ELİF KAYMAZLI
Tanrım, Lütfen Susmama İzin Verme
“Kendini başkalarının aynasında aramaktan vazgeç.”
Aynadaki buğu dağıldıkça karşımdaki kadının yüzü netleşti. Bir süre öylece baktım. Tanıdık gelen hiçbir çizgi yoktu. Yalnızca yıllardır taşımaktan yorulduğum, etime yapışmış yabancı bir yüz… Parmak uçlarımı aynanın o soğuk camında gezdirdim. Soğuk; camda kalmadı, ta kemiklerimin içinden geçip göğsümün ortasındaki o eski boşluğa oturdu.
Banyodan çıkıp yarı açık kapıya doğru adım attım. İçerideki odadan gelen düzenli, hafif nefes sesi kulağıma çarptı. Durdum. Kapı aralığından içeri süzülen solgun sokak lambasının ışığında kızımın yatağını gördüm. Mayıs; yorganı göğsüne kadar çekmiş, bir kolunu yastığın altına sıkıştırmış uyuyordu. Kaşları uykusunda bile hafifçe çatıktı. Çocukların yüzüne yakışmayan o tedirgin, her an bir gürültüyle irkilecekmiş gibi duran gölge henüz silinmemişti alnından.
O gölgeyi çok iyi biliyordum. Kendi çocukluğumdan, o eski taş evin koridorlarında ayak seslerimi yutarak yürüdüğüm günlerden tanıyordum.
Salona geçtim. Henüz yerleşmemiş bir evin o ekşi, çıplak kokusu vardı havada. Odanın ortasında bantları açılmamış birkaç koli duruyordu. Bir bavula sığdırdığım birkaç parça giysi, Mayıs’ın en sevdiği bez bebeği ve yıllarımı verdiğim evlilikten geriye ne kaldıysa hepsi bu kutuların içindeydi.
O evden, sadece kendimi kurtarmak için çıkmamıştım. Bir akşamüstü, mutfak kapısının arkasında büzülmüş, babasının sesindeki o alaycı, ezen tondan saklanmaya çalışan Mayıs’ın gözlerini gördüğüm an anlamıştım her şeyi. Kocam salonda, tezgâha yaslanıp elindeki bardağı masaya vururken savurduğu o küçümseyici cümlelerin Mayıs’ın omuzlarını nasıl içeri çöktürdüğünü görmüştüm: “Sen de annen gibi beceriksizin teki olacaksın herhalde.” O an, babamın bana bıraktığı o zehirli mirası kızımın avuçlarına bırakmak üzere olduğumu fark etmiştim. Kendim için katlandığım her şeyin, kızımın boynunda bir ilmeğe dönüştüğünü o an gördüm. Ertesi sabah, kocam işe çıkar çıkmaz Mayıs’ın elini tutup ardıma bakmadan o kapıyı çekip çıkmıştım.
Pencereye yürüdüm. Sokaktaki insanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bense kapısını ardımdan kilitlediğim hiçbir evin içinden gerçekten çıkamadığımı yeni anlıyordum. Babamın sustuğu o geniş odalardan kaçarken, kocasının kelimeleriyle dövülen başka bir odaya kapatmıştım kendimi. Birinin yok sayarak eksilttiği yeri, diğeri her yaptığıma kusur bularak ufalamıştı. İnsan, üzerine çöken tavanın ağırlığını bilince, yıkıntıyı yuva sanıyordu. Ama bir çocuğun aynı yıkıntının altında nefessiz kalmasına seyirci kalamazdım.
Gözüm, açık duran kitap kolisine sıkışmış sarı zarfa takıldı. Üzerindeki o köşeli, eğreti el yazısı…
Babamın ölümünden hemen önce yazılmıştı. Açmaya elimin varmadığı o mektubu senelerce saklamıştım. Neden sakladığımı bilemeden…
Zarfı aldım. Hayatı boyunca tek bir takdirini, başımı okşayan tek bir bakışını görebilmek için kendi sesimi boğduğum adamın son nefesiydi bu. Zarfı elimde tutarken çocukluğumdan bir görüntü geçti gözümün önünden.
Salondaki tek kişilik koltukta babam elindeki gazeteyi okuyordu. Ben karşısında ayakta duruyor, bir şey anlatıyordum ama başını bile kaldırmıyordu.
Sonra başka bir görüntü. Okulda aldığım başarı belgesini elimde tutup ona gösteriyordum. Sadece başını sallamıştı.
O zaman anlamadığım şeyin yıllar sonra bedenimde bu kadar yer edeceğini bilmiyordum.
Kâğıdı kenarından yırttım. İçindeki sayfa sararmış, köşeleri titrek bir elle tutulmaktan kırışmıştı.
Gözlerim satırlara değdiğinde, mürekkebe sinmiş o çaresiz, boğuk fısıltı bütün odayı doldurdu:
“Kızım…
Bu kâğıdı eline aldığında ben çoktan susmuş olacağım. Gerçi ben seninleyken de hiç konuşmadım. Bunu şimdi, bu soğuk odada nefesim göğsüme dar gelirken anlıyorum.
Bir ömür aynı çatının altında yaşadık ama ben seni hiç görmedim. Bir kez olsun başını göğsüme yaslamana izin vermedim. Sevgimi gösterirsem zayıflarım sandım. Oysa asıl zayıflık, küçücük bir çocuğun gözlerindeki sevilme arzusundan kaçmakmış.
Gözümün içine bakardın. Tek bir kelimem, yarım bir tebessümüm için günlerce beklerdin. Ben o tebessümü senden hep esirgedim. Kendi içimdeki öfkeyi senin uysallığından çıkardım. ‘Sen yapamazsın’ dediğim her an ruhunda nasıl gedikler açtığımı şimdi görebiliyorum.
Ben seni büyütmedim kızım, seni yavaş yavaş eksilttim.
Şimdi ölüm kapımda beklerken, çocukken kapı aralığından bana bakan o ürkek gözlerin geliyor aklıma. Bir baba evladına sığınak olur derler. Ben senin ömrüne koca bir enkaz bıraktım.
Biliyorum, hiçbir pişmanlık geçmişi geri getirmez. Sana beni affet desem, bu bile senin sırtına yüklediğim bir başka haksızlık olur. Sadece şunu bil: O evdeki karanlığın sebebi asla senin yetersizliğin değildi. Kusur sendeki sevgide değil, bendeki taş kalpteydi.
Seni soldurduğum her gün için cezamı, şimdi yapayalnız ölürken ödüyorum.”
Mektubu katladım. Sonra avucumun içinde iyice sıktım.
Yıllarca beklediğim itiraf buydu belki. Ama bir ölünün ardından gelen haklılık, insanın içindeki soğuğu ısıtmıyordu. Yaranın yerini bilmek, kanamayı durdurmaya yetmiyordu. Asıl sancı göğsüme bir bıçak gibi o anda saplandı: Babam o evde öldüğünde, ben onun mezarını kocamın yüzünde kazmaya devam etmiştim. Yarayı açan elden merhem beklemek gibi bir alışkanlıkla, beni eksilten kim varsa onun eteğine tutunmuştum. Ta ki o eteğin gölgesi kızıma uzanana kadar.
Odaya dönüp baktığımda Mayıs uyanmıştı. Yatağın kenarına oturmuş, kucağındaki bez bebeğinin saçlarını düzeltiyordu. Mayıs,” diye seslenince başını kaldırdı. O tedirgin bakış hâlâ oradaydı.
“Karnın acıktı mı güzelim?” dedim, sesimdeki çatlağı gizlemeye çalışarak. Başını salladı, kalkıp sessizce elimi tuttu. Parmakları buz gibiydi.
Sarı zarfı ceketimin iç cebine koydum. Yeni mahallenin fırınından sıcak bir ekmek almak, ardından da çocukluğumun geçtiği o sokağa uğrayıp bu mektubu ait olduğu kapıya bırakmak istiyordum. Merdivenleri indik. Mayıs elimi sıkı sıkı tutuyordu.
Köşeyi dönüp caddeye çıktığımız an, yolun karşısında duran koyu renk arabayı ve kapısına yaslanmış o silueti gördüm.
Zaman bir anda durdu. Şehrin bütün sesi kısıldı, geriye sadece şakaklarımda atan kanın boğuk uğultusu kaldı.
Kocam oradaydı.
Bizi bulmuştu. Günlerdir kaçtığım adam bizi bulmuştu. Mayıs’ı arkama saklamaya çalıştım, kocam caddenin ortasında dikiliyordu. Kollarını göğsünde bağlamış, yüzünde o her zamanki zehirli, küçümseyen gülümsemesiyle doğrudan bana bakıyordu. Gözlerini üzerimden ayırmadan ağır, kendinden emin adımlarla karşı kaldırıma geçti. Yürüyüşünde, beni çoktan yakalamış olduğuna inanan bir soğukkanlılık vardı.
Mayıs’ın elimi tutan parmakları kaskatı kesildi. Babasını gördüğü an geriye doğru bir adım attı, bacaklarımın arkasına gizlenmeye çalıştı. Küçük göğsü hızla inip kalkıyor, nefesi boğazında düğümleniyordu.
“Demek buraya saklandınız,” dedi kocam. Sesi bağırmıyordu ama bir bıçağın sürtünme sesi kadar keskindi. Aramızda iki adımlık mesafe kaldığında durdu. Tepeden, beni bir hiçe indirgemek isteyen o tanıdık bakışla süzdü. “Benden kaçabileceğini mi sandın? İki koliyle sokaklara düşüp ayaklarının üstünde duracağını mı zannettin?”
Gözleri bacaklarıma sığınmış Mayıs’a kaydı. Sert bir hamleyle ona doğru uzandı: “Yürü eve gidiyoruz. İkiniz de haddinizi bileceksiniz.”
O an, çocukluğumdan beri içime mühürlediğim o kalın cam tuzla buz oldu.
Yıllarca babamın suskunluğu karşısında küçülen, kocamın tek bir kaş çatışında kendini suçlayan o kadın yoktu artık. Bedenime çöken eski felç hâli, yerini yakıcı bir berraklığa bırakmıştı. Geriye adım atmadım. Boynumu bükmedim.
Mayıs’ı hızla arkama alıp kocamın uzanan kolunun önüne göğsümü gerdim.
“Geri çekil,” dedim.
Sesim bağırmadı ama sokağın ayazından daha sert, daha keskin çıktı. Kocam bir an duraksadı. Hayatı boyunca her itirazımı ezmeye alışmış o adamın yüzündeki alaycı ifade ilk kez bocaladı, gözlerinde öfkeyle karışık bir şaşkınlık belirdi. Beni hiçbir zaman böyle görmemişti. Sesini çıkaramayan, ‘ben nerede yanlış yaptım’ diye kıvranan kadının yerinde, gözlerini kırpmadan ona dikmiş biri duruyordu.
“Sen ne dediğinin farkında mısın?” diye tısladı, üzerime bir adım daha atarak bedeninin ağırlığıyla beni sindirmeye çalıştı. “Ben senin kocanım. Seni de o çocuğu da sürükleye sürükleye götürürüm o eve.”
“Bir adım daha atarsan,” dedim, sesimdeki tek bir titremeye bile izin vermeden, doğrudan gözlerinin içine bakarak, “bu caddede sesimi duymayan tek bir insan kalmaz. O eve dönmeyeceğiz ne ben ne de kızım. Kızımın hayatını senin o bitmeyen öfkene ve acımasızlığına kurban etmeyeceğim.”
Mayıs arkamdan montumun eteğini sıkıca kavramıştı, artık titremiyordu.
Kocam etrafına bakındı. Yoldan geçen birkaç kişi durmuş, aramızdaki gerilimi fark ederek bize doğru dönmüştü. Köşedeki kasap, elinde bıçakla dükkânın eşiğinde durmuş bize bakıyordu. İlk kez, başkalarının gözünün önünde küçülenin ben olmadığını fark ettim.
Bana doğru eğildi, dişlerinin arasından fısıldadı: “Bunun hesabını sorarım sana. Sürüneceksin.”
“Bitti,” dedim sadece. “Senin hesaplarında, benim suçluluğum da bitti.”
Bunu söylerken içimdeki o eski, çaresiz kuyu tamamen kapandı. Kocam, sokaktaki bakışların baskısına ve karşılaştığı o sarsılmaz duvara daha fazla dayanamadı. Ağır bir küfür savurarak arkasını döndü, arabasına binip kapıyı çarparak uzaklaştı. Tekerleklerin asfaltta bıraktığı o sert ses yavaşça kayboldu.
Caddede bir an derin bir sessizlik oldu.
Eğildim, dizlerimin üzerine çöktüm. Mayıs’ın gözlerinin içine baktım. Alnındaki o çatıklık gitmişti. Gözlerinde hâlâ korkunun izleri vardı ama aynı zamanda hayatında ilk kez bir şeyin değiştiğini gören bir çocuğun hayretiyle parıldıyordu. İki elimle yüzünü tuttum.
“Geçti,” dedim, bu kez sesime şefkatle karışık bir güç vererek. “Artık kimse bizi susturamayacak.”
Mayıs kollarını boynuma doladı, başını omzuma yasladı. Doğrulup elini tuttum. Birlikte, çocukluğumun geçtiği o taş sokağa doğru yürüdük. Köşeyi döndüğümüzde o eski taş ev belirdi; yüksek tavanlı, kasvetli pencereleriyle çocukluğumu yutan o yapı… Demir tokmak, çocukken her uzandığımda elimin altında buz kesen o tanıdık ağırlığıyla oradaydı.
Basamakları çıktık. Kapıya vurmadım. Bir açıklama ya da içeriden gelecek bir bağışlanma beklemiyordum artık. Elim cebimdeki sarı zarfa gitti. Bu mektup benim kurtuluşum değildi. Babamın kendi geçmişine ödediği geç kalmış bir borçtu. Ama o borcun faizini ne ben ne de Mayıs ödeyecekti artık.
Eğildim. Zarfı taş eşiğin tam ortasına, iki basamağın birleştiği o soğuk çatlağa bıraktım. Bir laneti sahibine iade eder gibi.
Arkamı döndüm ve kızımın elini sıkıca kavrayarak merdivenleri indim.
Bu kez adımlarımız kaçan birinin telaşını taşımıyordu. Bir yere yetişmenin değil, kendimize dönmenin güveni vardı ayaklarımızda. Şehrin gürültüsü aradaki camı kırıp kulaklarımıza doldu. O çıplak parkeli eve dönecektik ama artık kimsenin sesini yükseltmeye cesaret edemeyeceği, kendi kurduğumuz o huzurlu sessizliğe… Kendim için geç kalmış olabilirdim belki, ama kızımın boynunun bükülmesine izin vermemek, beni de ilk kez bu hayatın içinde dimdik tutuyordu.
Yıllarca kırılan bir aynadan sağlam bir yüz beklemekti benim yanılgım.
Vazgeçmeyen, kendi karanlığından çıkıp kendi ışığını bulan bütün kadınlara…
