LİDER ERŞAN/SİYAH ATIN GÖZYAŞI

SİYAH ATIN GÖZYAŞI

       Büyük meşe ağacının altında öğlen yemeği hazırlığı yapılıyordu. Ağaç, hareli dilim dilim yapraklarıyla baharın neşesini yansıtıyordu her yana. Güneş, altın tepsi gibi tam tepedeydi. Dede ve iki torunu koca taş masanın etrafında sabırsızca bekliyorlardı. Bu ağacın altı ve bu taş masanın etrafı, zor günlerinde de mutlu günlerinde de ailenin toplandığı yerdi. İlkbahar bütün güzelliğiyle bahçedeydi. Sofraya dayının sevdiği yemekler diziliyordu.

       Dane, evin büyük kızıydı. “Ne de olsa bugün dayımın en mutlu günü olacak” diyerek mutfağa yöneldi. Anne sabahtan beri mutfaktaydı. Çerkes biberi, Çerkes tavuğu hazırdı. Belki de bu yemek, gülerek eğlenerek yedikleri son yemek olacaktı. Ruslar rahatlarını kaçırmıştı, yakın köylerden göç başladığı duyuluyordu. Dede Koca Metkan, elleri havada Tha’ya yakarıyordu, “oğlum hayırlısıyla dön-sün” diye. Siyah At’ın kişnemesiyle herkes ayağa fırladı. Anne, elleri hamurlu koştu. Siyah At avlunun dibindeydi, öylece bakıyordu. Dede, “Cantemir nerede?!” Dedi. Cantemir’in beyaz yamçısı, yarısı çamurlanmış siyah atın biraz ötesindeydi.

        “Ben, evin büyük kızı Dane. Biz Çerkes bir aileydik, birbirini seven, biri diğeri için canını verebilecek türden. Evimiz dağın yamacındaydı, denizi yukarılardan seyrederdik. Babam, denizciydi uzak diyarlara gemisiyle yük taşırdı. Sık sık uzun deniz yolculuğuna gittiği için annem, ben ve kardeşlerim, dedemle dayıma emanettik. Annemin annesi öldükten sonra dedem ve dayım bizim eve taşınmışlardı. Dedem yaşlıydı, yaşı vardı ama başı da bedeni de çok dikti. Baston bile kullanmadan yürürdü, dayım Cantemir ise yirmi bir yaşında, tam bir yiğitti. Dağdan dağa kaçan dağ keçilerini, vurmadan canlı canlı yakalamasıyla nam yapmıştı. Hem yiğitti hem şefkatliydi. Kimin yardıma ihtiyacı olsa, ilk dayım koşardı. Babam denizlerdeyken bizi oyalar, korsan hikayeleri anlatırdı. Ormandan getirdiği ağaç kökleriyle bize oyuncaklar yapardı. Bir de atını çok severdi, atı da onu. Atının adı “Şışı” idi, bizim dilimizde ‘gece’ demektir. Şışı, ahırda bile olsa, dayımı bahçe kapısını açışından tanırdı, başlardı kişnemeye; bilirdik ki dayım bahçeye girdi.

        Babam, denizden bazen bir ayda bazen iki ayda bir gelirdi. Dayımla dedem yanımızda olduğu için, içi rahat çıkardı denize. Köyümüzün ardı dağlıktı, yamacın altında iki dere birleşir, köyümüzün ekili tarlalarına su taşırdı. İşte dayım, Maria’ya bu iki derenin kavuştuğu yerde aşık olmuştu. Maria, arazimize iki üç kilometre uzaklıktaki bir arazide çiftçilik yapan Rus Mikhail’in güzel kızıydı. Maria’nın koyu mavi gözleri, beyaz pembe teninde boncuk gibi dururdu, sarı uzun saçları, fidan boyu dayımın aklını başından almıştı. Maria Mikhail’in kızlarından en büyüğüydü. Üç kızı da hem güzel hem çalışkandı. Mikhail’in oğlu yoktu, kızları iki derenin birleştiği yere arazilerine su bağlamak için gelirlerdi. Ben ve kardeşim bir gün arazimize su bağlamak için iki derenin birleştiği yere gitmiştik, Maria’yı orada gördük. Mavi gözlerini, sıcak bakışını, beyaz tenini, endamını görünce anladık dayımın başka kızlara niçin bakmadığını. Önceleri dedemle annem karşı çıkmıştı, töresi töremize, dini dinimize uymaz diye. Ama dayım vazgeçmemişti aşkından. “Dini dinimize, töresi töremize uymasa da gönlü gönlüme uyar; bu yetmez mi demişti.

Bir gün dayım, köyümüzün hemen sınırındaki bir kardeş köye Rusların saldırdığını haber almış, yardıma koşmuştu, akşam yorgun ve üzgün geldi, kamasında kurumuş kan izleri vardı, yıkamam için bana verdi. O, insan kokulu kanı temizlerken gönlüm bulandı.Tam üç kere kustum. Dedem sordu: “Cantemir bugün kaç kişiyi hakladın” diye, dayım sıkkın ve istemeyerek cevapladı. “Baba düşman bile olsa, insan öldürmek hiç güzel değil”. Dayım, yiğitti ama can yakmaktan, insan öldürmekten hoşlan- mazdı. Canı sıkkın olduğu zaman bizlerle fazla konuşmaz, atının yanına gider, okşar, sever onunla dertleşirdi, sonra da gider uyurdu.

         O sabahtan önceki akşam, mutfağa dedem için su almaya gittiğimde dayım, annemle konuşuyordu, “abla eniştem haber göndermiş birkaç güne kadar limanda olacakmış, hazırlansınlar artık; onları orada bırakmam, yanlarına fazla şey almasınlar giyeceklerini ve evdeki parayla altınlarını alsınlar yeter demiş. Babama söylemeden hazırlanın, söylerseniz karşı çıkar. ‘Ruslar’dan korkup da yerimizi yurdumuzu terk edeceğimize burada toprağımızda kalır, savaşarak ölürüz’ der. ” Peki nereye?” Şimdilik belli değil, belki Osmanlı’ya , belki Gürcistan’a. Ablam, ben yarın Maria’yı almaya gideceğim. Babasıyla ve anasıyla konuşacağım, razı olmazlarsa kaçıracağım. Maria razı, başka çıkar yolumuz yok. Babası kızını bir Çerkes’e vermeyi kabul etmezse, derelerin kavuştuğu yerde bekleyen arkadaşlarımı ıslıkla yardıma çağıracağım, onlar atlarında bekleyecekler. Islık sesini alır almaz Mikhail’in çiftliğine sürecekler atlarını, sonra doğru buraya geleceğiz üç atlı. Siz hazır olacaksınız, sizleri de alıp gemiye yetişeceğiz”.

Onlara görünmeden bahçeye döndüm.

        Sabah Cantemir hızla evden çıktı atına atladı, beyaz yamçısı rüzgarda havalandı. Tarlaların başında bekleyen iki arkadaşıyla buluştu, selamlaştılar. “İşler kolay olur inşallah” dedi çocukluk arkadaşı Yelkan. Hava hafif serindi, arkadaşlarının ikisinin de omzunda siyah yamçı vardı. Guşan, hem akrabası hem arkadaşıydı. O da bugününde onu yalnız bırakmamıştı. İkisi de “ölürsek beraber ölürüz” demişlerdi. Onlara gururla ve güvenle baktı. İki derenin kavuştuğu yere vardılar. Cantemir ayrıldı, sırtı dik, başı ileride eli, dede yadigarı gümüş Çerkes kamasını sıkıca kavradı. Sürdü atını Mikhail’in çiftliğine.

        Maria, telaşla evin içinde bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, ev halkına hissettirmeden Cantemir’in yolunu bekliyordu. Babası, bahçenin başında elindeki orağı, bileyi taşında keskinleştiriyordu. Yeterince keskin olup olmadığını anlamak için, arada elinin üstündeki sarı tüyleri biçerek kontrol ediyordu. Sinirli miydi, telaşlı mıydı? Anlaşılmıyordu. Maria’nın bohçası hazırdı, babasının onu Cantemir’e vermeyeceği belliydi. Cantemir’in babasıyla konuşmasını beklemeyecekti. Cantemir tarlaların başından görünür görünmez koşup atının arkasına atlayacak, sür sizin çiftliğe diyecek, canını Cantemir’e siper edecekti. O, Cantemir’in arkasındayken babası onları vurmaz, vurdurmazdı. Annesi haberdardı, sesini çıkarmazdı. Kaç kere Mikhail’e Maria’nın sevgisinden üstü kapalı bahsetmiş, “onları ayırma, kızıma yazık olur” demişti. Mikhail sessiz sessiz dinlemiş, cevap vermemişti.

       Cantemir, tarlanın başından göründü. Maria gelme diye el işareti yaptı, sonra evin arka kapısından çıkıp hızla Cantemir’e doğru koştu. Etrafına bakındı, kimse yoktu, babası ön bahçede işiyle meşguldü, onları görmezdi. Atladı siyah atın arkasına, sarıldı sıkı sıkı Cantemir’in beline. Eve gelen yolun kenarındaki çalılıktan bir namlu uzandı, sinsice iki el ateş etti! Anne Anya feryat etti, “yapmayın kızım da o atın üstünde !”

        Annem, bir içeri bir dışarı girip çıkıyor, bir taraftan yemek hazırlıyor, bir taraftan da dedeme ve bize belli etmeden içeride çıkınlara giyecekleri dolduruyordu. Bahçe başına çıkıp merakla dereden gelen yola bakıyordu. Dedem, “Nerde kaldı bu oğlan arkadaşlarını alıp gelecekti”. Maria’yı almaya gittiğini, gelince yola çıkılacağını bir annem bir de ben biliyordum. Benim bildiğimi annem de bilmiyordu.

       Çok endişeliydim. Ya Mikhail, dayımı da arkadaşlarını da Maria’yı da vurursa; ya dayım, Maria’yı vermedi diye Mikhail’i kamasıyla paramparça ederse, o zaman neye yarardı, babamın gemisiyle başka memlekete gitmek. Güneş, iyice ısıtmaya başlamıştı, dedemin ve annemin sabırsızlığı artmıştı. Ben pek bir şey belli etmemeye çalışıyordum. Siyah atın kişnemesiyle hepimiz bahçenin başına koştuk.

         Siyah at boylu boyunca çitin dibine uzanmıştı, kıpırtısız. Başına toplandık, kara kara gözleriyle her birimize tek tek bakıyordu. Dedem, biraz kızgın biraz üzgün, siyah atın kulağına yaklaştı, “Cantemir nerede?” Siyah at boynunu suçlu suçlu uzattı, gözelerinden iri iki damla yaş yuvarlandı, boynuna doğru. Dedem anlamıştı, “korktuğum buydu” dedi.

        Etrafa bakmak sonra aklımıza geldi, dayımın beyaz yamçısı yarı çamurlu, atın biraz ilerisindeydi. Guşan, dayımın can arkadaşı dikili duruyordu atının üzerinde donmuş gibi hareketsiz. Atının terkisinde yan yana iki beden vardı, birinin sarı uzun saçları, birinin siyah çizmeli ayağı sarkıyordu.         

2 thoughts on “LİDER ERŞAN/SİYAH ATIN GÖZYAŞI

  1. Kafkas göçü zorunlu göçlerin en acımasız olanı belki de. Kavuşamama lirizmini çok iyi dile getirmişsiniz. İnsanlık dramları hiç bitmeyecek.
    İlhamınız hep sürsün . 👏

  2. Çerkes dostların çektiği acıları içlerinden biri olarak nasıl da acıyla aktarmışsın dostum…insanoğlu çok acımasız….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir