HACI ŞABAN BOZTAŞ/BELİKLİ DESTANI

BELİKLİ DESTANI

Ne yana dönse; Torosların yüzünü, sırtını, boynunu görüyordu. Akarsular dağların sırtından süzülen ter gibi aşağıya, Çukurova’ya doğru iniyor; kendisi de içinde olduğu transit dolmuş da her zerresiyle yığılıyordu Çukurova’nın eğimine.

“Akkaya’da durmayalım,” dedi şoför. Yolculardan itiraz eden çıkmayınca bastı gaza. Oysa Halim Ağa severdi burada kuru fasulye yemeyi. Çukurova’ya ilk gidişlerinde babası ısmarlamıştı. Soğuk suyuyla meşhur çeşmenin yanından, çınar ağacının altından geçip merdivenlerden lokantaya çıkınca biraz heyecan da tutmuştu yüreğini. “Şimdi herkesin içinde böyle yemek mi yiyeceğiz?” diye düşünmüştü. “Ya bakarlarsa, ya karnı aç olan varsa?” Kuru-pilav önüne gelince babasına bakmış, “Ye, aslanım!” deyince de başlamıştı kaşıklamaya. Anasının yaptığından daha değişikti. Güzel miydi, değil miydi anımsayamıyordu hala. Değişikti. O ilk seferde Halim kamyonun yan koltuğunda uyuyakalmıştı. Akkaya’ya gelince kendiliğinden uyanmış, biraz da utanarak hemen inip babasının yanına dikilmişti

O ilk seferde on altı yaşındaydı ve bedeninin erkenden gelişip gerildiğini herkes fark ediyordu. “Everek artık seni.” diye takılan dost, akraba erkeklerin arasından terleyerek kaçıp gidiyordu bir boşluğa. Amansızca kendisini çağıran; o yaklaştıkça yüzünü, ateşler içinde bırakan bir boşluk.

O ilk seferde, daha on altı yaşındayken çeşmenin başında yüzünü yıkayan, sonra çeşmeden su içen, sonra yüzünü bir daha yıkayan, sonra belik belik örülmüş saçlarını suyun göleğine değmesin diye sırtına doğru atan Zeliha’yı görmüştü. Elindeki kaşık düşüvermişti. Transit dolmuş, yolları ecel gibi yiyip bitirince Kozan’ın düzü uzaktan göründü. Dolmuştaki yaşlılar barajın yapıldığı zamanları hatırlayıp anılarını yokladılar.

“Sen bilir misin Halim Ağa buranın yapıldığı vakitleri?”

“Bilmem mi, elbet bilirim de çok zaman geçti işte.”

    Kozan ki Halim’i az konuşur eden beldeydi. Kozan ki Halim’i içinden haykırır eden beldeydi. Camdan tarafa yüzünü döndü.

“Kamyonu sen mi götürecen Halim Ağa? Yok mu uşaklardan kimse?”

“Ben götürürüm, evelallah şoförlüğümüz kılavında daha.”

Bu övünme bile başının cama doğru akan ağırlığını hafifletmedi. Transit dolmuş yokuş aşağı Kozan’ın ilk evlerine kavuşunca yüreğinde ince bir sızı peyda oldu. “Onca gelip gittik de böylesi hiç olmadı,” diye düşündü. Bir boşluk kendini amansızca çağıran bir boşluk, yüzüne soğuk dağlar gibi rüzgâr musallat eden bir boşluk…  Bir nefes çekti ciğerine, yavaşça bıraktı. Nefesinin sıcaklığı dudaklarında belirip kayboldu. Dolmuş düze inip şehrin içine daldı. Halim mat bir sesle şoföre:

“Beni Durdu’nun dükkânında indiriver yeğenim.”

“Tamam, Halim Emmi.”

Durdu’nun dükkânı sanayi sitesinin gıranında. İşini bilir bir usta. Feke, Saimbeyli, Tufanbeyli kamyoncularının hepsi ile biliştir. Sağlamına ahbaptır. Güvenirler kamyoncular ekmek teknelerini ona.

“Selamün Aleyküm Durdu yeğenim.”

Durdu bir kamyonun motoruna bakmaktaydı. Kafasını kaldırıp:

“Vay Halim Emmi, aleyküm selam, hoş gelmişsin.”

“Hoş bulduk yeğen, nasılsın?

“Çok şükür, gördüğün gibi işte, mazotun, gres yağının yareniyiz. Her zamanki hal işte.”

“Allah bereket versin, işler nasıl?”

“Verdiğine şükür.”

“Ne ettin bizim koçu?”

“Koçum,” demişti kamyonu ilk aldığı gün. “Hay maşallah koçuma.” Şimdi, onda bir yorgunluk bir arıza peyda olsa kendi de halden düşüyor.

“Valla Halim Emmi koçtu ya şimdi canavar oldu. Her bir işini gördüm. Zaten temiz makine, iyi bakmışın.”

“Eline koluna sağlık, nedir bizim borcumuz?”

“Halim Emmi ayıp ettin, hele bir soluklan. Ne bu acele?”

Halim bir an önce kamyonuna binip gitmek istiyordu. “Borcun bir milyon,” dese “Tamam,” deyip çıkacaktı yola. İçinde oradan oraya dolaşan sızı hararetini daha da artırıyordu.

“Çok eğlenmeyelim be yeğen. Anca varırım ben eve. Hem işler de azgın bu sıra. Nohutu, buğdayı, samanı.”

“Boş ver; bre Halim Emmi, beklesin işler.” diye takıldı. “Yahu, o saman işinden de ben hiç hazlanmam. İyi sabrediyorsunuz valla. Ben tövbe yapamam. Dayanamam tozuna.”

“Neydecen yeğenim, biz tozunan sen yağınan, bu işler böyle.”

Yazıhane olarak iş gören barakaya girdiler. Durdu küçük sobanın üstündeki çaydanlıktan çay koydu. Çırağına seslendi:

“Getir şu evden gelen azığı da canlanalım.”

“Aman Durdu yeğenim, yemeğe hacet yok. Çayı içer, giderim ben.”

“Olur mu öyle şey Halim Emmi? Bunca zamandır gelip gidersin bizim dükkâna, hatırın büyük bizde. Hem hanımın yaptığı kuru fasulyeyi yemen lazım. Valla parmaklarını da yutarsın.”

Ol verip yemek işinden vazgeçiremedi ustayı. İçinde artık bir yılan kuyruğu gibi kıvranan sızısıyla oracıkta kalakaldı. Çırak iki eliyle zor taşıdığı tepsiyi masaya koyunca kendine gelir gibi oldu Halim Ağa. Durdu Usta tepsiyi münasip bir köşeye yerleştirip Halim Ağa’yı buyur etti. Çırağa da bir baş hareketi salladı. O da gelip çöktü sofraya. Halim Ağa kaçarı olmadığını anlayınca “Bari bir iki lokma atıştırayım da ayıp olmasın,” diyerek kaşığını yemeğe uzattı. Ne menem bir şeydi ki şu sızı hala kıvranıp duruyordu. “İnme mi geliyor yoksa sekme mi iniyor?” diye de telaşlanır gibi oldu da “Amaan,” deyip geçti içinden bir ses. “Ne olursa olsun.”

“Cebindeki ne lan kerata? Mektup mu yoksa?”

“Yok usta ne mektubu.”

“Aşk mektubu, sevda mektubu.”

Durdu Usta çırağın cebinden dışarı sarkan kâğıda uzandı.

“Ver bakalım şunu kerata, çırağın ustasından gizlisi olmaz.”

Çırak sessizce boyun eğdi kâğıdın cebinden alınışına. Sesindeki masumiyet tonunu artıran bir hüzünle:

“Destandır bu Ustam.” diyebildi.

Durdu, kâğıda şöyle bir baktı. Okuması çok da iyi olmadığından heceleyerek yüksek sesle okudu.

“Belikli Zeliha’nın Destanı”

Halim Ağa’nın içinde kıvrılan yılan bir doğruldu, dümdüz oldu, ok gibi, zehirli bir ok gibi. Sandı ki bir alev onu o an kül etti. Kalbinin iki atımı arasına sıkışıp kalmıştı şimdi olanca hayatı. Ne sızı kaldı, ne ateş ne duman. Kaşık elinden düştü. Kaşıktaki kuru fasulye yere dökülünce Durdu Usta:

“Hayırdır Halim Emmi, iyi misin? Bir şey mi oldu?”

“Yok bir şey yeğenim. Benim yolum uzun, malum yaş da var; pek iştahım yok. Sen borcumuzu de hele. Biz de yolumuzu tutalım.”

Durdu, bir şey anlamamıştı ama adama da daha fazla ısrar etmek istemedi. “Peki Halim Emmi.”

Kozan’dan çıkıp da Torosların gövdesine kamyonu vurunca Halim Ağa göz ucuyla yan koltuğa attığı kâğıda baktı. “Siz gene alırsınız,” demişti Durdu’ya. “Memlekette hısımı akrabası var, haberleri olsun.”

O zamanlar biri öldü mü Çukurova’da ardından yakılan ağıtları bastırıp dağıtmak âdeti vardı. Kimi yaşlı kimi genç kimi kadın kimi erkek nice göçenin ardından onun hatırasına bir mezar da matbaada kazılırdı. Nasıl bilinmişse, nasıl sevilmişse, namı nasıl yürümüşse öyle yad edilirdi dörtlüklerle. Bir çocuğa kâğıtlar teslim edilir, çocuk da sokak sokak dolaşarak “Falancanın destanı, filancanın destanı” diyerek tellal olurdu. İnsanlar bir gün kendilerinin de destanlarının dağıtılacağını belki düşünerek belki düşünmeyerek alır okurlardı. Destan kâğıdını okuyamayan yaşlı kadınların çocuklara okuturkenki ağlamaları mı dersiniz, kahvelerde erkeklerin birden sessizleşip Fatiha okumaya durması mı dersiniz, sokak sokak mahalle mahalle bir dalgadır ki yayılıp giderdi.

Halim Ağa virajlarda direksiyona güçlü kollarıyla asılıyor, ayağını soluk aldırmamacasına gaz pedalına basıyordu. Çam ağaçlarını, zakkumları yanlarından gerilere ata ata Akkaya’ya kadar geldi. Kamyonu lokantadan en uzak yere çekti. Kontağı kapattıktan sonra koltukta dimdik durdu. Gözleri ileriye doğru boş bakıyordu. Zamanı unutup da daldığı yerlerde epey gezindikten sonra başını yana çevirdi. Yan koltuktaki destan kâğıdını aldı. Ellerinin titrediğinin farkında değildi. Cebinden gözlüğünü çıkardı. Okumaya başladı.

Kozan yaylasında adı bilinir

Güzeller içinde soyu bilinir

Analar içinde yeri bilinir

Belikli Zeliha kuzumun adı

“Bunu ablası demiş herhal,” diye düşündü. Kalbi sıkıştı, göğsü daraldı. Ne kadar etine kemiğine saldırsa da bu acı, Halim Ağa ondan kaçmayı da hiç aklına getirmiyordu. Aksine bu acıyı bambaşka bir dünya inşa eder gibi en derinine kadar yaşamak istiyordu. Genç olsa böyle mi olurdu? Yaşlanınca başka başka sabır kuvvetleri mi peyda oluyordu bilmezdi ama var gücüyle acıya doğru yekindi. Başka bir dörtlük okudu.

Yirmi yaşın oldu gelin ettiler

Kurdular düğünü evin çattılar

Eşin dostun hep dua ettiler

Belikli Zeliha kuzumun adı

Gözlerinden bir damla çıktığı yerdeki tüm nemi kazıyarak toparlandı, aşağı yuvarlandı. Halim Ağa “Bu da ablasının demesi,” diye düşündü. Hepsini okuyup okumamakta kararsız kaldı bir an. Sanki Zeliha biraz daha ölecekmiş gibi korkuyordu. Bir uğultu doldu kamyonun içine. Camlar mı zangırdıyor diye baktı. Koca bir pervane dönüyormuş gibi bir ses her taraftan üstüne üstüne geliyordu. Kâğıda baktı başını zor hareket ettirerek.

Ardında kaldı üç oğlun üç kızın

Tadı m’olur gayrı balın tuzun

Pencerede suladığın aykızın

Belikli Zeliha’m yolunu gözler

 Halim Ağa üzerinden bir dağ kalkmış gibi hafifledi. Zeliha’ya gönül düşürdüğü günü, sora sora Kozan’daki evlerini, kimin nesi olduklarını öğrenmek için çırpınışlarını, sonunda dileğine ulaşmasını anımsıyordu. Bir yük almıştı bir zaman evlerinden. O zaman da azıcık konuşmuştu Zeliha’yla. “Mutlak alacam seni,” diye yazmıştı sonra bir mektubunda. O zamanlar Tufanbeyli Kozan arası Halim’e bir bilemedin iki saat gibi gelirdi. Sevdiğinin hayali gözünde tüte tüte direksiyon sallarken vaktin nasıl geçtiğini anlamaz, altı yedi saatlik kamyon yolculuğu göz açıp kapayana kadar geçivermiş olurdu.

O zamanlarda komşu kızıyla beyaz bir gül fidanı yollamıştı. Ne diller dökmüş, ne hediyeler almıştı komşu kızına.

“İstemem,” demiş Zeliha. “Unutsun beni Halim!”

Gözü bir kararmış Halim’in bu lafı duyunca. Bir de kendi gidip konuşmuş bir yolunu bulup. Aynı kelamı bir daha tekrar edince Zeliha, bir daha o mahalleye uğramamış Halim. Elli yıl yük taşımış buralardan, yük getirmiş buralara. Bir gün bile başını çevirip o yana bakmamış. O gül fidanından bir diken batmış kalbine. O yaraya bir yılan kıvrılmış, kim ne bilsin.

“Ben buna Aykız dedim Zeliha, sen de dik, pencerende yeşerip yetişsin.”

Zeliha elinde gül fidanı bakmış bir zaman.

“İstemem, sen git; atacağım zaten.”

“Atacan he mi?”

“He ya, atacam.”

“Pencerende suladığın aykızın”

Halim Ağa kamyonun içinde, elleri yana, dudakları aşağıya sarkmış halde ileriye bakıyor sadece. Bir boşluk dünyayı içine çekiyor. Transit dolmuş da yolcularını almış tekrar Akkaya’ya geliyor. Bir iki kişi Halim Ağa’nın kamyonuna yaklaşıp sesleniyorlar:

“Eee, öyle duruyor, niye ses etmiyor?”

Biri kapıyı açıyor.

Halim Ağa uyur gibi duruyor koltukta. Biri kolundan dürtecek oluyor. Halim ağa yana devriliyor.

2 thoughts on “HACI ŞABAN BOZTAŞ/BELİKLİ DESTANI

  1. Öykünüz çok hüzünlü. Kurgunuz çok başarılı. Şivedeki yerel sözcükler zengin. Ben “kılavında” sözcüğünün kıvamında yerine kullanıldığını öğrendim örneğin.
    Sonunda felç vurmasın diye umutlandım ama…
    Finalde boğazımda bir yumruk oturdu. 😥

  2. Teşekkür ederim yorumunuz için. İnsana dair sonsuz hikayeden bizim kalemimizin payı da bu oldu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir