YURDAGÜL ŞAHİN İLE YANIK TÜY ÜZERİNE
SÖYLEŞEN: ÜMİT YILDIRIM
Ümit Yıldırım: ODTÜ Kimya Mühendisliği bölümünden mezunsunuz. Roman, öykü, senaryo türlerinde yazıyorsunuz. Ödülleriniz de var. Edebiyata merakınız ne zaman başladı? Size edebiyatı sevdiren kişi ya da yazarlar kimlerdir?
Yurdagül Şahin: Okumayı öğrendiğim andan itibaren edebiyatla bağım hep çok güçlü oldu, ODTÜ’de öğrencilik yıllarımda yazmaya başlayınca da edebiyat, hayatımın merkezine yerleşti. İlerleyen yıllarda baktım yazmadan duramıyorum, beni kısıtlayan her şeyi sonlandırdım, mühendisliği bırakıp kendimi tam zamanlı edebiyata adadım.
“Edebiyatı sevdiren yazarlar kimlerdir?” sorunuza gelince ben kendimi önce iyi bir okur, sonra yazar olarak tanımlıyorum. Yazmaktan yorulduğumda okuyarak, okumaktan yorulduğumda yazarak dinlenirim. Fantastik, bilimkurgu, çocuk edebiyatı pek çok türde eserler verdiğim için çocuk edebiyatı dâhil edebiyatın her türünü keyifle okurum. Yazdığım konuya göre inceleme, araştırma yaparım. Kurgu, kurgu dışı kitaplar okurum. Felsefe, psikoloji olmazsa olmazım. Kötü olan kurguları da neden kötü yazıldığını merak ederek ders çıkarmak için okurum. Aynı zamanda senaryo yazan sinema tutkunu biri olarak bol bol senaryo da okurum. Bu nedenle metinlerimi şekillendiren yazarlar listesi oldukça kabarık. Sadece yazarlar değil izlediğim filmler, tiyatrolar, dinlediğim müzikler, görsel sanatların bendeki iz düşümü… Yazarken bütün sanat dallarından, doğadan, insandan, yaşamdan beslenirim.
Ümit Yıldırım: Öykü, roman, senaryo türlerinde hem çocuklar hem de yetişkinler için yazıyorsunuz. Neden bu çaba? Yazmak sizin için neyi ifade ediyor?
Yurdagül Şahin: Yazmak bir öğrenme süreci benim için. Araştırmayı, öğrenmeyi, yeni izlekler peşinde koşmayı, farklı alanlar deneyip anlatma biçimlerimi çeşitlendirmeyi, kendimi zorlamayı seviyorum. Özgürüm, özgürlüğümün tek sınırı benim hayal gücüm. Öğrenmekten, denemekten korkmadan kelimelerin, cümlelerin peşinde tutkuyla koşuyor, duygularımın gizlerine erişip hem hayatı hem kendimi keşfediyor, her ikisini de yeniden yaratıyorum.

Ümit Yıldırım: Sizi yazmaya iten güç nedir? Bir düşünce ya da tanık olduğunuz olay mı ya da dışarıya taşmasına engel olamadığınız hayaller mi? Nasıl yazarsınız?
Yurdagül Şahin: Yaratma sürecimi anlatmam biraz zor. Bazı metinler ilk cümleden başlayarak akıyor, tamamlanıncaya kadar başka hiçbir şey yapmama, uyumama dahi izin vermiyor. Bazıları ise baştan sona olay örgüsünü kurguladığım, sonunu belirleyip o sona doğru paragraf paragraf ilerleyerek tamamladığım metinler. Sondan başa doğru yazdığım metinler de var. Kısacası yazdığım her eserin bir de yazılış öyküsü var. En çok bilimkurgu, fantastik, çocuk ya da yetişkin, edebiyatın türlerine değil hikâyenin ve kalemimin beni sürüklediği yere yolculuğa çıkmayı seviyorum. Genel olarak ilham gelmesini beklemeden her gün düzenli olarak yazıyorum. Metinde kullanmayacak olsam bile yazdığım konuya, türe göre inceleme yapıyor, araştırıyorum. Ayrıntıları öğrenip detayları düşündükçe kurguladığım öykü atmosferleri gerçeğe dönüşmeye, yarattığım karakterler ete kemiğe bürünmeye başlıyor. Yaratma sürecim genel olarak böyle olunca da araştırma sürem yazma süremi hep aşıyor. Hem farklı edebi türlerde hem de çocuklar ve yetişkinler için yazmamın itici gücü, büyüsü de bu, bilgi dağarcığımı geliştirmek ve yazma tutkum.
Ümit Yıldırım: Çocukluk travmaları, aile içi çatışmaları; toplumsal baskı ve mağduriyet temaları etrafında yoğunlaşan karanlık, hüzünlü ve eleştirel bir öykü dünyanız var. Bireysel hikâyeler üzerinden evrensel bir mağduriyet anlatısı kuruyor, okuru görmezden gelinen acılarla yüzleştiriyorsunuz. Ben, öykülerinizi okurken şunu fark ettim. Aslında iki çağı bir arada yaşıyoruz. Bir taraftan Z kuşağının gerçekliği, diğer taraftan geleneksel yapının soğuk rüzgârlarının estiği koşullar… Aynı tarihsel zamanda ve coğrafyada, farklı toplumsal zamanların birlikte yaşanması nasıl açıklanabilir?

Yurdagül Şahin: Sosyolojide de yeri olan bu durum, aynı ülkeyi paylaşan birey veya grupların maruz kaldıkları kültürel, ekonomik ve teknolojik koşulların farklılığı nedeniyle farklı tarihsel çağlardaymış gibi hissetmesi, düşünmesi ve yaşaması olarak açıklanabilir. Dijital evrende yaşayan Z kuşağının ve yüzyıllar öncesindeki değerleri, inançları, normlarıyla geleneksel yapıyı korumaya çalışanların aynı coğrafyada ve aynı zaman diliminde var olması edebiyat açısından bana göre olağanüstü bir çatışma ve üretim alanı. Bu odaktan yola çıkarak yazdığım “Yanık Tüy” kitabımdaki “Koku” ve “Elma Çekirdeği” öyküleriyle, biri tarım toplumunun değerleri, diğeri gelişmiş toplumun kurumsallığı ve bilgi toplumunun akışkanlığında sıkışan iki kadın karakterin yaşadıkları çelişkileri, baskı altında yaptıkları seçimleri ve bu gerçekliğin kesişimindeki ortak trajediyi vurgulayarak toplumsal hafızaya çarpıcı bir not düşmek istedim.
Ümit Yıldırım: “Tuğla”da baba-oğul, “Maske”de anne-kız ilişkisine değiniyorsunuz; “Püren”de kayıp, “Manto”da bırakılan, “Elma Çekirdeği”nde yitip giden, “Koku”da yok edilen, “Tel Toka”da savaşın ortasında kalan çocuk hikâyeleri var. “Bir Eylül Akşamıydı” ile “Göç Masalı” öykülerinizde ise mağdurların sadece çocuklarla sınırlı kalmadığı, kitleleri de kapsadığı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Bu acılı coğrafyayı konu edinerek yaraya tuz mu basmak istediniz?
Yurdagül Şahin: İnsan hakları, çocuk ve hayvan haklarının savunulması, hayata geçirilmesi çabasında olan bir yazarım. Yaptığım araştırmalarda toplumun en savunmasız grubu çocukların, yetişkinlerin yol açtığı sorunlar, pek çok nedenlerden dolayı en doğal hakları olan sağlıklı büyüyeme, kendileri olamama, seslerini, yollarını bulamama sorunları olduğunu gördüm, özellikle bizim gibi ülkelerde. “Yanık Tüy” öykülerinin ilk kıvılcımları bu araştırmalarımdan doğdu diyebilirim.
Yazar olarak karanlık ve aydınlık tarafıyla insan doğası asıl alanım. Yüreğime dokunan olayları, insanı, insanlık hallerini ve özellikle o konuyla ilgili söyleyecek sözüm varsa yazıyorum. Yaraya tuz basmak denir mi bilemiyorum ama eserlerimin sorular doğurmasını, okurların duygularını harekete geçirerek kendi içlerine dönmelerini, huzursuzluklarıyla yüzleşmelerini, eseri bitirdikten sonra da zihinlerinde tartışmanın devam etmesini hedefleyerek yazıyorum.
Ümit Yıldırım: Öykü kitabınızın atmosferinin ve organik yapısının uzun bir çalışma sürecinin sonunda ortaya çıktığı belli oluyor. Siz sadece temaları olağanüstü biçimde işlemekle kalmıyor anlatım dilini de üst seviyeye çıkarıyorsunuz. Bunu nasıl başardınız?
Yurdagül Şahin: Çocuklar için yazmanın avantajı… Diliniz daha damıtılmış, arıtılmış bir dile dönüşüyor. Yazarken sıkıldığım bir metinden çocukların da okurken sıkılacağını düşünüp ona göre yazıyorum, tabii ki edebiyatın estetiğini bozmadan. Amacım çocuklara bir sayfa daha okutabilmek, öncelikle kitabı, edebiyatı sevdirmek. Bu yaratma sürecimden gelen bir disiplinle yetişkinlere yazarken de metnin ağırlaştığı yerde duygusal etkiyi bozmadan anlatım ritmini değiştiriyorum. Çünkü bana göre ritim; metnin duygusal derinliğine hizmet eden, okuyucunun arada durup nefes almasını, düşünmesini, sorgulamasını sağladığı gibi metne bağlanarak akıp gitmesini de sağlayan en temel unsurlardan biridir.
Yazmak; dil ve kelime ustalığı gerektiren eğitici, keyifli, sonsuz bir yolculuk benim için. Kurgularım, karakterlerim, tasvirlerim, anlatım tarzımla kendim olma, kendim gibi yazma yolculuğum da aynı zamanda… Okudukça, yazdıkça ben de sürekli değişiyorum, tamamladığım her öykü, her kitap beni değiştiriyor, dönüştürüyor, yazmaya başladığım andaki ben ile tamamladığım andaki ben aynı olmuyor.
Ümit Yıldırım: Kitabınızda “koku” bir laytmotif. Öykünün atmosferine yayılan sarmaşık gibi bu koku, her ne kadar kokudan söz edilmese de -distopyayı haber veren- “Ağır Tahrik” öykünüzde bile var. Platon’un bozulan demokrasiden sonra gelen tiranlık rejiminin toplumsal (adalet) ve bireysel çözülmenin (ahlak) en alt noktası olduğu bilgisinden hareketle ileride bizi hangi öyküler bekliyor?
Yurdagül Şahin: Platon’un bozulan demokrasiden sonra gelen tiranlık rejimini “Av” öykü kitabımdaki “Yeni Bir Tür” ve “Sonsuz Döngü” öykülerimde makro düzeyde anlatırken “Yanık Tüy” kitabımda sizin de belirttiğiniz “Koku” ve “Ağır Tahrik” öykülerinde ahlaki çürümeyi sıradan insanların çözülmesi olarak, “Tuğla” öyküsünde ise aile ölçeğinde baba figürünün tiranlaşması, yine Platon’un ünlü Mağara alegorisine nazire yapacak şekilde “Maske” öyküsünde gerçek dünyadan kopmuş, sadece kendi yarattığı güç gölgelerinin karanlığına hapsolmuş anne figürüyle mikro düzeyde anlatmayı tercih ettim. Ama bunları sert gerçekçi biçimde değil büyülü gerçekçilik, post-modern ya da fantastik tozuna bulanmış, bilimkurguyla tatlandırılmış metinlerle, metaforlar kullanarak, hikâyenin altında felsefi derinlik ve arketipsel anlamlar barındırarak gerçekliğin sınırlarını esneterek yazdım.
Gelecekte de toplumsal ve bireysel çözülmeyi sadece olay örgüsüyle değil, dilin kendisiyle de hissettirerek, bazen olayların ardına semboller ve ikinci anlamlar gizleyerek bazen de okuru tedirgin edecek karanlık bir atmosfer yaratarak, bazılarında ise gündelik hayatı, toplumsal çelişkileri ya da insan zaaflarını alaycı bir dille işleyerek, genel olarak kahramanların iç dünyalarına, bilinç akışına ve ruhsal çözümlemelerine odaklanarak edebiyatın o büyüleyici gücüyle okurda estetik haz uyandırarak zihinlerde ve kalplerde kalıcı izler bırakmayı hedefleyerek yazmaya devam ederim, diye düşünüyorum. Ama daha önce söylediğim gibi yeni izlekler peşinde koşmayı, farklı alanlar denemeyi seviyorum, dolayısıyla yazarlık serüvenimde gelecekte okurlarımı şaşırtacak sürprizler de yapabilirim.
Ümit Yıldırım: Bir metni (öykü, roman, senaryo) bitirdiğinizde öykünün sizin zihninizdeki serüveni bitiyor mu? Bir öykünün okurdaki karşılığından ve geleceğinden yazar olarak beklentiniz nedir?
Yurdagül Şahin: Yazmak damıtma ve arındırma süreci benim için. Yazdıklarımın çoğunu yayımlamıyorum. Okura en rafine, en kusursuz olanı sunmak istiyorum. Bu anlamda eserlerimin her biriyle oldukça uzun yolculuklarım oluyor. Örneğin “Yanık Tüy-Manto” öyküsü, unutulmuş, incinmiş, susmayı öğrenmiş bir çocuğun büyüme sürecini melodramdan çıkarıp insani bir derinliğe taşımak, karakterin acısını değil eylemsizliğini, kayıtsızlığını ön plana çıkarabilmek için en doğru anlatım biçimini buluncaya kadar farklı teknikler deneyerek yarattığım öykülerden biridir. Hem tarihsel bir travmayı hem de bugünün insani yaralarını, içsel hesaplaşma, geçmişle yüzleşme biçiminde içtenlikle anlatabilmek için “Tel Toka” öykümde, okuyucuyla arasındaki mesafeyi kaldıran birinci ağızdan, karakterin iç dünyasını, korkularını, itiraflarını doğrudan aktararak metne gerçeklik, samimiyet kazandıran bir edebi tür olması, ayrıca sağladığı zaman ve mekân esnekliğiyle geçmişteki olayların doğal bir biçimde yazılmasını sağlaması nedeniyle mektup türünde yazmam da benzer süreçte gelişti.
Eserlerimin okurdaki karşılığı konusunda her birinin okura çok katmanlı okuma vadettiğini ve her okura göre kendini yeniden yarattığını söyleyebilirim. Dileyen derin alt metinlere odaklanır, felsefi çözümlemelere göre okur, dileyen üstte akan izleğe bırakır, heyecanla farklı dünyalara sürüklenir, dileyen okur da edebi anlamlara açar sayfaları, kimi de tümünün hazzına bırakır kendini.
Ümit Yıldırım: Nitelikli okur her çağda az olagelmiştir. Okuma alışkanlığı az olan bir ülkenin çocuklarının da sosyal medyada, dijital ortamlarda vakit geçirdiği, dikkat sürelerinin kısaldığı bir gerçek. Ne yapmalıyız?
Yurdagül Şahin: Kitap okumak pasif bir izleme eylemi değil, aktif bir zihinsel süreçtir. Merak ve hayal gücünü besler. Nitelikli eserler, zengin kurgular okurun dikkat sürelerini artırır, odaklanma yeteneklerini geliştirir, sabretmeyi, empati kurmayı sağlar. Okumayı bırakmamak, bireyde bu döngüsel gelişimi getirecek, dijital ortamın sıradanlığı yerine daha kaliteli içeriklere yöneltecektir. Çocuk edebiyatı dijital çağda çocukların nitelikli okura dönüşmesinde en güçlü çözümlerden biridir. Bir yazar olarak çocuklar için yazmamın itici gücü bu sorumluluktur. Yazarlar, yayıncılar, çevirmenler, editörler, okullar, aileler, okurlar, ilgili devlet kurumları, hep birlikte bu konuyla ilgili yaratıcı çözümler üretmeliyiz, çünkü edebiyatın geleceği hepimizin sorumluluğundadır. Bana göre teknolojiye paralel basılı kitaptan dijital ekranlara, sesli kitaplara geçiş gibi okuma alışkanlıkları değişebilir fakat insanın hikâye dinleme ve anlatma ihtiyacı değişmeyecektir.
Ümit Yıldırım: Bilirim, yazarın masası boş kalmaz. Son zamanlarda neler okuyor, neler yazıyorsunuz?
Yurdagül Şahin: Aynı anda farklı okumalar yapabiliyor ve farklı metinler üzerinde çalışabiliyorum, şu an gerçek bir tekne kazasından esinle yazdığım gençlik romanı, ilk taslağını tamamladığım “Biz Dahi Miyiz?” isimli çocuk romanı ve yeniden gözden geçirdiğim 3. Evrensel Bilimkurgu & Fantastik Film Festivali (US3F) En İyi Senaryo yarışması finalisti olan eserim masamda.
Okuyor olduklarım;
Faruk Duman, “Adasız Deniz ve Aperatifler /Defterden Parçalar”
Cixin Liu, “Ölümün Sonu”
Helena Duggan, “Mükemmel Diye Bir Yer”
