DÜŞÜNCENİN SUSKUNLUKLA SINANDIĞI YER

YUSUF ÇOPUR

Editörün Kaleminden Kenan Sarıalioğlu’nun Uğultular’ı Üzerine

Uğultular: Düşüncenin Suskunlukla Sınandığı Yer

Uğultular’ı yalnızca bir düşünsel birikimin kitabı olarak görmek istemiyorum. Kitabın en iyi yazılarında, yazarın bilgisinden çok duyarlığı öne çıkıyor. Ben en çok, susmuş olduğunu anlattığı sayfalarda ona yaklaştım. Sarıalioğlu’nun çevirmen kimliğini daha önce tanımış bir okur olarak, kendi denemelerinde bu sesin izini sürmek benim için ayrıca anlamlıydı. Başkalarının sözcüklerini Türkçeye taşıyan birinin, kendi sözcükleriyle nasıl bir dünya kurduğunu görmek…

Turgut Alp Eroğlu, Kenan Sarıalioğlu’nun denemelerinden söz ettiğinde heyecanlandım. Adını ilk kez duymuyordum elbette. Sarıalioğlu’nu daha çok çevirilerinden tanıyordum. Cioran’ın Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne ve Var Olma Eğilimi, Halil Cibran’ın Meczup, Kum ve Köpük, Gezgin adlı kitapları, Sartre’ın Heyecanlar Üzerine Bir Kuram Taslağı bunlardan bazıları. Adını bu çevirilerden biliyordum; kendi denemelerini ise henüz okumamıştım.

Kırık Anahtar’ın yayımlanmasından sonra deneme üzerine daha fazla düşünmeye, yeni okumalar yapmaya başlamıştım. Denemenin sınırları, yazarın düşüncesini ne ölçüde açığa vurduğu, kişisel olanın hangi noktada başkalarının hayatına değebildiği… Bir de şu mesele: Denemeci, düşüncesinin neresinde durur? Okuduğu kitapların, benimsediği fikirlerin arkasında mı, yoksa kendi hayatının ortasında mı? Kesin bir cevabım yoktu. Hâlâ da yok. Sarıalioğlu’nun denemelerini biraz da bu merakla, kendi yazdıklarımı ve deneme üzerine düşündüklerimi yeniden tartarak okudum.

Sarıalioğlu’yla zaman zaman deneme üzerine konuşma fırsatımız da oldu. Bu sohbetler benim için bir şanstı. Yazılarını okurken artık konuştuğum insanı da düşünüyordum.

Bir kitabın editörlüğünü üstlenince cümlelerin ne söylediği kadar nasıl kurulduğuyla da uğraşıyorsunuz. Uğultular’ı bu dikkatle okudum; kimi sayfalarda ise editörlüğün gerektirdiğinden daha uzun kaldım.

Sarıalioğlu, felsefeyle edebiyatı birbirine yaklaştırmaya çalışan bir yazar olmaktan çok, bu iki alanı zaten birbirinden ayrı düşünmeyen biri. Seneca’nın zaman üzerine söyledikleriyle Melih Cevdet Anday’ın Akan Zaman – Duran Zaman’ı aynı metinde buluşabiliyor. Epiktetos’un köleliği, çağdaş insanın özgürlük anlayışını sorgulatıyor. Spinoza’nın düşünsel bağımsızlığı, Tevfik Fikret’in kişiliği ve şiiriyle karşılaştırılıyor. Aralarında yüzyıllar bulunan insanların birbirine söyleyecek sözleri olduğunu düşünüyor Sarıalioğlu.

Bunca ismin aynı kitapta bulunması, okuru yer yer yorabilecek bir düşünce kalabalığı da yaratıyor. Sarıalioğlu’nun gücü, bu kalabalığın içinden insanın hayatına dokunan ayrıntıları çekip çıkarabildiği yerde. Spinoza’nın yoksulluğu, Epiktetos’un köleliği, Figânî’nin uğradığı haksızlık… Düşünceyle hayat arasındaki mesafeyi yokluyor. Söylediklerimizle yaşadıklarımızın her zaman birbirine uymadığını bilerek.

Özellikle Figânî üzerine kaleme aldığı yazıda, edebiyat tarihinin hüzünlü sayfalarından birini yeniden açıyor. Kendisine mâl edilen bir beyit yüzünden idam edilen genç şair. Sözü kimin söylediğinden çok, kimin cezalandırılacağının önem kazandığı zamanlar… Figânî’nin hikâyesini okurken insanın aklına ister istemez bugün de geliyor. Bir sözün bağlamından koparılması, bir düşüncenin sahibine yöneltilen öfke, iktidarın karşısında savunmasız kalan insan… Tarihsel koşullar birbirinin aynı değil kuşkusuz.

Sarıalioğlu’nun özgürlük üzerine düşüncelerini okurken de benzer bir yakınlık hissettim. Epiktetos’un kendisine ait olanla olmayanı ayırma çabası, günümüzde farklı bir anlam kazanıyor. Her şeyi yönetebileceğine, hayatını bütünüyle denetim altında tutabileceğine inandırılan insan için biraz rahatsız edici bir düşünce bu. Başarının da başarısızlığın da neredeyse bütünüyle bireyin sorumluluğuna bırakılması, toplumsal koşulların kolayca gözden çıkarılması… Sarıalioğlu, özgürlüğü kişisel iradeye bağlamıyor. İnsanın başkalarına karşı sorumluluğunu da hesaba katıyor.

Kitabın sanat ve edebiyat üzerine yazılarında başka bir Sarıalioğlu var. Şiirin felsefeyle ilişkisi, estetik deneyim, sanatçının dünyayı algılayışı… Bir filozofun kavramlarla açıklamaya çalıştığı şeyi şairin birkaç sözcükle duyurabilmesi üzerinde duruyor. Elbette şiirle felsefenin aynı şeyi yaptığını söylemek mümkün değil. Felsefenin açıklığa kavuşturmak istediği düşünce, şiirde bazen belirsizliğini koruyarak derinleşiyor.

Kitabın beni en çok etkileyen yerleri ise filozofların ve şairlerin bir süreliğine geride kaldığı, yazarın kendi hayatına döndüğü sayfalar oldu.

Uluma, bunlardan biri.

Omzunda boyacı sandığı taşıyan on bir, on iki yaşlarında bir çocuk, bir kitapçı vitrini ve çocuğun yüzünde patlayan tokat… Olan bitene müdahale edemeyen bir yetişkin… Yıllar sonra bile dinmeyen bir utanç… Sarıalioğlu bu sahneyi anlatırken kendisine mazeret aramıyor. O gün neden sustuğunu açıklayıp rahatlamak istemiyor. Susmuş olmanın ağırlığını taşıyor.

Bu metnin bende bıraktığı duygu, sayfalar boyunca tartışılan pek çok felsefi meseleden daha kalıcı oldu. Çünkü insanın kendisi hakkında söyledikleriyle beklenmedik bir anda yaptıkları arasında derin bir uçurum bulunabiliyor.

Çocuğun yüzünde patlayan tokadın izini kendi yüzünde taşıdığını söylüyor. Ve uluyor.

Arkadaşım Irmak’ta ise çocukluğunun coğrafyasına dönüyor yazar. Doğu Karadeniz yaylalarında, birbirine yüz metre kadar yakın iki su kaynağı… Biri güneye yönelip Çoruh üzerinden Karadeniz’e ulaşırken diğeri kuzeye akıyor, daha kısa bir yolculukla aynı denize kavuşuyor. Doğanın sıradan bir hareketi gibi görünen bu durum, insanın kendi hayatına bakışını değiştiriyor. Aynı yerden çıkıp başka başka yollara dağılan insanlar geliyor akla. Çocukluk arkadaşları, ayrılıklar, uzaklaşmalar… Bir daha karşılaşılmayacağı sanılan hayatlar…

Yazar, iki ırmağın yolculuğunu insanın ölüm karşısındaki ortak kaderiyle ilişkilendiriyor. Burada düşünceyle inanç iç içe geçiyor. Her okurun aynı sonuca varması gerekmiyor elbette. Bense en çok iki su kaynağının birbirine bu kadar yakın olduğu hâlde ayrı yönlere akmasında durdum. Bir insanın hayatını belirleyen şey, başlangıçta pek de önemsemediğimiz küçük bir yön değişikliği olabiliyor.

Kırmızı Düdük’te ise bir çocukluk eşyasının hatırasına dönüyoruz.

Çalılıklar arasında kaybolmuş küçük, plastik bir düdük… Çocukluğumuzdan neyin kalacağını seçemiyoruz. Bir oyuncağın kayboluşunu yıllar sonra bütün ayrıntılarıyla hatırlarken aynı dönemin daha önemli olaylarını unutabiliyoruz. Sarıalioğlu’nun kayıp düdüğü, hatırlama biçimini düşündürdü bana. Üstelik düdüğü ona alan amcasının hastalığı, erken ölümü de var bu hatıranın gerisinde. Çocukluğun bir türlü açıklayamadığı kayıplarından biri sanki.

Bu yazılarda anlatıcının sesi daha kişisel, daha yalın. Felsefi kavramlar geri çekilirken yaşanmış olayların ayrıntıları öne çıkıyor.

Bir editör olarak Uğultular’ın asıl kıymetini bu geçişlerde buldum. Sarıalioğlu’nun düşünsel birikimini kendi hayatının küçük olaylarıyla karşı karşıya getirdiği yerde… Bir filozofun özgürlük anlayışını anlatmakla, tokat yiyen bir çocuğun karşısında susmuş olmanın utancını yazmak aynı şey değil. İkincisinde yazarın kendisi de sorgulamanın konusu hâline geliyor. Başkalarının hayatını ve düşüncelerini tartışırken kendi yaşadıklarını da bu tartışmanın dışında tutmuyor.

Denemeye ilişkin okumalarımda üzerinde durduğum meselelerden biri de buydu zaten. Denemeci ne kadar görünmeli metninde? Kendi hayatını ne ölçüde anlatmalı? Düşünceyle kişisel yaşantı arasında nasıl bir uzaklık bırakmalı? Her denemenin anıya yaslanması gerekmiyor elbette. Ama insanın düşüncesini, o düşünceye sahip olan insandan bütünüyle ayırmak da pek mümkün görünmüyor bana.

Sarıalioğlu’nun denemelerinde tek bir anlatım biçimi yok. Felsefi çözümlemeler, edebî portreler, sanat üzerine değerlendirmeler ve kişisel hatıralar aynı kitapta yer alıyor. Bazen bir metinden ötekine geçerken belirgin bir kopuş hissediliyor. Bir önceki yazının düşünsel yoğunluğundan çıkıp çocukluğa ilişkin bir hatıranın içine giriyorsunuz. Başka bir yerde yeniden tarihsel ya da felsefi bir tartışma başlıyor. Kitabın bütünlüğünü zaman zaman zorlayan bir çeşitlilik bu. Fakat yazarın zihinsel serüvenini de görünür kılıyor.

Uğultular adını düşündüğümde, bu çeşitliliğin başlığın içinde de karşılığını bulduğunu düşündüm. Uğultunun belirli bir kaynağı, açık seçik bir anlamı yoktur çoğu zaman. Birçok sesin birbirine karışmasından doğar. Bazen uzaktan gelir, bazen insanın kendi içinden. Geçmişte duyulmuş bir söz, unutulduğu sanılan bir yüz, okunan bir kitap, yarım kalmış bir konuşma…

Sarıalioğlu’nun denemelerinde de böyle bir ses çeşitliliği var. Seneca, Spinoza, Sadi, Figânî, Tevfik Fikret, Baudelaire, Cioran… Birbirinden uzak çağların insanları. Sonra Karadeniz’in dağları, çocukluğun eşyaları, bir kitapçı vitrini, boyacı çocuk… Bunların hepsini aynı hayatın içinde taşıyor yazar. Başkalarından duyduklarımızla kendi yaşadıklarımız ne zaman birbirine karışıyor? Hangisi bizim sesimiz, hangisi yıllar önce okuduğumuz bir kitabın içimizde kalan yankısı?

Uğultular’ı yalnızca bir düşünsel birikimin kitabı olarak görmek istemiyorum. Kitabın en iyi yazılarında, yazarın bilgisinden çok duyarlığı öne çıkıyor. Ben en çok, susmuş olduğunu anlattığı sayfalarda ona yaklaştım. Sarıalioğlu’nun çevirmen kimliğini daha önce tanımış bir okur olarak, kendi denemelerinde bu sesin izini sürmek benim için ayrıca anlamlıydı. Başkalarının sözcüklerini Türkçeye taşıyan birinin, kendi sözcükleriyle nasıl bir dünya kurduğunu görmek…

Deneme üzerine sürdürdüğüm okumaların arasına Uğultular da  katıldı. Denemenin ne olduğu sorusuna kesin bir cevap vermedi. Böyle bir cevap da beklemiyordum doğrusu. Ama düşüncenin kişisel hayatla karşılaştığında nasıl başka bir ses kazanabildiğini yeniden düşündürdü bana.

Kitabın son sayfalarını çevirdikten sonra aklımda kalanlara baktım. Spinoza’nın kendi düşüncesinden ödün vermeyen kişiliği, Figânî’nin trajedisi, Seneca’nın zaman üzerine söyledikleri… Hepsi vardı elbette. Ama en çok o boyacı çocuk… Bir de farklı yönlere akan iki küçük su kaynağı… Çalılıkların arasında kaybolan kırmızı düdük…

Bunca felsefi tartışmanın, bunca şairin, düşünürün ardından insanın belleğinde küçücük bir eşyanın ya da bir çocuğun yüzünün kalması biraz tuhaf. Belki de değil. Hangi düşüncenin hayatımızda neye karşılık geldiğini, çoğu zaman yaşadığımız küçük bir olaydan öğreniyoruz.

Kitabı kapattım. O çocuk hâlâ kitapçı vitrininin önündeydi. Ben orada olsaydım sesimi çıkarır mıydım, bilmiyorum.

YUSUF ÇOPUR