DELİLİĞİN GÖRÜNMEYEN COĞRAFYASI

FİGEN SARIYE

DELİLİĞİN GÖRÜNMEYEN COĞRAFYASI

Delilik, dâhilik ve sanat, aynı kırılgan hattın üç ayrı yüzüdür; biri sınırın çözülüşünü, biri o çözülüşten doğan yeni görme biçimini, diğeri ise bu ikisinin dünyada görünür hâle gelişini anlatır. İnsan zihni, çoğu zaman bu üçü arasında sabit bir yerde durmaz; ya “fazlalık” diye dışlanır ya deha diye yüceltilir ya da sanat aracılığıyla somut bir biçim kazanır.

Oysa bu ayrımlar sandığımız kadar kesin değildir: Aynı taşkınlık hem yıkımı hem yaratımı içinde taşır; aynı kırılma hem deliliği hem de üretimi olanaklı kılar. Bu nedenle asıl sorun, kimin akıllı ya da akılsız olduğu değil; hangi sınırlar içinde yaşamaya izin verildiği, hangi fazlalıkların susturulduğu veya estetik bir forma dönüştürüldüğüdür.

Delilik, yalnızca bireyin zihninde başlayan bir kapanma ya da içe çekilme değil, çoğu zaman dış dünyanın bıraktığı izlerin içeride birikmesidir. İnsan yalnızca kendi düşüncelerinin ağırlığıyla şekillenmez; toplumun ona açtığı ya da kapattığı yaşam alanları tarafından da belirlenir. Bu daralma fark edilmediğinde, içeride sessiz ama yoğun bir birikim oluşur.

Eşitsizlik derinleştikçe “akıl”, tekil bir ölçü olmaktan çıkar. Çünkü akıl, yalnızca düşüncenin bir biçimi değil, yaşamın pay edildiği sınırlarla birlikte kurulan bir olgudur. Birine “normal” görünen, diğerine sürekli ertelenen bir varoluş hâli bırakır. Dolayısıyla aynı toplum içinde artık tek bir gerçeklik yoktur; aksine, birbirini inkâr eden gerçeklikler vardır. Birinin düzen dediği şey, başkası için ertelenmiş bir yaşam anlamına gelir. Bu erteleme, yalnızca zamana bırakılmış bir gecikme değil; görülmemenin, duyulmamanın ve tanınmamanın bir sonucudur. İnsan, var olduğu kabul edilmediği ölçüde kendi varlığını içe doğru büyütür. Bu nedenle akıl, yalnızca bireysel bir yeti değil, toplumsal olarak dağıtılan bir görünürlük rejimidir.

Bu içe büyüme, zamanla yalnızca sessizlik değil, bir taşkınlık da üretir. Çünkü bastırılan hiçbir şey tamamen susmaz; kendine mutlaka başka bir çıkış yolu bulur. Tam da bu noktada, sınırların çözülmesi başlar. Düzenin çizdiği çerçeve gevşedikçe, insanın hem kendisiyle hem de dünyayla kurduğu ilişki biçimi kökten değişir.

Friedrich Nietzsche’nin Dionysos düşüncesi, bu çözülmeyi bir bozulma olarak görmez, yaşamın fazlalığı olarak okur. Dionysosçu deneyim; ölçünün askıya alındığı, benliğin sınırlarının eridiği ve bastırılmış olanın taşkın bir güçle geri döndüğü bir hâldir. Bu taşkınlık hem yıkıcı hem de kurucudur; çünkü her sınır çözülmesi, aynı zamanda yeni bir ifade imkânıdır. İşte bu noktada, delilik ile dâhilik arasındaki çizgi belirginliğini kaybeder. Toplumun dışladığı aşırılık her zaman yok edilmez; bazen biçim değiştirerek yeni bir görme ve ifade kapasitesine dönüşür. “Deha” dediğimiz şey de çoğu zaman bu sınır dışılığın içinden doğar; normalin dışında kalan algının, yeni bir dünya kurma imkânı hâline gelmesidir.

Vincent van Gogh’un trajik yaşamı ve sanatı, bu sınır çözülmesinin en somut ve çarpıcı örneğidir. Akademik kuralları ve burjuva sanat piyasasının rasyonel sınırlarını reddeden Van Gogh, zihnindeki o dindirilemez Dionysosçu taşkınlığı tuvale çiğ sarılar ve hırçın girdaplarla aktarmıştır. Toplumun onu bir akıl hastanesine kapatarak “asıl sorun” ilan ettiği o en karanlık kriz dönemlerinde bile, kırılan aklının boşluğundan “Yıldızlı Gece” gibi dâhice bir evren inşa etmiştir. O evren, aklın sınırından değil, sınırın yırtılmasından doğmuştur. Onun varlığı, yaşadığı çağın sadece üretime ve paraya tapan ikiyüzlülüğüne tutulmuş Erasmusçu bir aynadır.

Van Gogh örneğinde gördüğümüz üzere, delilik ile yaratıcılık arasındaki o ince sarkaç, aslında düzenin kendi körlüğünü ifşa eder. Toplumun dün “akılsızlık” diye dışarıda bıraktığı ve tecrit ettiği o fazlalık, bugün milyonların hayranlıkla izlediği estetik bir ölümsüzlüğe dönüşmüştür. Bu durum, deliliğin tek başına bir zihin hastalığı değil, sistemin taşıyamadığı bir hakikat yoğunluğu olduğunu düşündürür.

Desiderius Erasmus ise bu gerilimi başka bir boyuttan okur. Onun yaklaşımında delilik, dışlanacak bir sapmadan çok, insanın kendine dışarıdan bakmasını sağlayan ironik bir aynadır. Ancak bu ayna yalnızca düşünsel bir mesafe üretmez; aynı zamanda aklın ürettiği korku ve kaygı gerilimini gevşetir, insanı kendi içinde sıkıştığı baskıdan geçici olarak kurtarır. İnsan yalnızca aklının içinde değil, aklının kırıldığı yerde de görünür hâle gelir. Bu nedenle delilik, ortadan kaldırılması gereken bir hastalık olmaktan çok, hem algıyı açan hem de duygusal gerilimi çözen, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin doğal bir parçasıdır.

Buna karşın, modern yaşamın başarı, verimlilik ve sürekli performans talebi bu sınır alanını daha da daraltır. Değerin yalnızca üretkenlikle ölçüldüğü bir dünyada, uyum sağlayamayanlar sadece başarısız sayılmaz; çoğu zaman “sorunlu” ya da “anormal” olarak da işaretlenir. Tarih boyunca akıl ile delilik arasındaki çizgi sabit kalmamıştır; her çağ kendi normunu üretir ve kendi dışladığını yeniden tanımlar. Bir dönemde doğru kabul edilen bir olgu, başka bir dönemde taşkınlık ya da sapma olarak adlandırılabilir. Belki de insanlık, aklı değil, dışladığını tanımlayarak kendini kurmuştur.

Bu nedenle delilik, yalnızca bireyin zihninde çözülen bir düğüm değil, toplumun dışarıda bıraktığı yaşamların geri dönüşüdür. Dışarıda bırakılan her varoluş, bir süre sonra kendi dilini kurar. Bu dil; kimi zaman Dionysosçu bir taşkınlığa, kimi zaman Erasmus’un işaret ettiği ironik farkındalığa, kimi zaman da sınırları zorlayan yaratıcı bir ifade biçimine dönüşür. Akıl kavramının kimde, ne zaman ve hangi koşulda geçerli sayılacağı sorusu ise hiçbir zaman değerden bağımsız değildir; her zaman bir iktidar ve dışlama konusudur. Bu yüzden delilik, bozulmuş bir zihin değil; hangi insanlığın görünür kılınıp hangisinin dışarıda bırakıldığını açığa çıkaran bir gösterendir.

Ve belki de asıl soru şudur: Akıl dediğimiz şey gerçekten ortak bir ölçü mü, yoksa iyi örgütlenmiş bir unutma biçimi mi?

FİGEN SARİYE

KAYNAKÇA

– Friedrich Nietzsche , Ecce Homo, T.İ.B. Yayınları, sf:111
“İyinin ve kötünün ötesinde yaratıcı olmak isteyen, önce bir yok edici olmalıdır ve değerleri paramparça etmelidir. Hayır demeyi evet demekten ayırmayan Dionysosçu doğama itaat ediyorum. İlk ahlak karşıtıyım ben: böylelikle kusursuz bir yok ediciyim.”
– Desiderius Erasmus, Deliliğe Övgü, Can Yayınları, sf: 75
“Ne zaman mantık şaşıp da yüreği korku ve kaygılardan kurtarsa ve hazza boğsa bu delilik ortaya çıkar. Cicero bir armağan olarak tanrıdan böyle bir delilik diler.”
– Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, T.İ.B. Yayınları, sf: 11
“Dans eden bir yıldız doğurabilmek için hâlâ kaos olmalı insanın içinde.”
– Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, T.İ.B. Yayınları, sf: 6
“İnsan aşılması gereken bir şeydir.”
– Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, T.İ.B. Yayınları, sf: 47
“Kaç yalnızlığına! Küçüklere ve sefillere fazla yakın yaşıyordun. Kaç onların görünmez intikamından!”