bozkırın Uzak Bahçeleri” (2006), “Evlerimiz Poyraza Bakar” (2009), “Bulut Bulut Üstüne” (2011), “Zira” (2015), “Döngel Dünya” (2020, Sait Faik Hikâye Armağanı), “Güzelliğini Gördükçe Ağlayasım Geliyor” (2021) hikâye kitapları ile “Yarım” (2008), “Emanet Gölge Defteri” (2013), “Köhne” (2024), “Kırkikindiler Bittiğinde” (2026) romanların yazarı Ethem Baran ile söyleştik.
Sadık Güvenç: Öykü, deneme, roman, eleştiri türlerinde eserleri olan yazar Ethem Baran’ın Yozgat Lisesi’nden sınıf arkadaşım olması benim için bir ayrıcalık dersem alınmasın kimse. Ethem Baran, kendini dergimiz okuyucularına nasıl tanıtmak istersin?
Ethem Baran: Aklım erdi ereli okumayı çok seven, okumaktan fırsat buldukça da yazan biriyim. Yakın zamanlara kadar resimle de yoğun olarak ilgileniyordum ama artık vakit ayıramıyorum resme. Erken başladım yazmaya ve yayımlamaya. Hâlâ uğraşıp duruyorum.
Sadık Güvenç: Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği yer olan Yozgat’ın öykü ve romanlarına katkısı nasıl oluyor? Yozgat Lisesi’nde, öğrenci olduğun yıllarda oradaki edebiyat ortamından söz edebilir misin?
Ethem Baran: Herkesin memleketi çocukluğudur ve her yazar oradan beslenir. Ben yazı dünyamın içinde adı verilmeyen hayali bir kasaba kurmaya çalıştım, Yozgat’tan izler taşıyan bir evren. Çocukluğumun kelimeleri ve söyleyiş biçimleri kulağımda kaldı hep. Bizi o kelimeler büyüttü, o kelimelerle bir hayatı yeşertmeye çalıştık. İçinde yoğrulduğumuz yoksulluk edebiyatımızı da şekillendirdi. Senin için de böyledir bu. Lisede, aynı sınıfta okuduğumuz yıllarda ben hem yazıyor hem çiziyordum. Dergilere göndermeyi de ortaokul yıllarında öğrenmiştim. Lise ikideyken desenlerim çıkmaya başladı dergilerde. Öykülerimi gösterecek kimseyi bulamıyordum. Kendi kendime yazıp çiziyordum. Edebiyat hocamız hiç ilgilenmedi.
Sadık Güvenç: Her yazarın etkilendiği, kendine idol olarak seçtiği bir yazar, şair vardır. Okuduğun ilk romanı anımsar mısın? Senin yazın dünyasına girişinde kimler etkili oldu?
Ethem Baran: Kapağı olmayan ve ilk sayfaları eksik bir kitaptı. Arkadaşımdan almıştım. Dağda dedesiyle yaşayan Heidi adlı bir kızı anlatıyordu. Kitabın adını sonradan öğrendim. İlkokulda olmalıyım. Yine aynı dönemde Oğuz Özdeş’in Liseli Bir Kız Sevdim adlı yaşıma göre bir hayli hacimli olan romanını okuyunca kendime güvenim geldi. Sonra ortaokulda neredeyse iki günde bir kitap bitirmeye başladım. Orhan ve Yaşar Kemal’ler, Jules Verne’ler. Bir de hemşerimiz olan Abbas Sayar. Çarşıda sık sık rastladığım ama konuşmaya cesaret edemediğim yazar… Orhan Kemal ve Abbas Sayar’ın yazdıkları bana yakın geldi. Benim çevremde de onların anlattıklarına benzer insanlar vardı. Ben de yazabilirdim. O dönemde okuduğum her yazardan etkileniyordum doğal olarak. Bir yol gösterenim olmadığı için bana katkısı olmayan bir sürü popüler, gereksiz kitabı okumuşum yıllarca. Okuduğum her nitelikli kitabın etkisi olmuştur yazarlığa başlamamda.
Sadık Güvenç: “Yazınca, yazdıkça güzelleşeceğini düşünüyordum yaşamın. Yazılan yaşam güzelleşiyordu, güzellik kazanıyordu” diyorsun bir söyleşide. Yazmak niye güzelleştiriyor yaşamı?
Ethem Baran : Çünkü sanat, bize verilen ve yeterli olmayan yaşamın yanına yeni bir hayat, yeterli görmediğimiz doğanın bitişiğine yeni bir doğa ekleme işidir. O yüzden yaratıcıdır. Estetik de budur. Sanatın özüdür. Yaratarak yeniden yoğururuz hayatı, yazdıkça güzelleştiririz. Hayatın sanatı taklit etmesinin, onun peşinden gitmesinin nedeni budur.
Sadık Güvenç: Dostluklar unutulmaz. Hikâye ve romanlarındaki karakterlerle de dostluklar kuruyorsun ve onları unutamıyorsun. Kırkikindiler Bittiğinde’nin şair İlhan’ı da böyle. 1994’te yayımlanan Kurutulmuş Gül Mevsimi’ne adını veren öykünün kahramanı İlhan, yeniden karşımızda. Yıllar sonra. Yine Köhne romanındaki Selver de çıkıp geliyor Köhne’den bu romana. Neler söyleyeceksin bu konuda?
Ethem Baran: Haklısın. Kendi metinlerim arasında dolaşmayı, okurların zihninde gerçek hayattakine benzer bir tanıdıklık hissi uyandırmayı seviyorum. Karakterlerimi de hep yakınımdaymışlar gibi görüyorum. Köhne’de Selver’in kayıp oğlu ve Seyit’in hikâyesi anlatılmamıştı. 1994 yılında hikâyesini anlattığım İlhan’ın ilerleyen yaşlarda nasıl bir hayatı olmuştur diye düşündüğümde Kırkikindiler Bittiğinde romanı ortaya çıktı. Öykülerimde de çok yaparım bunu. Söz gelimi kuş hırsızı bir çocuk var; üç farklı öyküde, farklı zamanlarda okur karşısına çıktı. Şimdi de İlhan’la ilgili yeni bir öykü yazmayı düşünüyorum; notlarını almaya başladım bile.

Sadık Güvenç: Kırkikindiler Bittiğinde’nin İlhan’ı bir arayış içinde. Hepimiz gibi. Toplum yapısından da kesitler sunuyor okura. İlhan ve babası aradığını buluyor mu?
Ethem Baran: Aramakla bulunmaz ama bulanlar arayanlardır diye bir söz var ya, hayatımız öyle geçiyor zaten. Onların yazgısı çoğu insanda olduğu gibi aramak ve bulamamak tabii.
Sadık Güvenç: İlhan için “Şiirleri dergi bürolarında bekleyen bir şair, kitapları çok sattığı halde para kazanamayan bir şair, uslanmaz bir âşık…” diyorsun. İlhan karakterini niye kırık biri diye tanımlıyorsun?
Ethem Baran: Yazarların, yazar adaylarının, yazma heveslilerinin ortak kaderi değil mi bu? Dergi bürolarında ya da yayınevi bilgisayarlarında yıllarca beklersiniz. Kitabınız çıkar, -eğer yer bulabilirseniz- raflarda beklersiniz. Okunmayı beklersiniz, okunmazsınız. Okundunuz diyelim para kazanamazsınız. İlhan bunun bir örneği.
Sadık Güvenç: Köhne romanında olsun Kırkikindiler Bittiğinde romanında olsun kadınlarla kurulan (kurulamayan) bağlar üzerinde eleştirel bir bakış var gibi. Kırkikindiler Bittiğinde’nin İlhan’ı, kuramadığı zayıf ilişkiler arasında dolaşıyor. Eski karısı Şermin’le ilişkisi içler acısı. Köhne’deki bakkal Feramuz’un kırdığı kırkı geçiyor, kandırıp ağına düşürmediği kadın yok. Niye böyle uçlarda dolaşıyor senin karakterlerin?
Ethem Baran: Gelip beni buluyorlar diyeceğim de öyle değil tabii. Ben hayatın içinden çekip çıkarıyorum onları. Yazdığım her metnin ana cümlesinin ne olacağını ayrıntılı olarak çok düşünürüm. Kırkikindiler Bittiğinde romanında İlhan’ın aşka bakışı, hayatı görme biçimiyle karşısına çıkan ya da onun seçtiği kadınların beklentileri çakışıyor. İlhan’ın kurban edilmeye, oynanmaya, bir başka deyişle “oyuncak edilmeye” müsait bir karakteri var. Köhne’nin Feramuz’u ise başlangıçta duygularıyla oynanmış bir adam. Sonradan onun da “oyuna girmesi” psikolojik derinlikle ilgili bir konu diye düşünüyorum. Dediğin gibi karakterlerimin “uçlarda dolaştığı” gerçeğine rağmen yazdıklarım hakkında yapılan değerlendirmelerde “sıradan insanı” anlattığımın söylenmesi de beni şaşırtıyor doğrusunu istersen. Sıradanımız buysa diyesim geliyor.
Sadık Güvenç: Güvercinler, kediler öykü ve romanlarında olmazsa olmazın. Tabii, bir de ayağı dağlanan at metaforu var. Biraz da onlardan söz eder misin?
Ethem Baran: Güvercinlerle ilgili çok konuştum, eski kuşçulardan olduğumu söyledim. Kırkikindiler Bittiğinde’deki at metaforuna bugüne dek senden başka değinen olmadı. Çok sevindim bunu saptamana. Romanın birkaç yerinde belli aralıklarla tekrarladım ayağı dağlanan atı. Romanı sırtlayacağını düşündüğüm önemli metaforlardan biriydi.
Sadık Güvenç: Bazı yazarların kendine özgü bir dili oluşur. Metni görür görmez, kime ait olduğunu bilirsiniz. İnsanımız, birilerinin istediği gibi mi kendi istediği gibi konuşturulmalıdır? Edebiyatın, hayatı daha iyi okumamızı sağlayan bir güç olduğunu düşünen ve onun peşinden giden biri olarak dil ve anlatım hakkında neler söylemek istersin?
Ethem Baran: En çok üzerinde durduğum ve emek verdiğim konu bu. Üslup sahibi olmak. Kendi dilini kurmak, imzanı atmak… Güzel, altı çizilesi cümleler kurmak. Aksini savunanlar olduğunu biliyorum. Ama telgraf yazmıyoruz sonuçta. Nasıl yazdığına, derdini nasıl anlattığına da bakarım ben. Dert aynı olsa da anlatmadan anlatmaya fark vardır. Edebi metinlerde karakterlerin konuşturulma biçimi edebiyatın ezeli sorunlarından biridir. Bir roman karakteri gibi mi konuşturulmalı yoksa gerçek hayatın içinde olduğu gibi mi? Bu, biraz da metni nasıl kurduğunuza bağlı, tercih yazara ait.
Sadık Güvenç: Gelelim “mekân”a. Edebiyatımızda hep tartışılagelmiştir bu mekân. Romanın ya da öykünün konusu “taşra”dan alınırsa ne olur? Merkezde yaşananlar mı ele alınacak hep? “Köhne” de yaşananlar anlatılmayacak mı? Nedir bazı eleştirmenlerdeki ve sözüm ona “aydın”lardaki bu “taşra” küçümsemesi?
Ethem Baran: Taşra konusuna edebiyatımızda dünyada olduğundan farklı bakılıyor sanırım. Çehov’u kimse taşrayı yazıyor diye küçümsemiyor. Madam Bovary’le kimse taşra kasabasında geçiyor diye alay etmiyor. “Merkez”deki insan taşradakinden farklı mı acı çekiyor, farklı mı âşık oluyor? Taşrayı yazanları “eski kafalılıkla”, “köylülükle” suçlayanların insan gerçeğinden haberleri yok galiba. Edebiyatı sosyolojiden, psikolojiden, tarihsellikten uzak tutamazsınız.
Sadık Güvenç: Bir söyleşide “Benim yetiştiğim yıllarda dergiler çok önemliydi; ben de oralarda yetiştim.” diyorsun. Ben de dergilerin edebiyatın mutfağı olduğuna inanırım. Dergiler, bana göre edebiyatın yeni soluğudur. Heyecanlı yazar adayları, yazarlar dergilerde buluşur. “Sonrası Ayrılık,” 1991 yılında, dosyayı teslim ettikten dört buçuk sene sonra basıldı” diyorsun ya, yazmak bir serüven midir? Ethem Baran için yazmak neden önemlidir? Dergimiz okurlarına neler söylemek istersin?
Ethem Baran: Evet, dergilerde yetişti bizim kuşak. Basılı dergilerin yerini şimdi dijital dergiler aldı malûm. Ancak eskisi gibi bir dergi çevresinde toplanma geleneği yok oldu galiba. Yazarlar, yazar adayları şimdi okuma grupları ya da kulüpler etrafında toplanıyor. Ben gençlik yıllarımda her türlü grubun dışında kaldım, edebiyat çevrelerine pek girmedim. İlk kitabımın yayım aşamasında da beklemek dışında hiçbir şey yapmadım. Hep söylediğim bir şey vardır: kimse basmasa da ben yazmayı sürdürürüm. Kimse okumasa da bir odada yazar diğerine geçip orada okurum.
Sadık Güvenç: Bir edebiyat atölyesinde bilgi, birikim ve deneyimlerini genç yazar adaylarıyla paylaşıyorsun. Bu atölyelerin yararı hakkında neler söylemek istersin?
Ethem Baran: On beş yılı aşkın süredir yaratıcı yazma konusunda çalışıyorum. Önceleri bir anlamda kapalı devre işleyen bir sistemimiz vardı. Son zamanlarda Rene Yazıevi bünyesinde yürütüyoruz çalışmalarımızı. Bugüne dek yanılmıyorsam 12 kitap çıktı atölyemizden. Çoğu büyük yayınevleri tarafından basıldı. Sait Faik Hikâye Armağanı, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Öykü Ödülü, Attila İlhan Roman Ödülü, Sabahattin Kudret Aksal Özendirme Ödülü alan, çeşitli ödüllerin kısa listelerine giren yazarlarımız oldu. Hepsiyle gurur duyuyor, böylesine yetenekli arkadaşlarla çalıştığım için kendimi şanslı sayıyorum. Başka atölyeleri -kendim hiçbir atölyeye katılmadığım için- bilmiyorum, ne yaptıklarından onlara da katılan arkadaşlarım sayesinde az çok haberdar olabiliyorum ancak. Bu konuda en önemli nokta, bu atölyelerde dersleri kimin verdiği. Ona bakmak lazım. Bu atölyeler kimseye yetenek aşılamıyor. Yazma hevesi ve yeteneği olan insanların gözünün önünü kapatan sisi dağıtmaya, doğru yazarları ve kitapları okumaya, gelip takıldıkları eşikte bir adım atmalarını sağlamaya aracı oluyor. Batı edebiyatında bu tür eğitimler almış ve dünya çapında tanınmış pek çok yazar olduğunu biliyoruz. Bizde de son yıllarda ilgi görmesi edebiyatımız açısından dikkate alınması gereken bir konu diye düşünüyorum.
Sadık Güvenç: Kendini geliştirmek isteyen yazar adaylarına önerilerin ne olur?
Ethem Baran: Yazmak disiplin işidir, ciddiyet ister. Aklınıza geldikçe, boş zamanlarınızda yaptığınız bir iş değildir. Öncelikle çok okumak gerekir. Başka örnekleri görmeden ne yaptığınızı bilemezsiniz. Ayrıca doğru okumayı öğrenmek gerekiyor. Israrlı olmak, sabırlı olmak, eleştiriye açık olmak…
Sadık Güvenç: Son zamanlarda birçok edebiyat ödülü verildiğine tanık oluyoruz. Edebiyat ödüllerinin konulması, ürünlerin değerlendirilmesi için oluşturulan jüriler, ödüllerin dağıtılması hakkında neler söylemek istersin?
Ethem Baran: Karışık ve zor bir konu. Ben de ödüller aldım ve seçici kurullarda ödül veren pozisyonlarda bulundum, bulunuyorum. Bazı ödüllerin nasıl verildiğini anlayabildiğimi söyleyemem. Yanlış eserlere, yanlış kişilere, adına ödül düzenlenen isimlere yakışmayan ödüller verildiğine tanık oluyoruz ne yazık ki.
Sadık Güvenç: Senin boş duramayacağınızı biliyoruz. Yeni çalışmalarından söz etmek ister misin?
Ethem Baran: Peş peşe iki roman yayımladım. Bu süreçte öyküler birikti. Yazdıklarım oldu, başladıklarım, yazmayı düşündüklerim… Sırada bir öykü kitabı var kısacası.
Sadık Güvenç: Bu söyleşi için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?
Ethem Baran: Sınıf arkadaşı olmamızın yanında birbirinin yazdıklarını yakından takip eden iki yazar, iki dost olarak söyleşmek benim için onur vericiydi. Ben teşekkür ederim.
